17 Ekim 2012 Çarşamba

Yolculuk Zamanı

Uzun zaman oldu, biliyorum kağıdı kalemi elime almayalı...
Aslına bakarsanız bilgisayarın başına oturup kafamdakileri, yüreğimdekileri bloguma yazmayalı demeli. Tamamı tembellikten. Yoksa, hastaydım, ustaydım, sular kesikti, karnım açtı vs gibi bahanelerin arkasına sığınmayacağım. Ama geçen bu süre içinde farkettim ki kendime ait olan yolculuklarım buraya yazdıkça gelişiyor. İnsan kendine uğramazsa bir yerlere de gidemiyor aslında. Bir adım öteye gidebilmek için önce içindekileri keşfetmek, dinlemek gerek yani...

O kadar çok yapıyorum ki bunu: Zamanın akıp gittiğini görmezden gelmeyi. Ara ara 'dur!' desem de birilerini beklemek, bir sonraki günü, haftayı planlamak, birilerinin zaman planında yer almak için o kadar çok zaman harcıyorum ki! İş kendi yolculuklarıma gelince, nedense zamanım kalmıyor!? Halbuki, ben kendim ile ilgili düşünmek, aldığım her nefesi ta ciğerlerime kadar çekebilmek, gideceğim yolu belirlemek istiyorum. Hep ertelediğime göre acaba kendimden mi kaçıyorum? Görmek istemediklerimi görmekten yani?
Peki ya neden?

İnsan aynaya bakmaktan çekinmediği gibi kendi içine bakmaya da çekinmemeli. Teorim bunu söylüyor, her ne kadar bu aralar pratiğim zayıf olsa da... Ama madem farkıdayım, madem buraya yazabiliyorum bugün. O halde, başlama zamanıdır! Yolculuk zamanı!

Şimdi dinleme vakti! Duyduklarımı, gördüklerimi anlatacağım en kısa zamanda...

22 Mayıs 2012 Salı

Benim Kızım

Ben her ne kadar buraya yazmayı, kendimle dertleşmeyi, gezip gördüklerimi aktarmayı ihmal etsem de hayat devam ediyor. Tartıda gördüğüm rakamlar ve kızım gitgide büyüyor. İlki için değil ama kızım ile ilgili söylemde gurur duyuyorum.
Zira, bir anne olarak küçük bir hamuru şekillendirmeye gayret ediyorum ki şimdilik gidişattan da memnunum. Bazan 'eyvah! bu minik ergen ile nasıl başedeceğiz!' desem de gurur duyuyorum onunla, yaptıkları ile, çevresine duruşu ile, doğruğu - dürüstlüğü ve insan sevgisi ile...

Daha 8 yaşında... Kimi zaman büyümüş, bir dost edasıyla, kimi zaman minik böcüğüm, 'pıstığım' olarak hayatımda.
Benim minik piyanistim, küçük aktristim, sen ki beni büyüttün, 'anne' yaptın, sevgilerin en yücesini verdin; ben senden daha ne isteyeyim? diyorum ama demekle olmuyor işte. İnsanız ya daha neler neler bekliyoruz bu minik bedenlerden. O minicik omuzlara yüklerimizi paylaştırıyor, kendi ağırlığımızı yaslıyoruz zaman zaman. Yapamadığımızı yapsın, başaramadığımızı başarsın istiyoruz.
Bu bir öz eleştiri belki. Bir gayretin ilk işareti ya da. Sahnedeki başarısını hayata taşısın, 'hayır' demesini bilsin, yeri geldiğinde bir başına dimdik dururken, yeri geldiğinde topluluğun bir parçası olabilsin...vs.

Zaman zaman kızdırıp 'babasının kızı' olduğu durumlar mevcutsa da her anne gibi ben de çocuğumu çok ama çok sevip, ayrı görüyorum. Kuzgun ve yavrusu durumu belki kimbilir. Allah nazardan saklasın, uzun mutlu ömürler versin, ne diyeyim...
İyi ki benim kızımsın, iyi ki senin annenim:)

6 Nisan 2012 Cuma

Ev, Geçip Giden Günler ve Ben

Neler mi oluyor hayatta? Neler olmuyor ki! Artık gülüyorum, ağlanacak halime. İyiden iyiye deliliğe vurdum yani.

İlk olarak mart ayını sağlık kontrollerine adadım. Malum 6 ayda 12 kilo aldım ve sonu gelmeksizin almaya devam ediyorum:( Dedim ki ne ise çıksın ortaya. Belli ki bir şeyler ters gidiyor, çalışmayan ya da tembellik yapan bir bez vs varsa düzeltelim. Endokrincisinden tutun da jinekoloğuna kadar herkese anlattım derdimi. Bana ilk sordukları soru: egzersiz yapıyor musun? Gelin buradan yakın! Nasıl yani??? Demiyorum kilo verenleri, durdukları yerde kilo almayan tüm bu insanlar her gün egzersiz yapıyor da bir ben mi yapmıyorum düzenli spor? O zaman 'bir şeker testi yapalım bir bakalım'. Yani belli aslında sonuçlar ama gözümüzle görüp, gönülsüzce paraları bayılalım ki belki aklımız başımıza gelir, kilolardan da kurtuluruz?! Şeker gibi hatunum vesselam:)

Sonra kızımın yaklaşık 4 ay önce siparişini verdiğimiz odası için tadilat süreci yaşandı. Hoş yaşandı diye kestirip atamıyorum. Zira halen devam ediyor:( Dolap yapılacak duvardaki kalorifer peteğinin kalkması gerekiyordu. Kaloriferi geçirmeyi planladığımız yerdeki balkon kapısının da pencere halini alması. Tabii bunların soğuk olmayan bir gün içinde olup ardından da badananın bitmesi:) Anlatınca şaka gibi... O minik odadan çıkan salonu ağzına kadar dolduran kıvır zıvır, oyuncak, giysi, dolap vs'yi saymazsak tabii. Bugün 14.gün ve henüz herşey yerli yerine oturmuş değil. Zaman zaman inancımı yitirsem de odadan gelen boya kokusu kafamı güzelleştiriyor olacak, sesim çıkmıyor:)

Bütün bu karmaşanın içinde tabii ki evdeki hijyen koşulları da tartışılır bir hal aldı. Bir hafta kadar halısız, kimin nerede gezdiği, yattığı belli olmadan yaşadık. Her ne kadar halılar yıkanıp geldi ise de uzunca süredir süpürge yüzü görmemiş parkelerle yüzleşince saflıklarını yitirdiler. Arada kızım hastalandı, okula gitmedi, ben 'dükkan' diyeti yapmaya karar verdim ve atak evresinden sonra 'meyvesiz hayat mı geçer?' diyerek bıraktım. Yeni aldığımız mobilyaları eve sokabilmek için eskilerinden kurtulmak için neredeyse yurdun dört bir yanına haber saldık ama ilk aşamada sonuç alamadık. Eskici güzelim koltuk takımıma 50 TL vereceğini söylediğinde benim için ne kadar kıymetli olduklarını bir kez daha anlayıp hibe etmeye karar verdim. Tüm bunlar yaşanırken sinirlerim alındı sanki. Ta ki düne kadar...

Dün, evimizde bir süredir bizimle olmayan hijyenin geri gelmesi için var gücümle çalışmaya başladım. Kızımın okuldan geliş saatine yaklaşmışken bende de hummalı son kurtarışlar sürüyordu. Ancak bu büyük bedenimle iş yapmak öyle kolay değil tabii. Sehpanın üstünde duran bir büyüğü deviriverdim:( Mundar olduğuna mı yanarsın? Evi amonyakla silmek varken anasonla kokuttuğuma mı? Siz karar verin! Cam kırıkları, buram buram anason kokusu ve ben... O an nasıl oldu da ağlamadım ben de bilmiyorum. Her halde bir büyük devirmek iyi kafa yaptı bende:)

Şaka bir yana akıp gidiyor günler. Ha bugün ha yarın derken hem de. Hiç ayrılamayız bu mobilyalardan dediğim mobilyaları veriyoruz, Hiç evlenmez dediklerim evleniyor, hiç koltuğu bırakmaz dediklerim işten ayrılıyor. Tuhaf hayat, hızına yetişilmiyor. Hoş, yetişmeye de kalkıp bünyeyi hırpalamamak lazım demek ki...

Not: Korkarım evdeki boya ve anason kokuları iyiden iyiye birbirine girdi, benim beynime işledi. Dolaysı ile bendeki kafa kimsede yok:)

8 Mart 2012 Perşembe

Dünya Kadınlar Günü

Bugün dünya kadınlar günü... Tüm dünya emekçi kadınlarının günü... Hoş emek olmadan kadın olunuyor mu sanki? 8 Mart 1857'de yanan dokuma işçilerinin anısına Dünya Kadınlar Günü olarak kabul edilen bugün de bile yakın çevrenize baktığınızda kadını hakettiği yerde görebiliyor musunuz? Ne yazık...

Halbuki kadın, yemeyen yediren, giymeyen giydiren, anaç ruhlu, düşünebilen, hatta düşünmekten çoğu zaman karar veremeyen - ki doğumdan itibaren belki de tek kararlı olduğu nokta beyaz atlı prensi bulma çabasıdır-, sevecen, duygusal, zeki, sevimli, çekici, yeri geldiğinde iyi bir anne, yeri geldiğinde iyi bir eş, yeri geldiğinde 'yelloz'un tekidir:) Evi temizleyen, çamaşırları yıkayan, yemekleri yapan, derleyip toplayan, yuvayı yapandır. Topuklu ayakkabılarla kendisine ettiği eziyeti güler yüzü ile ört bas etmeyi bilen, kafasında tilkileri kuyruklarını değdirmeden dolaştırabilendir. Her ay bir hafta kanaması olduğu halde ayakta kalabilendir. Beğenileri uğruna vücudundaki tüyleri istemeyen, onlardan türlü eziyetlerle kurtulmaya çalışandır. Başarının arkasındaki gibi gözükse de esas başarı sahibidir. Zira kurgulayan, organize eden ve oynayandır. Şarap gibidir, yıllandıkça kıymetlenendir. Ama bir de bakarsınız ki 'sirke olmuş bu ya!' diye kenara bırakılandır.

Dedim ya kadın hakettiği yerde değil diye. Erkekler ile farklı dünyalardan geldiğimiz savından yola çıkarak onların dünyasında mücadele veren kadın da hali ile hakettiği yeri bulamıyor bir türlü. Günümüzde dünya genelinde kadına uygulanan şiddet, en yaygın ve fakat en az ceza gören suçlar arasında. Hala pek çok bölgede erkek çocukları kız çocuklarına tercih edilmekte. Malesef pek çok kadın fuhuşa zorlanmakta ve cinsel kölelik ile birilerine para kazandırmakta. En az üç kadından biri (ne korkunç bir rakam öyle değil mi?) dövülmekte, cinsel ilişkiye zorlanmakta ya da hayatı boyunca başka türlü suistimal edilmekte (tecavüz gibi); üstelik de ailesinden ya da tanıdığı biri tarafından...

Bunları yazıyorum zira, hayatta istediklerimizin olmasını hep karşı taraftan beklersek yaşlanıp öleceğimizi öğrendim ben. Hayatta önce biz dik durmalıyız ki kimse bizi ezip geçmesin. Fatmagül'ün Mustafa ve diğerleri karşısında durduğu gibi:) Ama bu mücadeleyi en azından hemcinslerimiz olarak omuz omuza, kol kola vermeliyiz. 'Erkektir ne yapsa yeridir', 'kadın, kır dizini otur kocanın dizinin dibine' söylemlerini en azından biz bırakmalıyız önce! Kafamızın içindeki örümcek ağları ile kaplanmış bölgeyi temizlemeli ve evdeki kadın modeli için benimsenen 'ezik', 'kocasının eline bakıyor' ya da 'kocası onu bıraksa ne olacak hali?' gibi düşüncelerden arındırmalıyız. Biz kendimizi nasıl konumlandırırsak karşı taraf da bizi er ya da geç o şekilde algılayacaktır.

Kadını erkeğinden, erkeği kadından ayırmak olmaz. Hoş benimki bugün benden çok ama çok uzakta:( ama... Ben kimi zaman 'ah bu dünyaya erkek olarak gelmek vardı!' desem de kadın olmayı, bizi biz yapan farklılıkları, kimi zaman dengesiz, kimi zaman ağlak yaşamayı seviyorum. Tüm kadınların gururla ve her an 'iyi ki kadın olarak bu dünyada yaşıyoruz!' diyecekleri günlerin ümidiyle, kadınlar gününüz kutlu olsun!

Not: Resim ilkel kadın görüntüsü veriyor: Her ne kadar istenmeyen tüyleri konusunda sorunları olsa da:) yemek pişiren, saçına başına bakan, takıp takıştıran kadın, yine kadın...

6 Mart 2012 Salı

Murphy ve Ben

Bugünlerde dilimden düşmüyor Murphy... Sanki benim yaşadıklarım için yazmış kanunlarını:( Temeli; "Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa; kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir" düşüncesine dayanır. Bunun yanısıra aslen Finagle Kanunu olarak geçen ve daha yaygın olarak bilinen bir söz ise şöyledir: "Ters gidebilecek her şey, ters gidecektir." Bu kadar basit yani zorlamanın da anlamı yok:) Hoş Murphy'ye göre olmuyorsa zorlayın, kırılırsa değişmesi gereklidir ama neyse...

Bu ara kekler, kremalar derken delirme noktasına geldim, geliyorum. 'Ev artık bu işler için doğru mekan değil mi acaba?' sorusu ile başbaşayım günlerdir. Hatta 'bu işler bana göre değil mi?' sorusu esas sorulması ve yanıtlanması gereken soru! Zira, şu ara yaptığım herhangi bir işte terslik yaşamadığım olmadı:( Yani ilk işe başladığım zamanlarda bu kadar acemilik, bu kadar çaresizlik, bu kadar sorun yaşadığımı hatırlamıyorum. Hoş, o zamanlar yaşasaydık da başlamadan bitirirdik bu macerayı kesin!

Bu yaşadıklarım sadece işte de değil aslında. Mesela bir kalabalığın içinde birisi hasta olsa ve yanıma gelse hoooooop ben de hasta oluveriyorum. Hani bir ara 'secret' deniyordu ya olumsuz düşünme, çağırma hastalıkları falan...Bendeniz mıknatıs gibiyim demek ki bu konuda:( Bünye de zayıf değil ama neyse.

Bu kadar dilime pelesenk ettikten sonra Murphy'yi biraz araştırdım ve işte genel kanunları:
1.Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
2.Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.
3.Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.
4.Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.
5.Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.
6.Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.
7.Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.
8.Ne kadar beklersen bekle istenmediği zaman gelecektir.
9.Çözülen her problem yeni problemler yaratır.

Bu arada daha önce bilmediğim ve Murphy kanunlarının tersi olarak Yhprum Kanunu'nu keşfettim. Yhprum, Murphy kelimesinin tersi aynı zamanda:)Kuram basit aslında: "Çalışabilen her şey, çalışır." Bu durumda problem ben de mi dersiniz?

27 Şubat 2012 Pazartesi

Yaşasın 2-B!

Kızım 8 yaşına girdi. Her ne kadar bu blogumu, dolayısı ile kendimi ihmal ettiysem de onun 8 gün süren kutlamalarını ihmal edemedim:) Pastalar, kurabiyeler derken hummalı bir hazırlık ve kutlama süreci geçirdik. Pek çok fikir ondan geldi. Ben sadece uygulayıcı anne rolunu üstlendim.

Yıllardır, 2 ve katları olan yaşların sorunlu olduğunu okurum. 'terrible two, terrible four' vs. Hoş, bir arkadaşımın dediği gibi bunun 'wonderful five'ı da yok ki:) Şaka bir yana 8 iyi bir yaşa benziyor gibi geldi bana. Neden mi? Mesela, 8 yaşta artık prenses pasta istemedi; pinyata, parti oyunu, palyaço vs gibi talepleri olmadı. Aslına bakarsanız parti mekanı arayıp bulmak zorunda da kalmadım bu sene. Zira, tam bir para tuzağı olduğuna inandığım, 2 saati için dünyanın parasını ödediğiniz mekanları bulmak, ayarlamak da bir mesele. Öyle rakamlar telaffuz ediliyor ki, Türkiye'de yaşayıp yaşamadığınızı sorguluyor ve hatta bu bir kamera şakası herhalde, hangi kameraya gülümseyeyim diye çevrenize bakınıyorsunuz:)Anlayacağınız mekanı satın almıyoruz, iki saatliğine kiralıyoruz diye isyan ettiğim çok oldu yani benim. Neyseki bu sene katılımıcıları ikiye ayırarak partileri böldük. Birincisi evde iken ikincisi için okul arkadaşları ile kahvaltıda buluştuk.

Bizim zamanımızda hediye sadece doğumgünü çocuğuna verilirdi. Bu da onun gününü daha keyifli, daha özel kılardı. Ancak, son yıllarda şahit olduğum üzere gelen çocuklar da sevinsin, benim hediyem niye yok diye burulmasın ya da verdiği hediyede gözü kalmasın düşüncesi ile doğumgünü sahibi de hediye dağıtmaya başladı. Her ne kadar abartılı yorum yaptıysam da gelen çocukların hediyeleri aldıktan sonra doğumgünü çocuğundan daha fazla sevinmesi dikkatimden kaçmıyor. Bir önceki doğumgününde bu mantıkla çocuklara elma şekeri verelim diye düşünmüştük. Lakin zamane çocuklarının çoğu elma şekerinden bihaberdi. Daha sonra duyduğum üzere şekerleri anneleri yiyip bitirmişti:) Bu sene de okul arkadaşlarına bir süpriz olması için kızımla birlikte düşündük, taşındık: üzerinde 2-B yazan tişörtler hediye etmeye karar verdik. Ancak, tişört basımı tahminimin ve bütçemin çok üstünde bir rakama çıkınca 'neden ben boyamıyorum tişörtleri?' sorusunu gündeme getirdi. Üzerinde sınıftakilerin isimlerinin olduğu tişörtleri yapmak için internette kısa bir araştırma yaptım ve bulduğum ilk siteden tekstil kalemlerinden sipariş ettim. Yazıları kalemle yazıp, 2-B yazısını genel kabul göreceğine inandığım sarı ile boyadım. Ütüleyip sabitledikten sonra çok severek aldığım paketlere koydum. Bittiğinde acaba beğenecekler mi endişesi taşıdım ama fotoğraf ortada!
Yaşasın 2-B!!!

15 Şubat 2012 Çarşamba

Bird Palace

Gün geçmiyor ki sevgili kızım bir ödevle ya da yeni bir fikirle karşımıza gelmesin:( Geçen gün de okuldan 'kuşlara çok yazık oluyor bu soğuklarda, onlara yardım etmemiz lazım' diyerek geldi. Anladığımız kadarıyla okulda konuşulmuş ve çocuklardan birer kuş evi yapmaları istenmiş aileleri ile birlikte. Biz de 'aman ne iyi düşünülmüş, biz de kızımızla nasıl vakit geçireceğimizi bilmiyorduk' diyerek yapı marketlerin yolunu tuttuk:)

Malum iki mühendis bir kuş evi yapamayacak değildik ahşaptan! Eşim temkinli mi yoksa bilinçli mi desem bilemiyorum malzemeyi bolca aldı. Üniversite yıllarında mimar arkadaşlarla aynı odada kalmış olduğum ve onlara maketlerinde epey yardım ettiğim için bilir kişi edasıyla 'çok oldu' dedim. Ama nereden bilebilirdim bizim kuş evinin martılara göre olacağını:) ve adını 'BIRD PALACE' koyduğumuz bu şaheseri yapacağımızı...

Gerçekten bir kuş yuvası bu kadar mı sağlam
-ki her yeri yapıştırıldığı gibi zımbalarla da tutturuldu-, bu kadar mı renkli -ki Defne ne kadar ahşap boyamız varsa sürrealist bir şekilde çalışmayı yeğledi, ben de kapı ve çatıda ona destek oldum - ve bu kadar mı büyük olur? Acaba içine bir kaç oda falan yapsak da kuş oteli falan mı olsa diye de geçirmedik değil içimizden. Ama sonra rahat etsin hayvancağız diyerek 'salon salomanje' ferah mı ferah yaptık içerisini:) Herhangi bir m2 zorunluluğu gözetmeksizin bir ufak mühendislik hatasıyla bitirdik aşiyanı.

Uzun zaman olmuştu bu kadar eğlenmeyeli. Evin içinin dağılmasını bile umursamadım, o kadar yani:) Umarım kuşlar da içinde mutlu olurlar bu yuvanın. Zira kızım okuldaki ağaçlardan birine takılması için götürdü bile. Bu arada 6 parça aldığımız ahşaplardan sadece bir tane kaldı ki ondan da makul boyutlarda bir ev yapılır diye düşünüyoruz. Kimbilir bu tecrübe ile yazlığa yaparız bir tane?

20 Ocak 2012 Cuma

Neredeyim ben?

Yeni yıl geldi geçiyor yeni yazı yok mu diyenlere: Evet, tembelim! Ya da önceliklerimi şaşırdım yine:( İnsanın kendiyle yalnız kalması gerek yazarken. Zira, çevresindeki o korkunç gürültüden çoğu zaman insan kendi sesini duymakta güçlük çekiyor. Hatta içinde kıyametler kopsa bile... Hoş bu ara kurabiyelerle çıkarıyorum gibi içimdeki sesleri. Yeni bir dil yarattım kendime: kurabiyece:)

Oysa kendini duymazdan gelmek ne kadar acı. İçindeki çığlığı, yalvarışı, kavgayı... Aman ha! Siz siz olun dinleyin bedeninizi, ruhunuzu, kalbinizin sesini. Diyeceksiniz yapabiliyor musun? En azından deniyorum, çabalıyorum:) Otuzlu yaşlara kadar yaşadıklarımın tamamen aksi yönünde hareket edemiyorum elbet! Ama çalışıyorum yanlışlarımı düzeltmeye. Mesela, bir kalp doktoru dedi ki geçen gün: 'Hayatta iki şeyi iyi yapacaksın: biri 'bana ne!' demeyi, diğeri 'sana ne!' demeyi! Günün,haftanın ve belki yılın sözü seçebilirim bunu. Hatta gönlüm ister ki hayat felsefem olsun. Ama 35 yaşına kadar hemen hiçbir konuda, hiç kimseye bu sözleri sarf etmemiş biri olarak zor, hem de çok zor... Böyle biri olup, kızına da 'hayır!' demeyi öğretmeye çalışmak en zoru:( Hoş, zaman zaman 'hayır!' dememesi işime gelse de...

Daha uzun yazmak, daha uzun konuşmak isterdim kendimle. Ancak, maalesef bugün de onlardan biri değil:( Kızım karne alacak, onun okulunda olmalıyım; elimden kayıp düşerek halımı berbat eden yemek artıklarını temizlemeli ve hatta onun yerine yeni bir yemek yapmalıyım; yolculuk için gerekli giyecekleri hazırlamalıyım, bir ay sonraki doğumgünü için planları netleştirmeliyim..vs. Yani, bugün de 'hadi gel de önceliği kendine ver!' denilesi bir gün işte! Kapalı, karanlık bir gün:( Tam neredeyim, ne yapıyorum sorgulaması yapılası ama kargaşanın içine balıklama dalacağım bir gün!
 
Clicky Web Analytics