27 Şubat 2011 Pazar

Saltimbanco

Cirque du Soleil, Türkiye'de!!! Geleceklerini öğrendiğimde gitmeyi kafaya koymuştum. Hoş arkadaşlar davet edene kadar bilet almamıştık ama:) Methiyeleri okuyup, netteki videoları da izledikçe kızımın da bundan deli gibi keyif alacağını düşündüm. Hatta şova bir hafta önce giden bir arkadaşımızın minik kızının gözlerinde ışıltı ile hayran hayran gösteriyi anlatışını duyunca gitme kararımın doğruluğundan iyice emin oldum, en azından o anda!!!

Evet, dün bu muhteşem görsel şovu izledik. Renkler, dansçılar, akrobatlar, müzik, kareografi... Fakat beklenti çok önemli, bir kez daha anladım. Sirk deyince bizim küçük hanımın aklında her ne kadar onlar olmayacak desek de sirk hayvanları da canlanmış. Nedense bütün sirk boyunca hayvan göremediği ya da göremeyeceği için hayıflandı durdu; tam yanında gösteriyi ikinci kez izlemesine rağmen hayranlığını rahatlıkla görebildiğiniz arkadaşı oturduğu halde... Yani yorumlardaki gibi çocuklara göre bir gösteri değil demek yanlış. Çünkü hep dediğim gibi çocuk var, çocuk var:)

Benim aklımdan ise pek çok şey geçti. Her ne kadar trafik ve planlama hataları yüzünden uzun süren yolculuk ve günü burnumdan getiren kızım olsa da Saltimbanco'yu izlediğim için mutluyum. Görülmeye değer bir gösteri bana göre. Esnekliklerine hayran kalmamak mümkün değil! Ancak, neden bunu yapıyorlar diye sorguladığım anlar da yok değil: Yani yerden bilmem kaç metre yüksekte, ayağı ile salıncağa asılı kalıp tepe taklak sallanmak niye???

Ayrıca, kucağımızdaki koca mısır paketinin dibini görmeye çalışırken hatunların birer ikişer kafalarına kadar ayaklarını kaldırabilmeleri, birbirlerinin üzerinde tek elle durarak kıvrım kıvrım olmaları da mısırları gırtlağıma dizdi tabii:(

Sonuçta, Kanadalı topluluğun diğer sirklerden farklı bir anlatım tarzı var ki kimi zaman seyircinin de katkısı ile komik, kimi zaman dramatik. Renklerin canlılığı, birlikteliği, şehrin karmaşasını anlatmaya yetiyor. Hatta gösteriyi izlerken, o zaman zaman keşmekeşinden şikayet ettiğimiz ama büyüsünden de kurtulamadığımız şehrin tam göbeğinde buluyorsunuz kendinizi. Bu arada gösteriden çıkınca da şehir ve kargaşası sizi yalnız bırakmıyor:)

19 şubat - 4 mart arası sürecek bu gösteriyi kaçırmayın ve Abdi İpekçi Arena'da yerinizi alın bana kalırsa. Ya da netteki videolardan neler kaçırdığınıza mutlaka bakın... www.cirquedusoleil.com

26 Şubat 2011 Cumartesi

Ve sonunda nişanlanıyorlar:)

Bir arkadaşım görümcesi için düşünüp süpriz yapmak istediğinde içimden geçirmedim dersem yalan olur, ne iyi görümceler var diye:) 01.01.11 gibi hoş bir tarihte nişanlanacak 'görümce' için kurabiyeler araştırdı, seçti, biz pişirdik ama... Evet, işin bir de aması var: Çok bilinmeyenli denklemler gibi son gün çıkan aksilikler ya da daha doğru bir deyişle hava koşulları sebebi ile nişan ertelendi maalesef. Önceleri iyi niyetle kurabiyeler dayanıklı birkaç hafta birşey olmaz derken, süre uzadıkçe birer ikişer yedik kocişim ile beraber:) (Şeker hamuru ile süslenmemiş tarçınlı-zencefilli kurabiyeler kahvenin yanında çok lezzetli oluyorlar bize göre)

Neyse, sonunda beklenen gün geldi ve biz ikinci kez 50 adet kurabiye pişirdik. Ve ayrıca süsledik, paketledik... Konu anladığım kadarı ile süprizden çıkınca görümcenin istekleri doğrultusunda bir de pasta hazırladık 26.02.2011 tarihinde nişanlanacak çift için.

Kendi sözüme, nişanıma, düğünüme bakıyorum da hiç istediğim gibi bir pastam olmamış:( Sözde Ayvalık'ta yaptırdığımız pastanın üzerine (aslında hemen her yerine) yazılan isimlerimizin baş harfleri beni yıkarken, nişanda istediğim katlı pastanın yerine düz dikdörtgen bir pasta görmek yaratmıştı hayal kırıklıklarının en büyüğünü. Düğündeki katlıydı, hatta üstünden güvercin bile çıktı ama kime ne fayda:) Nişana da, düğüne de misafir sanatçı gibi gittiğimizden çok söyleyecek sözüm yok aslında. Ama hep pembe-beyaz katlı bir pastam olsun istemiştim:( Kısmet...

Bir ömür boyu birlikte olmak adına bu ilk adımı atan çiftin nişanlarına tat katabildi isek, yıllar yılı tatlı bir tebessüm ile hatırlanabileceksek ne mutlu bize... Ve son olarak dileğim şudur ki; benim yıllarca bırakamadığım, sonunda kanal d ve dizi ekibinin çekmekten vazgeçtiği Yaprak Dökümündeki Hayriye Hanım'ın dediği gibi 'Aman ağzınızın tadı hiç bozulmasın!' :) Mutluluk sizi hiç yalnız bırakmasın!!!

25 Şubat 2011 Cuma

Mmmm...Haşhaşlı Kek...

Canım çok başka başka şeyler yazmak istiyor. Hatta karbonhidrat içeren hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden, tartı ile yüzleştikten sonra:( Her zaman yaptığım hatayı bile bile yaparak 1 Marta hedef koydum kendime. O gün geri döneceğim eski günlerime. Sanırım o güne kadar da evdeki tüm karbonhidrat içeren gıdaları tüketeceğim:)

Doğumgününde yine annemin günlerden öğrenerek gelip burada denediği bir tatlı vardı: Haşhaşlı kek!!! Arkadaşlarımın, kocamın ve tabii benim yemeye doyamadığım bu lezzetli şeyin tarifini vermeden geçemeyeceğim. Zira, üzerimdeki baskıyı anlatmama gerek yok herhalde:)

Malzemeler:
4 Yumurta
1 su bardağı şeker
1 su bardağı sıvı yağ
1 su bardağı irmik
1 su bardağı Mavi Haşhaş
1 su bardağı un
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu

Şurup için:
1 su bardağı şeker
1 su baradağı su

Krema için:
1 paket Vanilyalı Cremole (benim tercihim. Dilerseniz kendiniz krema hazırlayabilirsiniz.

Hazırlanışı:

Yumurta ve şekeri çırptıktan sonra un, irmik, yağ, haşhaş, vanilya ve kabartma tozunu karıştırarak kek hazırlanır. 180 derece fırında pişirilir. Bu sırada su ve şeker ile şurup yapılır ve soğumaya bırakılır. Kek sıcakken soğutulmuş şerbet üzerine dökülür. En son olarak da hazırlanan krema kekin üzerine yayılır.
Afiyet olsun:)

23 Şubat 2011 Çarşamba

Prenses Yedi Yaşında

Kuzum, kuşum, minik farem, koalam, prensesim, kızım, canım, herşeyim... Tam yedi yıl önce bugün doğdu. Uyudu, uyandı, yürüdü, koştu, terledi, öksürdü, aksırdı, okudu, yazdı vs derken geçiverdi yedi kocaman yıl. Böyle bakınca çok çabuk geçmiş gibi geliyor insana. Hele de bir kısmında çalıştığım, seyahatlerden tadına varamadığım anlar olduğu düşünülürse... Ama bir o kadar da uzun bu süre. Sanki o hep bizimleydi, biz onunla yaşamışız gibi. Nereden bakılırsa bakılsın kutlanması gereken bir gün yani. Onun arkadaşları, bizim arkadaşlarımız, anne-babalar vs... Zira, yedi yılı devirdik, kolay değil yani:)

Bebekti, büyüdü çocuk oldu, şimdi de ergenlik yolunda... Gelişimi, değişimi gözlemlemek güzel, çok güzel. Zaman zaman 'eyvah eyvah' dedirten durumlar yok mu? var elbette! ama keyifli yine de... 'Bir tane daha yap o zaman' söylemlerine kulaklarım tıkalı, zira gücüm yok aynı uğraşı, emeği vermeye:( Bu arada yanlış anlaşılmasın ben ekstra bir emek vermiş ya da beklentilerimi yukarı çekmiş değilim geleceğe ilişkin. Ama çocuk bu şekil almak için senden destek bekliyor. Benim gibi tembelinden de ancak bu kadar oluyor:)

Neyse, kutladık haftasonu bir miktar erken olsa da doğumgününü. Bu kez kararlar bizim minik prensesten geldi. Evdeki bu demokratik ortam ne kadar daha sürer bilinmez ama hoşuma da gitti verdiği kararlar. Dolayısı ile uygulamaya gayret ettik bizler de anne-baba olarak. Gelelim doğumgününe ilişkin notlara:

* Mor çatıları olan, pembe şato pasta istedi bizim prenses. Evdekilerin 'aa büyük yap yetsin!' söylemleri ile kocaman bir pasta oldu bizimkisi. Ancak, terzi söküğünü dikemez misali doğru fotoğraflayacak zaman olmadı:(
* Kurabiyelerde annemin (kayınvalidemin) de emeği var. Hatta fırsatı olsa prensesleri daha süslerdi ama:) Oysa, benim annem oyalanmadan, hamuru yuvarlayıp üzerine fındık basma taraftarıdır:)
* Benim isteğim üzerine menüde bir çok top şeklinde yiyecek vardı: hindistan cevizli, çikolatalı, patatesli, peynirli, havuçlu vs.. Annem topları 251, 252, 253... diye sayarken farkettim çok olduklarını:)
* Menünün en ilgi çeken yiyeceği haşhaşlı kek ile hindistan cevizli toplar idi. Tariflerini en kısa sürede vereceğim.
* Kızımın isteği üzerine gelen sihirbaz çok ama çok başarılı idi. Beni şovuna dahil edip sonra da şaşkına çevirmeyi bildi. Tabii, ben çıkınca babanın da orada olması gerektiğini düşünerek ufak bir dalavere ile kralı da şova dahil etmeyi bildim:)
Not: isteyenler coconundunyasi.com adresinden ulaşabilirler
* Bu arada okul arkadaşlarımı çağıracağım dediği, bir önceki partimizde 43 kişi ile evden taştığımız, birer mühendis olarak hesaplayıp, toplayıp, bölüp, çıkarıp sitenin kafesine taşıdığımız doğumgününde büyükler yine dar alanda kaldılar ama çocuklar hallerinden mutlu gibiydiler.
* Palyaçoya burun takma oyununu oynarken doğumgünü kızına kopya verdiğim için bir miktar tepki aldım çocuklardan ama sonra öğrendim ki ilk gözlük zaten biraz büyük geldiğinden hepsi ucundan kıyısından görüyormuş:)
* Pinyatada Barbie resmi olmasına büyükler arasında sevinen vardı. Sopa ile vurduklarında içinin yağları erimiş hatta:) Bu arada pinyata Eminönün'den alınmış en sağlam şeydi sanırım: Kırana kadar çocuklar epey uğraştılar.
* Gelemeyenleri bile bir şekilde getirttiğimiz için minik prenses çok sevindi. Yanından ayrılmadı neredeyse...
* Kızımın saçları daha doğumgünü başlamadan aktı gitti:(
* Babam ile kayınpederim balon şişirmek üzere salona iki saat kadar önce gidip salonun süslenmesine büyük katkıda bulundular ve kendilerine seçtikleri o iki koltuktan neredeyse hiç kalkmadan partiyi bitirdiler:)
* Happy birthday to you korosu bu sefer 55 kişi idi. Çeşitli mazaretlerle gelemeyenleri de düşünürsek neredeyse nişanı da yapabilirmişiz diyoruz:)

Bir doğumgünü telaşını daha işte böyle geride bıraktık. O gün de dediğim gibi istifa ettim bu işten. 'Unutursun' dediler. Bilemem. Bir yıl bir geçsin de hele:) Kutlamak gerekir tabii :):)

Emeği geçen, kırmayıp gelen, 'happy birthday to you' korosuna katılan herkese gönülden teşekkürler...
İyi ki doğdun minik prensesim! İyi ki doğurdum:)

16 Şubat 2011 Çarşamba

Olmalı mı Olmamalı mı?

Bugün bir arkadaşımdan gelen bir maili paylaşmak istedim. Yazarı bilemiyorum ama okudukça 'doğru, çok doğru!' dedirten bu yazıyı herkesler okusun istedim. Zira, burcum gereği ben de bir miktar mükemmeliyetçiyim. Ama olmamalı diye düşünüyorum bir yandan. Zarar veriyor insan kendi kendine çünkü:(

'İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar!

Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz. Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.

İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır. Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.

İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri genellikle hayal kırıklığı ile biter. En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır. Neden aldatıldıklarını anlayamazlar. Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır. "Benim neyim eksikti?" Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.

İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.

Çevrenizdeki insanları bir düşünün. İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu? Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin. Hazır bir hayat. İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır. İnsani egonuz zarar görür.

Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir. Sürekli başkaları için yaşamak, onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar. Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz. Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymet bilinmez.

Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir. Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir. Mükemmel kadın mutlu olamaz. Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.

İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur. Mükemmellik, insana ait değildir. Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın. Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.'

Sonuç mu? Kolaysa olmayın:)

15 Şubat 2011 Salı

Geç Kalmış Yazı

Offf... Yine söylenerek başlıyorum. Yine geç kaldım çünkü... Ben kim, planlı iş yapmak kim???:( Aylar öncesinden, aylak da olduğumdan hayaller kurdum: kocişimin, evimin kralının 35. yaşgünü olacak, ona yolu yarılamanın şerefine süprizler yapayım, kral tacını pastaya kondurayım vs istedim ama olmadı:( Doğumgününde beceremedin, bir yazı bile patlatamadın, bari sevgililer gününde telafi et di mi ama? Yok beceriksiz ben, çocuğumun doğumgünü safsatası için hazırlık yapacağım diye onu da yapamadım:(

Gerçi biz karı-koca 'ekstra romantik!' olduğumuzdan çok da yara almadık bu çok piyasa olan günde yiyip-içip, birbirimize hediyeler almamaktan, hatta güzel sözler söylememekten:) Dün maçtaydık zira... Hemen hemen tüm erkeklerin 'sevgililer gününde ilk aşkımın yanında olmayacağım da nerede olacağım?, doğru yerdeyim: Fenerbahçemleyim:)' söylemlerini duya duya, bağıra çığıra geçti bizim de o güzide romantik gecemiz:) Top rakibe geçince kızımın da tavsiyelerine uyarak 'yuhhhhh!' diye diye hatta:)

Amma velakin, ben yine de 'ekstra romantik!', 35 yaşındaki kral kocişimi çok seviyorum. Bir yastığa baş koymaktan mutluyum. yanımda olduğu için şanslıyım. Elini tutmaktan güç alıyor, yanında olmaktan gurur duyuyorum. Köy ekmeğim benim, canım, ciğerim, arım, balım, peteğim, herşeyim...

8 Şubat 2011 Salı

We're Back!

Çok şükür döndük! Yorucu ama bir o kadar keyifli bir tren yolculuğundan sonra yine İstanbul'dayız. İnsanın evi gibisi yok ne de olsa... Dağınık, pis ama evim evim güzel evim yani:) İnterneti var, yumurcak tv'si var:) İçinde yapılacak bir dolu işi var:(
Tatil bana bitti yani... Şimdi iş zamanı!

1 Şubat 2011 Salı

Öhöö Öhööö...

Hastayım hem çok... Birkaç gün önce 'oh hastalığın keyfini çıkarıyorum' derken nazar ettim sanırım kendime:( Dökülüyorum. Ateş yok ama çok fena grip oluyorum. Ya da oldum bile:( Kızım zaten hasta... Of offffffff!!!

Yıllar önce Kıbrıs'tayken bir hastalık duymuştum: bir sivrisineğin ısırması yüzünden Tavuk oluyordu insanlar. Dökülüyor, yatak döşek yatıyorlardı hastalığa yakalananlar. Bu hastalığa yakalanan bir tanıdığımız doktordan teşhisi duyunca 'bu tavuk değil, hindi hindi!!!' deyivermişti:) Benimki sivrisinekten değil, hatta ne tavuk ne hindi ama berbat bişi işte:(:(:(

Neyseki anne evindeyiz. Tam teşekküllü bakım halinde:) İstanbul'a bomba gibi dönmek için günde 24 öğün birşeyler yiyip içiyoruz... Allah sonumuzu hayretsin!!!
 
Clicky Web Analytics