16 Aralık 2011 Cuma

Umudun Yeni Adı: 2012

Yeni yıl geliyor... Her yeni şeyde olduğu gibi yeni umutlarla... Ne tuhaf değil mi? hayat kendi istediği gibi akıp gidiyor halbuki. Ama biz bir şeyler değişsin istediğimizde hep yeni bir şeyler olsun diye bekliyoruz. Mesela, kilolardan mı kurtulacağız, hemen 'hafta başı diyete başlıyorum' diyen bir cümle kuruveriyoruz. Ya da eşyalar mı değişecek, 'ah yeni eve bir çıkalım değiştireceğim bu mobilyaları' deyiveriyoruz. Yeni bir çocukla ya da yeni bir işle hayatımızdaki her şeyin düzeleceği yanılgısına bile kapılıyoruz çok zaman. Buna rağmen umut ediyoruz, bekliyoruz yeni şeyleri, yeni yılları... Sevgi getirsin, mutluluk getirsin, sağlık getirsin dilekleri ile... Hayat umut etmek mi peki? Ya da her şeyin ayağımıza gelmesini beklemek çok hoyratça, bunu ummak çok aptalca değil mi? Demek istediğim çabalamadan, gerçekten emek sarf etmeden ummak yeterli mi? Böylesi bir kandırmaca değil mi?

Ama pek çok sorunun olduğunu, yaşandığını bilerek, kavgaların, dövüşlerin, hırsların arasında kalmışken bile umut edebiliyor insan. Bunu seçiyor hatta. Hep daha iyisi olacağını düşleyerek yaşamayı. Umut sıcaklık veriyor çünkü insana, yaşama sevinci veriyor. Bir tür saçma sapan bağ ile bağlıyor insanı hayatta kalma mücadelesine.

Peki ya umut edilenler, hayal kırıklıkları ile dönüyorsa tekrar kucağımıza... Bir sonraki umutları törpülüyor mu yoksa daha canlı mı kılıyor dersiniz? Bunu epey düşünmeme rağmen ben net bir cevap bulamadım. Mühendislik damarım bunun bir doğrusu olması gerek dese de yok. Çok parametrik bir durum: çevresel faktörler, kişisel faktörler, yer, zaman...

Her ne kadar toslaya toslaya nasır tutsa da yürekler, bir şeyleri hep umut ediyorlar işte... Hiç vazgeçmiyorlar. Ha yeni yıldan, ha yeni haftadan, ha yeni evden, ha yeni işten... Zira, öbür türlü yaşamak hiç bilmediğimiz, adına 'yaşamak' bile diyemediğimiz bir durum. Hastayken sağlıklı, şişmanken zayıf, fakirken zengin, ezilirken güçlü, küçükken büyük olmayı düşlemeyen var mı ki!

Bu sebeple umut hep var olsun. O hep bizi, bu zaman zaman anlamını yitiren, zaman zaman akışına kaptırıp gittiğimiz, zaman zaman çarkların arasından çığlıklarımızı bile duyuramadığımız hayata bağlasın. Çünkü ötesi bilinmeyen... Şimdilerde umudun yeni adı 2012 benim için. Sağlıklı, mutlu ve keyifli günler getirmesini bekliyorum, hoyratça:)

11 Aralık 2011 Pazar

Kampanyamız Var!

Pastalar ya da kurabiyeler ya da kapkekler yaptıktan sonra gelen geri bildirimler, teşekkür ve övgü cümleleri keyfimize keyif katıyor elbette. Bir sonraki ürünün heyecanını ikiye katlıyor hatta... Zira, hemen herkesin beğenisini kazanmak, özel anlarına şeker tadında dokunuşlarla katılmak bizim en büyük amacımız. Hal böyle olunca facebook sayfamızdaki takipçilerimiz ile karar verdiğimiz üzere bir kampanya başlattık: Hem lezzetlerimizi daha çok duyurabilmek, hem de bizi destekleyenlere küçük bir teşekkür olabilmesi amacıyla...

Kampanyamıza gelince; 31 Aralık 2011 tarihine kadar facebook sayfamız Kurabiyece'yi beğenenler arasında yeni yılın ilk gününde kura çekeceğiz. Talih size de gülsün isterseniz ve henüz sayfamızı beğenenlerden değilseniz hemen facebook sayfamızın üzerinde bulunan 'beğen' butonuna tıklayın. Çekilişi kazanan şanslı kişiye bir kutu süpriz kurabiye de bizim hediyemiz olsun!!!

5 Aralık 2011 Pazartesi

Öğretmenler, Garfield ve Ben...

Biliyorum gecikmiş bir yazı bu! Hayatı yine geriden yaşamaya başladım nedense.
Şişkoluktan yine koşamıyorum onun akış hızında. Hoş, bazan nedense ters yönde kürek çekiyormuşum gibi geliyor. Neyse, lafı uzatmadan gireyim konuya: Şu öğretmen milleti kesinlikle eli öpülesi kişiler:) Ben, 'bizim zamanımızda' diye başlayan cümleler kuralı beri daha da takdir ediyorum kendilerini... Neden mi? hemen anlatayım:

Geçenlerde, kızımın sınıfında Hayat Bilgisi dersinin müfredatına göre 'meslekler' konusu işlenecek diyerek velileri mesleklerini tanıtmaları için belirli günlerde okula davet ettiler. Öncelikle okurken de pek haz almadığım hayat bilgisi dersinde, hele de yüksek mühendis olduğu halde aktif çalışma hayatına havlu atmış bir anne olarak yer almak istemedim. Ancak, hangimizin vicdanı çocuğumuzun ısrarlı bakışlarına karşı taviz vermeden karşı gelebiliyor ki? Tıpış tıpış gittim anlayacağınız:)

Beş-on dakika bir anlatım, hele de çocuklara olunca pek de derine inmeye gerek yok diyerek gittim. Ama bir yanım da pastacı olduğundan olsa gerek kurabiyelerimi almayı ihmal etmedim. Kurabiyelerde de kendimi anlatan, felsefesi olan bir mesaj vardı bu arada: Garfield:) Herşey benim 'mühendisim!' dediğim noktada başlamadan son buldu. Hepsinin ya annesi, ya babası, ya amcası mühendisti. Hatta biri vardı ki; parmağını kaldırmış burnuma sokmak üzere olan, 'bizim komşumuzun oğlu mühendis' diyordu, sesini bana duyurmak için bağıra bağıra... Dağıldım tabii o karmaşada. Biz ki zamanında sınıfa öğretmen girince selamlamak üzere ayağa kalkar, sonra o bize kalk demedikçe tenefüs zili çalana kadar otururduk, bu yeni nesil neredeyse hiç oturmuyordu yerinde:( Acıdım gerçekten öğretmenlere. Sonra, toparlamak için durumu yaptığım kurabiye- pasta işinde de işletme mühendisi olmamın ne kadar faydalı olduğunu anlatmaya çalıştım. Pazarlama, promosyon ve hedef müşteri kitlesi gibi kelimeleri kullanıp getirdiğim kurabiyeleri ağızlarına dayarken:) Tabii ki sonrasında kimse toparlayamadı sınıfı ta ki çıkış ziline kadar!

Bugünlerde dediğim gibi öğretmenlerimizin emeklerine daha bir saygılıyım. Hele de manevi kazançlarını bir kenara bırakırsak maddi yanı hemen hemen hiç olmayan bu işte! Bu sebeple, geç de olsa tüm öğretmenlerin öğretmenler gününü başta, bana adım atmadan başlayarak pek çok şey öğreten annem olmak üzere kutlamak isterim. İyi ki varsınız!!!

Son olarak, meslek söyleşisinde Garfield kullanarak verdiğim mesaj umarım çocukların eğitim hayatlarını istenmedik yönde etkilemez diyerek benim hayat felsefeme yerleştirmeyi başardığım Garfield’ın altın kurallarını paylaşmak isterim:

*İnsanlar yorgun doğar dinlenmek için yaşar.
*Çalışmak yorar.
*Gündüz dinlen ki gece rahat edesin.
*Yatağını kendini sevdiğin gibi sev, içinden çıkamayacağın gibi yap.
*Yarın yapabileceğin işi bugün yapma.
*Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebileceğin kadar ertele
*Dinlenen birini görünce otur ona yardım et.
*Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma.
*Tembellikten kimse ölmemiş.
*Çalışma isteği duyunca bir yere otur isteğin geçmesini bekle!

22 Kasım 2011 Salı

Güç Bende Artık!

Dizi manyağı değilim. Ama iyi dizi buldum mu da kaçırmam, izlerim. Seçici olmaya gayret gösteren ama saçmalamalarına rağmen 3-5 yıl sonunu görebilmek umuduyla seyredenlerdenim yani... Yine böylesi bir dizinin tekrar versiyonuna evdeki aylak günlerimin birinde yakalandım. Ancak, bu tekrar versiyonlarda bir avantajınız var: bir sonraki bölümde neler olacak diye meraklanmıyorsunuz. Hatta, 'bu da birşey mi senin başına daha neler neler gelecek!' diyerek izliyorsunuz diziyi. Ve bir sonraki bölüm için asla bir hafta beklemek zorunda değilsiniz. Zira, arkası yarın kuşağı şeklinde veriyorlar bölümleri. Dizilerden girdim ama anlatmak istediğim dizi izleyiciliği ya da diziler değildi. Sadece nostalji yapayım derken senaristin bazı sözlerine öylesine takıldım ki kafamda sorular uçuşmaya başladı. Yani dizi deyip geçmemek lazım. Altında ne felsefeler, ne öğütler, ne beylik laflar gizli :)

Ne mi demiş senaristimiz? Neler dememiş ki! İşte inciler: 'hala öğrenemedin mi kadının gücünü nereden aldığını? Lekesiz temizlik istiyorsan vır vır konuşmayı bırakacaksın! Esas güç konuşmamaktan gelir. Sen konuşmazsan insanlar ne düşündüğün konusunda kafa yorarlar. Kılını kıpırdatmadan istediğini alırsın. Cümleler, hele sık sık tekrarlananlar sorunları aşındırır. Kulaklar artık sağır olur, ne dediğini duymazlar bile. Yüzünün şekline bakıp tahmin ederler. Kapatıp şalteri otururlar. Söylediğini duyurmak için beklentilerini tersine çıkaracaksın. Bir şeyi bir kere söyleyip bırakacaksın'

Mümkün mü peki? Yani hem kadın olacaksın hem de konuşmayacaksın:) Şaka bir yana günlerdir kafamda bu var. Vır vır edince, karşındakini çileden çıkarıyorsun, bu kesin! Ancak, suskun kalmak da durumu kabullenmek olarak algılanmıyor mu karşı taraftan? Rahatsızlığını dile getirmeden oturabilir mi insan? Yani, tamam bir kere söyle, kenara çekil modelinde insanın içinde kıyametler koparken suskunluğunu koruması yapmacıklık değil mi? Sırf bu yüzden bile saatlerce konuşabileceğimi hissediyorum:) Hangisi daha güçlü diye sorarım size? Ya da şöyle sorayım beyninizi kemiren bir 'dır dır'dan daha güçlü bir şey olabilir mi?

Kısa vadede mümkün değil!!! Ee, uzun vade için çalışıyoruz tabii... Kendi adıma öğrenecek çok şey var. Hatta yenecek fırınlarca ekmek... Sonuçta, lekesiz temizliği kim istemez :)

Yeniçarşım.com ile Evden Çıkmadan Çarşıya Çıkıyoruz!

Ekim ayından bu yana yayında olan Yeniçarşım.com, alışkın olduğumuz e-ticaret sitelerinden oldukça farklı. Site şimdiden sloganı olan “Evden çıkmadan çarşıya çık” mottosunu fazlasıyla yerine getiriyor. Çünkü şimdiden Yeniçarşım.com’da yüzlerce mağaza var ve siz dilediğiniz ürünü bu mağazalar arasından seçerek kolaylıkla satın alabiliyorsunuz. Üstelik, internetten alışveriş yaparken en çok çekindiğimiz “güvenlik” engelini Hürriyet Güvenli Alışveriş Sistemi ile çözmüşler. Sistemi açıklayan video:


Yeniçarşım.com’un diğer alışveriş sitelerinden önemli farkları var. Platformun en belirgin karakteristiği olan alıcı ile satıcıyı bir araya getirme stratejisi, satıcıların (mağazaların) ticari kuruluş olması gibi akıllıca bir taktikle desteklenerek, son derece başarılı bir sistem getirilmiş durumda. Yeniçarşım.com’da satış yapan her mağaza, ticari unvana sahip, fatura kesen ve dolayısıyla garantili ürün satan mağazalar. Bu sayede aynı ürünü birden fazla mağaza arasından güvenle seçerek satın alabiliyorsunuz. Herhangi bir problemde “Hürriyet Güvenli Alışveriş Sistemi” ve Yeniçarşım’ın başarılı müşteri hizmetleri departmanı hizmetinizde.

www.yenicarsim.com'da 24 farklı kategoride onbinlerce ürün bulunuyor. Giyimden aksesuara, elektronikten beyaz eşyaya kadar aradığınız her şey Yeniçarşım.com’da.

Ayrıca, www.facebook.com/yenicarsim ve www.twitter.com/yenicarsim adreslerinden ise Yeniçarşım’ı takip edebilir, kampanya ve fırsatlardan haberdar olabilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

11 Kasım 2011 Cuma

İçimdeki Uyku

Hani hiç yorganın altından çıkasınız olmaz ya! Bugün onlardan biri bana kalırsa... Değil elimi, parmağımın ucunu kıpırdatasım yok. İş yok mu? Var, hem de tonla... Hasta mıyım? Hayır, çok şükür atlattık mide-bağırsak sendromu diye adlandırdığım son zamanlarda hemen herkesi kırıp geçiren durumu... Peki neden bu tembellik? İsteksizlik?
Üzerime yapışmış 30 kg fazlalıktan değil herhalde. Zira, ben onunla yaşamayı öğreneli epey oldu maalesef. O zaman tek sebep bulabiliyorum; o da güneş!

Güneşsizlik beni hasta ediyor. Onsuz ne uyanabiliyorum, ne de tam anlamıyla mutlu olabiliyorum. Ee, boşuna dememiş atalarımız 'güneş girmeyen eve doktor girer' diye. Birebir tutmasa da manası bendeki sendrom ile böyle bir durum var bizim evde de:)

Ne yapmak lazım? Nasıl atlatılır bu psikoz? Kurabiye ve pastalara adasam kendimi diyorum. Ama sonra koca bir 'offff!' çekip uzaklaşıyorum bu fikirden. Tembellik çukuruna gömüldükçe gömülüyorum ki bir nevi bataklık kendisi. İçinden çıkmak için birşeylere tutunmak lazım mutlaka!

Uykuyu çok sevsem de içimdeki uykuyu sevmiyorum ben. Birşeyler yapmalı, güneşi tekrar doğurmalı. Bahara kadar beklemeye tahammülüm yok benim! Eş, dost, ey ahali uyandırım beni!!! Çekin çıkarın uyku kuyusundan:)

24 Ekim 2011 Pazartesi

Van için Herkes Tek Yürek!

Van Depremi'ne duyarlılık gösteren ve zor durumda olan depremzedelere yardım elini uzatmak isteyen vatandaşlarımız için bir liste hazırladık. Aşağıdaki kanallardan dilediğinizi seçerek yardımlarınızı en kolay şekilde Van'a ulaştırabilirsiniz:

1. KIZILAY
2868'e tüm operatörlerden boş bir SMS göndererek Kızılay'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Ayrıca havale yoluyla destek olmak isteyenler, tüm bankalardaki "Türk Kızılayı" hesaplarından bağış yapabilir. Ayni bağışlar Türk Kızılayı lojistik merkezleri ve şubeleri tarafından kabul edilecektir. Tüm Kızılay şubelerinin iletişim numaralarını buradan öğrenebilirsiniz.

2. AKUT
Tüm GSM operatörlerinden 2930'a göndereceğiniz AKUT yazan bir SMS ile AKUT'a 5 TL bağışta bulunabilirsiniz.

Kredi kartını kullanarak internet üzerinden bağış yapmak isteyen vatandaşlarımız CardFinans ya da diğer banka kartlarını kullanarak bağışta bulunabilirler.

Havale/EFT için Banka Hesap Numaraları;
T. İş Bankası - Gayrettepe Şubesi - TR14 0006 4000 0011 0800 6666 63
Finansbank - Gayrettepe Şubesi - TR92 0011 1000 0000 0001 9576 70
Garanti Bankası - Ortaklar Cad. Şubesi - TR26 0006 2000 3570 0000 0029 30

3. BAŞBAKANLIK YARDIM KAMPANYASI
Başbakanlık tarafından Van’da yaşanan deprem nedeniyle başlatılan yardım kampanyası çerçevesinde saptanan banka hesap numaralarına buradan ulaşabilirsiniz.

4. KARGO FİRMALARI
Yurtiçi Kargo, PTT Kargo, MNG Kargo ve Aras Kargo yardım gönderilerini ücretsiz olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırmaktadır.

5. HÜRRİYET EVLERİ
Deprem sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve kış öncesinde evsiz kalan Van için Hürriyet Gazetesi de büyük bir seferberlik başlattı. Hürriyet, Van’da kış koşullarına dayanıklı, mutfak, banyo ve tuvaleti olan "Hürriyet Evleri" kuracak. Kızılay işbirliğinde başlatılan kampanya ile her biri 6 bin liraya kurulacak evler, evsiz kalan vatandaşlara sıcak bir yuva olacak.

Van Depremi - Hürriyet Gazetesi Bağış Hesapları
T. İş Bankası Mithatpaşa Şubesi
4228 - 0971947 / IBAN TR370006400000142280971947 
T.C. Ziraat Bankası Kızılay Şubesi
Hesap No 685-2868-5189 / IBAN TR060001000685000028685189
Garanti Bankası Kızılay Şubesi
Hesap adı: Van Depremi - Hürriyet
Şube: 082 Hesap No: 6294703 / IBAN TR72 0006 2000 0820 0006 2947 03

Yapacağınız ufak bir yardım zor durumdaki bir çok insanı hayata bağlayan bir umut olacaktır. Mesajımızın ulaştığı herkesi, deprem bölgesinde yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımıza yardım etmeye davet ediyoruz.


Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

23 Ekim 2011 Pazar

İçim acıyor

Günlerdir, haftalardır, aylardır olanlar, yaşananlar yetmedi. Üstüne bir de deprem felaketi... İçim acıyor. Üzüntüm çocukluğumda ket vurmaya çalıştığım dönemlerle birleşiyor. O kabus dolu geceye ve sonrasına gidiyor maalesef:(

Yıl 1988... Biz Erzincan'dayız. Kazanın üzerinden kaç gün geçti bilmiyorum. Sivas dolaylarında geçirdiğimiz trafik kazası sonrasında... . Ama Sivas'ta yapılan ameliyatların sonucu bacağın kısa kalma riski olduğundan Erzincan'da tekrar ameliyat olmayı bekliyorum. Bacağımdaki alçı çıkarılmış. Sabah 8'de ameliyathanede olacağım. Annem ve babam yanımda, korkmuyorum. Kimbilir belki tedirginim ama uyuşturulmuş bir halim var. Bir çocuk için çok fazla acıyı birkaç güne sığdırmışım belki de... Derken sallanmaya başlıyoruz. 1, 2, 3... Bitmiyor bir türlü... Kaçacak yer yok! Bir hastanenin en üst katındayız zaten. Kimbilir belki de en olunması gereken yerde?! Ama binanın üst katlarının boşaltılması isteniyor. Benim yatağım oda kapısından çıkmıyor. Sedye ile başka bir yatağa nakledilmem ve bir şekilde odadan çıkarılmam için çabalanıyor. Çocuğum işte! İnatlaşıyorum, ayağımı oynattırmak istemiyorum. Zira, bana ilk müdahaleyi yapan doktorlardan birinin kemiğimdeki kırığın tehlikeli olduğunu bacağımdan çıkabileceğini söylediğini bugün gibi hatırlıyorum. En azından bu şekilde algıladığımı... Ancak sonra, nne-babamın da benimle kadere razı olmasını küçük omuzlarım taşıyamıyor ve ikna oluyorum bir başka yatakla alt katlara inmeye.

Korkunç çığlıklara, yaralılara, ağlayan, inleyen, acı içinde sevdiklerini hastanelerde arayanlara, doktorların bir hastadan diğerine koşuşturmalarına şahit oluyorum 7 yaşımda kırık bacağımla yattığım yerden. Kimse gözünü kırpmadan sabah oluyor. Ameliyathane dolu... Kimsenin gözü benim alçısı açılmış bacağımı görecek durumda değil. Eve gitmek istiyorum. Ama nafile... Evdekilere bir şey olmamış. Seviniyoruz.

Günler sonra çıkabildik hastaneden. Eve giderken ilk kez gördüğüm Erzincan'ın yıllar yılı hafızamda kalan fotoğrafında ise Kızılay çadırları vardı maalesef. Günlerce insanlar çadırlarda yaşadılar. Beni hareket ettirmeleri çok kolay olmadığından masanın altında yattığımı hatırlıyorum hayal meyal.

Zor günlerdi. Unutuldu gözükse de böylesi günlerde acısını ta içimde hissettim. Sonrasında da pek çok deprem geçirdim, yaşadım: Gölcük, Düzce... Günlerce bir minibüsün içinde 6 kişi beraber uyuduk, uyandık, her an bir şeyler olacak korkusuyla yaşadık. Ama zamanla hayatın devam edebilmesi için korkuları rafa kaldırdık. Kimimiz yaşanmışlardan ders çıkardı, kimimiz tamamen unutmayı, görmezden gelmeyi seçti. Gelgelelim unutmamak gerek! Görmezden gelmemek gerek! Zira yaşananlar ortada...

Bugün Van'da meydana gelen depremde enkaz altında kalan ve zor durumda olan depremzedelere yardım etmek için aşağıdaki iletişim numaralarını kullanabilirsiniz: Best Van Tur (444 00 65) ve Van Gölü Turizm (444 65 65) telefon numaraları ile irtibat kurup, kıyafet ve yiyecek yollanabiliyor. Erciş Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı: 0-432-351-59-06 ... Kızılay Yardım Hattı: 0312-245-45-00 0312-430-18-14. Keza 2930'a AKUT yazan bir SMS mesaj ile AKUT'a 5TL katkıda bulunabilirsiniz. Uzakları yakın yapabilirsiniz. Zamanında depremin tam ortasında kalmış bir çocuk olarak hemen her türlü desteğe ihtiyaçları olduğuna eminim.

18 Eylül 2011 Pazar

The Half of The Road :)

Bir arkadaşım otuz yaşına geldiğinde ufak çaplı bir depresyon geçirmişti: yol kenarındaki, üzerinde ’30′ yazılı trafik levhaları bile onun için yazılmış gibi üstüne üstüne geliyordu. Onu, ancak 30 yaşıma bastığım gün anladım. Gerçi ben otuzlarımı sevdim, gün geçtikçe. Bir tek bana kattığı o kilolara alışamadım ama anladım ki her yaşın ayrı bir güzelliği var:) Otuz beşin de bu açıdan keyif dolu, sağlıklı, huzurlu, mutlu geçmesini ümit ediyorum.

Bu arada, Cahit Sıtkı demiş ‘yaş otuzbeş yolun yarısı eder’ diye… Bense nice otuzbeşler yaşamak istiyorum daha:) Çocukluğumdan başlayarak, her anınını doyasıya...

Veeee, işte otuzbeşe tatlı bir başlangıç için 1976-2011 arası 35 yıllık hayatımı özetleyen ‘half of the road:)’ temalı kurabiyelerim:) Burayı aylardır güncellemedim. Kurabiyece ile uğraşmaktan. Ama çok özledim. Yazmayı, kendimle dertleşmeyi, kimi zaman da çelişmeyi:)

35 - İzmir:) Ya da bir başka deyişle 34B:) Görelim bakalım güzelliklerini...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Miniciğim

Dün anneler günüydü. Ben de dünyanın en mutlu annesi:) Bir gün önce okuldaki okuma bayramında hediyelerin en güzellerini almama rağmen sayısız öpücükler de mutluluğuma mutluluk kattı. Gözlerimdeki yaşı ise hediyenin arkasındaki yazıyı okudukça aktı. Büyüdüğü, zamanın su gibi aktığı bir tokat gibi çarptı yüzüme:( Zira, şunlar yazılıydı o minik el izinin arkasında...

"Canım Anneciğim,

İşte sana evin her köşesinde, mobilyalarda, duvarlarda, aynada,camda, sephada her gün temizlemekten bıktığın kirli parmak izlerim. Şimdi yedi yaşındayım. Gün geçtikçe büyüyorum ve etrafa bıraktığım izler azalıyor. Onun için sana büyüdüğüm zaman özleyeceğin küçücük sevimli ellerimin izlerini bir anı olarak hediye ediyorum.

SENİ ÇOK SEVİYORUM"

26 Nisan 2011 Salı

Neler oldu neler...

Yaklaşık bir aydır yazmıyorum buraya. Bir süre giriş yapamadığım için yazamamıştım ama sonra Kurabiyece'nin telaşı sardı beni. Artık, hem facebookta Kurabiyece sayfasında hem de www.kurabiyece.com'da yaptıklarımız. Bugüne kadar temkinli olan beni hobimin nerelere getirdiğini gördükçe şaşırıyorum, seviniyorum, gururlanıyorum vs.

Bu gelişmenin yanı sıra neler oldu derseniz;
* Yine kilo aldım. Ve bu beni artık delirme noktasına getirdi. Dur diyebilmek için koşu bandımı kullanıma aldım. Günde 1 saat yürüyorum. Elbet yine zayıflayacağım derken ayaklarım su toplamakla kalmadı, kan oturdu iki topuğuma:( Ama ama yılmak yok. 2 gün dinlenip devam.

* Ailecek 35 yaş civarında olmanın verdiği sorumluluk ile tahlil, doktor, kolestrol kelimelerini daha sık telaffuz etmeye başladık. Aile hekimimiz ile tanıştık. Hatta yarından itibaren başlayacak bir sağlıklı beslenme programına bile kayıt yaptırdık. Malum, para vermeden kilo verilmiyor:)

* Yaz tatiline kadar tüm hafta sonlarını planladık, programladık; bahar gelmişçesine. Ancak, günler yaklaştıkça ve havalar böyle gidecek olursa korkarım programları değiştirmek zorunda kalacağız.

* 23 Nisan'ı geçirdik. Ama bu sefer ne o çocukluğumuzdaki heyecanı, ne de çalıştığım dönemdeki tatil olacak havasını hissedemedik.

* İzmir'den mutlu haberler aldık. Ancak hiçbirine istesek de katılamadık. Enerjimizi yaza saklamaya karar verdik.

* Okuma bayramına bir ay daha yaklaştık. Heyecan dorukta hem ailelerin gelişini, hem de kızımı sahnede görmeyi bekliyoruz.

İşte günler geçip gidiyor, birbiri ardından. Saate bakıyorum 'Oh! 8:00 herkes evden ayrıldı, yaşasın sessizlik!!!' derken bir bakıyorum 16:20 olmuş, kızım servisten inmiş ve benim saltanatım bitmiş:)

28 Mart 2011 Pazartesi

Veeeee Kurabiyece...

Yupppiiii... Artık kurabiyece birseyler yapma vakti:)
Blogger'in sürekli kapatılması, benim eviscisini kurabiye sepeti gibi kullanmak istememem yeni yepyeni birseyler yapmaya itti bizleri. Aslına bakarsaniz çok da yeni değil bu konu. Aylardır hazırlıkları sürüyor, konuşuluyor, tartışılıyor, kararlar alınıyor, uygulama için sabırlar zorlanıyor, sinirler geriliyor vs.

Kuzen destegi, kociş yardımı derken önce broşürler ve kartvizitler basıldı, sonra da web sitesi tamamlandı. Uzun zamandir sinyallerini verdigim yeni ismimizle: KURABİYECE... Heyecan dorukta yani... Elbette, daha gidilecek çok yol, yenilecek fırın fırın ekmek var... Ama biryerlerden başlamak lazım, değil mi?

Sonuç: Geçtiğimiz salı gunünden beri www.kurabiyece.com hizmete girdi. Vatana, millete, bizlere ve tadanlara, tatmak isteyenlere hayırlı olsun:) Bunun için evde bağıra çığıra söylüyorum şarkımı :

Oldu sonunda oldu bim bam bom:) 
Hayallerim gerçek oldu bim bam bom
Duyduk duymadık demesin hiç kimse 
İşte ilan ediyorum herkese 

Oh oh oh çok şükür dostlar 
Benimde artık bir broşürüm var 
Hırsından çatlasın düşmanlar 
Şimdi benimde bir broşürüm var 

Kim demiş kimse ona bakmaz diye 
Kimse ondan satış yapmaz diye 
Evden bu iş olmaz diye 
Çatlasın patlasın dönsün deliye 

Ha ha ha dinleyin dostlar 
Benimde artık bir sitem var 
Hırsından çatlasın düşmanlar 
Şimdi benimde bir sitem var 

Bim bam bom çok şükür dostlar 
Benimde artık bir broşürüm var 
Bim bam bom çatlasın düşmanlar 
Artık benimde bir sitem var 

18 Mart 2011 Cuma

Şirinler Köyünde

Günlerdir yazmıyorum. Bilgisayarım yok:( Blogumu 'mahkeme kararı ile kapatıldı' damgası ile görmeye de yüreğim dayanmıyor:( Dolayısı ile küskünüm biraz...

Ama bu ayrı kaldığım dönemde kendimi de çocukluk günlerime götüren şirinler köyüne kaptırdım. Hep eleştirdiğim şu meşhur tarla oyunlarını oynayanlardan bir farkım kalmadı. 'Aman Tanrım! Fasulyeleri toplamam lazım' ya da 'bu patatesler neden daha çabuk yetişmiyor' diyerek geçiyor günler, saatler. Hep bir sonraki seviyede olacakların, yapılacakların planları ile...

Şirinler köyü, Şirine'siz olmaz dedik ve 'smufberi'lerimizle hemen aldık köyün en ve tek şirin hatununu... Hatta şirin çileklerimiz yetmediği için sevgili kralımız da oyunumuza destek sağladı ve bir kova çilek aldı bize gerçek paralar vererek:) İşte bu denli kaptırdık kızımla kendimizi. Ancak, geçen gece kızım rüyasında Gargameli gördüğünü söyleyince bu işe nokta koymamız gerektiğini anladım:) Hani ev yapalım, tarla satınalalım, şirin baba iksirlerini yapsın, marangoz şirin tamir etsin, pastacı şirin en güzel kekleri pişirsin, madenden altın bulalım derken geçiyor zaman. Hem de hiç anlamadan. Bir yanım yeter diyor ama bir diğeri bir sonraki levelda şuraya da köprü kurup, şirinenin bahçesine de çiçek mi eksem acaba diye imar planını düşünmeye dalıyor.

Çocukken de çok severdim, hala seviyorum anlaşılan. Şirinler köyündeyim artık. Hatta ister istemez lahanaları toplamaya gideceğim birkaç dakika sonra:)
Uzun lafın kısası 'hadi şirinleyelim!'

8 Mart 2011 Salı

Bugün Benim Günüm:)

Dünya Kadınlar günü bugün... Ben de bir kadın olduğuma göre benim günüm. Hoş bizim krala göre her gün benim ya neyse:)

Wikipedia'da işin tarihçesi şöyle anlatılıyor:
8 Mart 1857'de ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları stemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.

İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921'de Moskova'da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı'nda gerçekleşti. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960'lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri'nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak anılmasını kabul etti.'

Yıllar yılı şirkette aldığımız kırmızı karanfiller bugün yok elimde... Her ne kadar devletim beni çalışan-emekçi sınıfına koymasa da bir ev emekçisi olarak 'tüm kadınların bu özel gününü kutlu olsun!' demek istiyorum, kırmızı kalpli kurabiyelerimle...

7 Mart 2011 Pazartesi

Rektör Olacak Bir Dosta

Korkarım yıllar yıllar önceydi: Üniversitenin vakıf yurdunda, o küçücük odamızda ben yayılmış yatar, diğerleri de muhtemellen çizim yaparken karşı odadan bir arkadaş içeri girdi.Tam olarak hatırlamıyorum ama gidişata sinirlenmiş olacak, 'bir gün buraya rektör olacağım!' dedi:) O günden sonra bu söylem bizlere epey eğlence oldu. Ancak, bir lafı kırk kere söylersen olur mu demeli, yoksa azmin zaferi mi bilinmez, arkadaşım akademik biri oldu çıktı. 'Oku oku nereye kadar?' diye zaman zaman takılsam da kendisine, kararlılığı ile gün gelecek hakikaten rektör de olacak galiba diye düşünüyorum artık :) Zira, hatun, akademik basamakları birer birer çıkmaya başladı bile.

Bu kurabiyeler de onun yazısının gelmesi şerefine... Hani insanlar mutlu bir olayla karşılaşınca ya da güzel bir haber alınca çevresindekilere çikolata, pasta vs alırlar ya bizimki de kurabiyeler vermek istedi. Aylardır konuşulan, bir grup büyük akademisyenin onayındaki bu konu sonuçlanır sonuçlanmaz fırına attık tepsiyi diyebilirim. Gerçi günler önceden seçmişti pembe-kahverengi çiçekli kurabiyelerini... Bana da zevkle, gururla süslemek düştü işte.

Ancak, evdeki elektronik aletlerimin (koşu bandı, bilgisayar..) beni birer birer terk etmesinden dolayı vaktinde yazamadım yazıyı:( Zaten yenisi alınana kadar, evde de kral varken bana bilgisayar yüzü yok artık:( Kurabiyelerim ve ben öylece sıramızı bekleyeceğiz korkarım:(

Bu arada prof. olacağın, rektörlük yapacağın günleri de görürüz inşallah diyorum canım arkadaşım!!! Hatta, bizim çocukların zamanına denk getir ki zavallıcıklar keyifle okusunlar:)

5 Mart 2011 Cumartesi

Doğumgünlerinin Vazgeçilmez Konuğuna,

İlk defa bir Bakugan pastası yapıyordum.
Aslına bakarsanız çok endişeli idim. Zira, insanın kızı olunca prensesler, şatolar, balerinler, winxler vs konusunda epey fikri oluyor ama BenTen, Bakugan vs'yi sadece kulak dolgunluğu olarak biliyor. Tercih meselesi de olabilir tabii ama takip etmesi de zor bu oyuncak ve tüketim dünyasını:(

Sonuçta, çok sevdiğim arkadaşım bana oğlunun doğumgünü için Bakugan pasta istediğini söylediğinde 'eyvah Bakugan da kim?' diye geçirmedim desem yalan olmaz. Ancak, isteyenin yeri bambaşka bizim hayatımızda. Öyle ki bilmesem de öğrenmem hatta hatim etmem gerek diye düşündüm:) Sonra derin araştırmalar sonucu öğrendim ki kendisi kırmızılı top fırlatan bir çocukmuş:) Şaka bir yana bir sürü oyun, hikaye ve fantastik bir dünya barındırıyor arkasında. Bu noktada da bir kez daha görüyorum ki bizim kızlar prenses olacağız, beyaz atlı bir prens gelip bizi atına atacak diye beklerken erkekler başka dünyalarda ateş topları ile savaş peşinde, prenseslerden çok uzakta, araba yarışları ile büyüyor ve büyütülüyorlar maalesef. Yani bizlerin 'aman ne farklıyız!' dediğimiz erkekler ile düşünce ve hayal farklılıklarımız daha çocukluk döneminde bile şekillenmiş durumda aslında:(

Ama yine de çok keyif aldım ben Bakugan pastadan ve baskılı Bakugan kurabiyelerinden. Ayrıca doğumgününe gelen annelere ikram edilmek üzere, üzerinde 'İyi ki Doğdun Ata Giray' 'Nice Mutlu Yaşlara' ' Ata 8 yaşında' ve '05.03.2011' yazan çikolatalı kapkekleri hazırladık. Dolayısı ile buradan yazabileceğim tüm iyi dilekleri kapkeklerin üzerine yazmış oldum:) Ama yineleyecek olursam rengarenk, şeker gibi tatlı upuzun bir ömür diliyorum doğumgünü çocuğuna! Kızımın doğumgünlerinin baş misafiri, arkadaşlığınız bir ömür böyle neşe içinde sürsün!

3 Mart 2011 Perşembe

Çikolata Topları-2

Başlıkta 2 yazıyor, çünkü aylar aylar önce diyet falan dinlemeden yapmışım çikolata toplarını. Ve en kısa sürede yine yapacağım diye yazmışım. Bugüne kadar yapmadım mı? Elbette yaptım ama fotoğraflamayamadan tükettik hepsini. Resimdekileri ise kızımın doğumgünü için hazırladım ve kalanlardan fotoğraf çekmeyi başardım.

Ayrıca, bu kez sevgili kocişimin önerileri doğrultusunda çikolata sosunu erittiğim kuvertür çikolata ile de karıştırdım. Tarif mi ? Artmış kekleri atmaya kıyamıyorsanız hemen rondodan geçirin ve hazırladığınız çikolata sosa bulayın. Elinizle yuvarlayabileceğiniz kıvama gelince minik toplar yapın. Ben bu sefer fındığı tercih ettim, hem içinde hem de dış süslemesinde. Ama daha önce de dediğim gibi çekilmiş cevize ya da hindistan cevizine ya da hazır şekerlemelere de bulayabilirsiniz. Afiyet olsun.

2 Mart 2011 Çarşamba

Havuçlu Toplar

Kızımın doğumgününde bir delilik yapıp nedense menüde bir sürü top şeklinde tatlı ve tuzluya yer vermiştim. Kimbilir belki çocukların hoşuna gider de doğumgününde pasta dışında birşeyler de yerler diye düşünmüştüm. Ancak, yine de delilik diyorum zira, 400'ün üzerinde ceviz büyüklüğünde yuvarlandı, çikolatalar, havuçlar, patatesler..vs.
Sonuçta beğenileri duyunca iyi ki de yapmışız dedim tabii:) Tarif konusundaki baskılara cevap vermek için havuçlu olanlardan başlayarak aktarayım dedim:

Malzemeler:
5 adet orta boy havuç
1 su bardağı şeker
1 su bardağı su
1 paket petibör bisküvi
1 su bardağı ceviz
1 su bardağı hindistan cevizi

Hazırlanışı:

Havuçlar kazındıktan sonra rendelenir. Sonra şeker ve su ile suyunu çekene kadar pişirilir. Bu arada bisküviler ezilip un haline getirilir. Pişip soğuyan havuçlar bisküvi ve ceviz kırıkları ile karıştırılıp bir hamur elde edilir. Hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar kopartılıp, yuvarlandıktan sonra hindistan cevizine bulanır.
Afiyet olsun!

1 Mart 2011 Salı

Nehrin Dingin Suları

Son birkaç gündür kaçamak yazılarım var. Kekti, kurabiyeydi, gösteriydi vs. Ama beynimde neler neler dönüyor bilseniz. Bilemediğiniz için paylaşayım, daha fazla vakit kaybetmeden:)

Evimin yeni müdavimlerinden bir arkadaşım bir yazımın altına yorumunu bırakırken 'işi gücü bırakıp istediklerinizin peşinden gitmek de çok cesurca' diye bir cümle kurmuş. Günlerdir düşünüyorum bunun üzerine işte. (Evet, işsizlik başa bela! Bir cümleye takılıp günlerce düşünebiliyor insan boş kalınca. Ya da sadece kadın olmak yeterli bu tür şeylere takılabilmek için:)) Sorup duruyorum kendime: Ben gerçekten cesur biri miyim diye? Yok, bundan eminim: kesinlikle cesur biri değilim. İşi gücü bırakmak, biraz nefes almak, yaşıyoruz dediğimiz o kandırmacaya bir an olsun 'dur!' demek istedim. Çocuğumla, evimle, kendimle olmak istedim. Bizleri gün be gün öğüten çarklardan kurtulmak, gerçekten yaşıyorum demek istedim. Ama bu cesaret örneği midir? tartışılır. Zira, hayat beni biraz da bu yola itti gibi geliyor bana. Yani iş hayatımdaki sömürü ya da sevgili kocişimin desteği olmasa ben yine de bu yola girer miydim? Hiiiç bilmiyorum...

Hoş bu arada çalıştığım dönemde mutfakta olmayı istediğimi hiç hatırlamıyorum. O dönemlerde, yani çarkların arasında sıkışıp kaldığım, dışarıda olmayı hayal ettiğim dönemlerde bir çiçekçi açmak isterdim ben. Binlerce mis kokulunun arasında, rengarenk bir ortamda olmayı hayal ederdim. Ama evdeki saksılardakileri bile zaman zaman soldurduğum için sermayeden olmamak adına hiç yeltenmedim çiçekçiliğe. Kimbilir işi bırakıp çiçekçi olsaydım belki bende deli cesareti var derdim:) Dolayısı ile hayallerimin peşinden gittiğim de söylenemez:(

Sanki hırçın bir nehirdeydim. Büyük bir akıntı beni sürükleyip duruyordu. Suda olmaktan keyif alıyordum, çünkü tüm sevdiklerim oradaydı. Ya da ben öyle düşünüyordum. Ama akıntı beni çok yormuştu. Kurtulmak, durup dinlenebilmek istiyordum, nasıl yapacağımı bilmeden ama... Derken nehrin kenarında bir dal gördüm, tutundum ve kendimi nehrin daha dingin akan koluna doğru savurdum. Nehir burada da akıyor, ama hırçın değil, sakin. Ve ben o kola doğru geçiş yapabildiğim için sadece şanşlıyım.

Hayatımda yeni yeni şekillenen pasta-kurabiye yapımı işi bir hobi benim için. Yıllar sonra keşfettiğim, ruhumu dinlendirdiğim, yaptıkça keyif aldığım bir hobi hem de. Şimdilerde çevremdeki dostlar 'ya sonra?' diyorlar. İnanın ben de bilmiyorum. Bir yanım 'bırak böyle kalsın, dingin sularda kal!' diyor, bir diğeri 'hadi biraz cesaret!' diye beni yüreklendirmeye çalışıyor. Her daim temkinli ben bu sefer nehrin dingin sularındayım ve huzurluyum. Ama bu açıdan bakıldığında korkarım cesur değilim...

27 Şubat 2011 Pazar

Saltimbanco

Cirque du Soleil, Türkiye'de!!! Geleceklerini öğrendiğimde gitmeyi kafaya koymuştum. Hoş arkadaşlar davet edene kadar bilet almamıştık ama:) Methiyeleri okuyup, netteki videoları da izledikçe kızımın da bundan deli gibi keyif alacağını düşündüm. Hatta şova bir hafta önce giden bir arkadaşımızın minik kızının gözlerinde ışıltı ile hayran hayran gösteriyi anlatışını duyunca gitme kararımın doğruluğundan iyice emin oldum, en azından o anda!!!

Evet, dün bu muhteşem görsel şovu izledik. Renkler, dansçılar, akrobatlar, müzik, kareografi... Fakat beklenti çok önemli, bir kez daha anladım. Sirk deyince bizim küçük hanımın aklında her ne kadar onlar olmayacak desek de sirk hayvanları da canlanmış. Nedense bütün sirk boyunca hayvan göremediği ya da göremeyeceği için hayıflandı durdu; tam yanında gösteriyi ikinci kez izlemesine rağmen hayranlığını rahatlıkla görebildiğiniz arkadaşı oturduğu halde... Yani yorumlardaki gibi çocuklara göre bir gösteri değil demek yanlış. Çünkü hep dediğim gibi çocuk var, çocuk var:)

Benim aklımdan ise pek çok şey geçti. Her ne kadar trafik ve planlama hataları yüzünden uzun süren yolculuk ve günü burnumdan getiren kızım olsa da Saltimbanco'yu izlediğim için mutluyum. Görülmeye değer bir gösteri bana göre. Esnekliklerine hayran kalmamak mümkün değil! Ancak, neden bunu yapıyorlar diye sorguladığım anlar da yok değil: Yani yerden bilmem kaç metre yüksekte, ayağı ile salıncağa asılı kalıp tepe taklak sallanmak niye???

Ayrıca, kucağımızdaki koca mısır paketinin dibini görmeye çalışırken hatunların birer ikişer kafalarına kadar ayaklarını kaldırabilmeleri, birbirlerinin üzerinde tek elle durarak kıvrım kıvrım olmaları da mısırları gırtlağıma dizdi tabii:(

Sonuçta, Kanadalı topluluğun diğer sirklerden farklı bir anlatım tarzı var ki kimi zaman seyircinin de katkısı ile komik, kimi zaman dramatik. Renklerin canlılığı, birlikteliği, şehrin karmaşasını anlatmaya yetiyor. Hatta gösteriyi izlerken, o zaman zaman keşmekeşinden şikayet ettiğimiz ama büyüsünden de kurtulamadığımız şehrin tam göbeğinde buluyorsunuz kendinizi. Bu arada gösteriden çıkınca da şehir ve kargaşası sizi yalnız bırakmıyor:)

19 şubat - 4 mart arası sürecek bu gösteriyi kaçırmayın ve Abdi İpekçi Arena'da yerinizi alın bana kalırsa. Ya da netteki videolardan neler kaçırdığınıza mutlaka bakın... www.cirquedusoleil.com

26 Şubat 2011 Cumartesi

Ve sonunda nişanlanıyorlar:)

Bir arkadaşım görümcesi için düşünüp süpriz yapmak istediğinde içimden geçirmedim dersem yalan olur, ne iyi görümceler var diye:) 01.01.11 gibi hoş bir tarihte nişanlanacak 'görümce' için kurabiyeler araştırdı, seçti, biz pişirdik ama... Evet, işin bir de aması var: Çok bilinmeyenli denklemler gibi son gün çıkan aksilikler ya da daha doğru bir deyişle hava koşulları sebebi ile nişan ertelendi maalesef. Önceleri iyi niyetle kurabiyeler dayanıklı birkaç hafta birşey olmaz derken, süre uzadıkçe birer ikişer yedik kocişim ile beraber:) (Şeker hamuru ile süslenmemiş tarçınlı-zencefilli kurabiyeler kahvenin yanında çok lezzetli oluyorlar bize göre)

Neyse, sonunda beklenen gün geldi ve biz ikinci kez 50 adet kurabiye pişirdik. Ve ayrıca süsledik, paketledik... Konu anladığım kadarı ile süprizden çıkınca görümcenin istekleri doğrultusunda bir de pasta hazırladık 26.02.2011 tarihinde nişanlanacak çift için.

Kendi sözüme, nişanıma, düğünüme bakıyorum da hiç istediğim gibi bir pastam olmamış:( Sözde Ayvalık'ta yaptırdığımız pastanın üzerine (aslında hemen her yerine) yazılan isimlerimizin baş harfleri beni yıkarken, nişanda istediğim katlı pastanın yerine düz dikdörtgen bir pasta görmek yaratmıştı hayal kırıklıklarının en büyüğünü. Düğündeki katlıydı, hatta üstünden güvercin bile çıktı ama kime ne fayda:) Nişana da, düğüne de misafir sanatçı gibi gittiğimizden çok söyleyecek sözüm yok aslında. Ama hep pembe-beyaz katlı bir pastam olsun istemiştim:( Kısmet...

Bir ömür boyu birlikte olmak adına bu ilk adımı atan çiftin nişanlarına tat katabildi isek, yıllar yılı tatlı bir tebessüm ile hatırlanabileceksek ne mutlu bize... Ve son olarak dileğim şudur ki; benim yıllarca bırakamadığım, sonunda kanal d ve dizi ekibinin çekmekten vazgeçtiği Yaprak Dökümündeki Hayriye Hanım'ın dediği gibi 'Aman ağzınızın tadı hiç bozulmasın!' :) Mutluluk sizi hiç yalnız bırakmasın!!!

25 Şubat 2011 Cuma

Mmmm...Haşhaşlı Kek...

Canım çok başka başka şeyler yazmak istiyor. Hatta karbonhidrat içeren hiçbir şey yazmak gelmiyor içimden, tartı ile yüzleştikten sonra:( Her zaman yaptığım hatayı bile bile yaparak 1 Marta hedef koydum kendime. O gün geri döneceğim eski günlerime. Sanırım o güne kadar da evdeki tüm karbonhidrat içeren gıdaları tüketeceğim:)

Doğumgününde yine annemin günlerden öğrenerek gelip burada denediği bir tatlı vardı: Haşhaşlı kek!!! Arkadaşlarımın, kocamın ve tabii benim yemeye doyamadığım bu lezzetli şeyin tarifini vermeden geçemeyeceğim. Zira, üzerimdeki baskıyı anlatmama gerek yok herhalde:)

Malzemeler:
4 Yumurta
1 su bardağı şeker
1 su bardağı sıvı yağ
1 su bardağı irmik
1 su bardağı Mavi Haşhaş
1 su bardağı un
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu

Şurup için:
1 su bardağı şeker
1 su baradağı su

Krema için:
1 paket Vanilyalı Cremole (benim tercihim. Dilerseniz kendiniz krema hazırlayabilirsiniz.

Hazırlanışı:

Yumurta ve şekeri çırptıktan sonra un, irmik, yağ, haşhaş, vanilya ve kabartma tozunu karıştırarak kek hazırlanır. 180 derece fırında pişirilir. Bu sırada su ve şeker ile şurup yapılır ve soğumaya bırakılır. Kek sıcakken soğutulmuş şerbet üzerine dökülür. En son olarak da hazırlanan krema kekin üzerine yayılır.
Afiyet olsun:)

23 Şubat 2011 Çarşamba

Prenses Yedi Yaşında

Kuzum, kuşum, minik farem, koalam, prensesim, kızım, canım, herşeyim... Tam yedi yıl önce bugün doğdu. Uyudu, uyandı, yürüdü, koştu, terledi, öksürdü, aksırdı, okudu, yazdı vs derken geçiverdi yedi kocaman yıl. Böyle bakınca çok çabuk geçmiş gibi geliyor insana. Hele de bir kısmında çalıştığım, seyahatlerden tadına varamadığım anlar olduğu düşünülürse... Ama bir o kadar da uzun bu süre. Sanki o hep bizimleydi, biz onunla yaşamışız gibi. Nereden bakılırsa bakılsın kutlanması gereken bir gün yani. Onun arkadaşları, bizim arkadaşlarımız, anne-babalar vs... Zira, yedi yılı devirdik, kolay değil yani:)

Bebekti, büyüdü çocuk oldu, şimdi de ergenlik yolunda... Gelişimi, değişimi gözlemlemek güzel, çok güzel. Zaman zaman 'eyvah eyvah' dedirten durumlar yok mu? var elbette! ama keyifli yine de... 'Bir tane daha yap o zaman' söylemlerine kulaklarım tıkalı, zira gücüm yok aynı uğraşı, emeği vermeye:( Bu arada yanlış anlaşılmasın ben ekstra bir emek vermiş ya da beklentilerimi yukarı çekmiş değilim geleceğe ilişkin. Ama çocuk bu şekil almak için senden destek bekliyor. Benim gibi tembelinden de ancak bu kadar oluyor:)

Neyse, kutladık haftasonu bir miktar erken olsa da doğumgününü. Bu kez kararlar bizim minik prensesten geldi. Evdeki bu demokratik ortam ne kadar daha sürer bilinmez ama hoşuma da gitti verdiği kararlar. Dolayısı ile uygulamaya gayret ettik bizler de anne-baba olarak. Gelelim doğumgününe ilişkin notlara:

* Mor çatıları olan, pembe şato pasta istedi bizim prenses. Evdekilerin 'aa büyük yap yetsin!' söylemleri ile kocaman bir pasta oldu bizimkisi. Ancak, terzi söküğünü dikemez misali doğru fotoğraflayacak zaman olmadı:(
* Kurabiyelerde annemin (kayınvalidemin) de emeği var. Hatta fırsatı olsa prensesleri daha süslerdi ama:) Oysa, benim annem oyalanmadan, hamuru yuvarlayıp üzerine fındık basma taraftarıdır:)
* Benim isteğim üzerine menüde bir çok top şeklinde yiyecek vardı: hindistan cevizli, çikolatalı, patatesli, peynirli, havuçlu vs.. Annem topları 251, 252, 253... diye sayarken farkettim çok olduklarını:)
* Menünün en ilgi çeken yiyeceği haşhaşlı kek ile hindistan cevizli toplar idi. Tariflerini en kısa sürede vereceğim.
* Kızımın isteği üzerine gelen sihirbaz çok ama çok başarılı idi. Beni şovuna dahil edip sonra da şaşkına çevirmeyi bildi. Tabii, ben çıkınca babanın da orada olması gerektiğini düşünerek ufak bir dalavere ile kralı da şova dahil etmeyi bildim:)
Not: isteyenler coconundunyasi.com adresinden ulaşabilirler
* Bu arada okul arkadaşlarımı çağıracağım dediği, bir önceki partimizde 43 kişi ile evden taştığımız, birer mühendis olarak hesaplayıp, toplayıp, bölüp, çıkarıp sitenin kafesine taşıdığımız doğumgününde büyükler yine dar alanda kaldılar ama çocuklar hallerinden mutlu gibiydiler.
* Palyaçoya burun takma oyununu oynarken doğumgünü kızına kopya verdiğim için bir miktar tepki aldım çocuklardan ama sonra öğrendim ki ilk gözlük zaten biraz büyük geldiğinden hepsi ucundan kıyısından görüyormuş:)
* Pinyatada Barbie resmi olmasına büyükler arasında sevinen vardı. Sopa ile vurduklarında içinin yağları erimiş hatta:) Bu arada pinyata Eminönün'den alınmış en sağlam şeydi sanırım: Kırana kadar çocuklar epey uğraştılar.
* Gelemeyenleri bile bir şekilde getirttiğimiz için minik prenses çok sevindi. Yanından ayrılmadı neredeyse...
* Kızımın saçları daha doğumgünü başlamadan aktı gitti:(
* Babam ile kayınpederim balon şişirmek üzere salona iki saat kadar önce gidip salonun süslenmesine büyük katkıda bulundular ve kendilerine seçtikleri o iki koltuktan neredeyse hiç kalkmadan partiyi bitirdiler:)
* Happy birthday to you korosu bu sefer 55 kişi idi. Çeşitli mazaretlerle gelemeyenleri de düşünürsek neredeyse nişanı da yapabilirmişiz diyoruz:)

Bir doğumgünü telaşını daha işte böyle geride bıraktık. O gün de dediğim gibi istifa ettim bu işten. 'Unutursun' dediler. Bilemem. Bir yıl bir geçsin de hele:) Kutlamak gerekir tabii :):)

Emeği geçen, kırmayıp gelen, 'happy birthday to you' korosuna katılan herkese gönülden teşekkürler...
İyi ki doğdun minik prensesim! İyi ki doğurdum:)

16 Şubat 2011 Çarşamba

Olmalı mı Olmamalı mı?

Bugün bir arkadaşımdan gelen bir maili paylaşmak istedim. Yazarı bilemiyorum ama okudukça 'doğru, çok doğru!' dedirten bu yazıyı herkesler okusun istedim. Zira, burcum gereği ben de bir miktar mükemmeliyetçiyim. Ama olmamalı diye düşünüyorum bir yandan. Zarar veriyor insan kendi kendine çünkü:(

'İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur? Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar!

Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz. Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.

İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır. Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz. Armut piş, ağzıma düş! İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez. Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır. Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir. Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir. Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.

İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri genellikle hayal kırıklığı ile biter. En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır. Neden aldatıldıklarını anlayamazlar. Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır. "Benim neyim eksikti?" Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.

İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur. Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. Çaba göstermek, uğraşmak için ortada sebep bırakmaz. Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.

Çevrenizdeki insanları bir düşünün. İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu? Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin. Hazır bir hayat. İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır. İnsani egonuz zarar görür.

Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir. Sürekli başkaları için yaşamak, onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar. Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz. Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymet bilinmez.

Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir. Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir. Mükemmel kadın mutlu olamaz. Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.

İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur. Mükemmellik, insana ait değildir. Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın. Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.'

Sonuç mu? Kolaysa olmayın:)

15 Şubat 2011 Salı

Geç Kalmış Yazı

Offf... Yine söylenerek başlıyorum. Yine geç kaldım çünkü... Ben kim, planlı iş yapmak kim???:( Aylar öncesinden, aylak da olduğumdan hayaller kurdum: kocişimin, evimin kralının 35. yaşgünü olacak, ona yolu yarılamanın şerefine süprizler yapayım, kral tacını pastaya kondurayım vs istedim ama olmadı:( Doğumgününde beceremedin, bir yazı bile patlatamadın, bari sevgililer gününde telafi et di mi ama? Yok beceriksiz ben, çocuğumun doğumgünü safsatası için hazırlık yapacağım diye onu da yapamadım:(

Gerçi biz karı-koca 'ekstra romantik!' olduğumuzdan çok da yara almadık bu çok piyasa olan günde yiyip-içip, birbirimize hediyeler almamaktan, hatta güzel sözler söylememekten:) Dün maçtaydık zira... Hemen hemen tüm erkeklerin 'sevgililer gününde ilk aşkımın yanında olmayacağım da nerede olacağım?, doğru yerdeyim: Fenerbahçemleyim:)' söylemlerini duya duya, bağıra çığıra geçti bizim de o güzide romantik gecemiz:) Top rakibe geçince kızımın da tavsiyelerine uyarak 'yuhhhhh!' diye diye hatta:)

Amma velakin, ben yine de 'ekstra romantik!', 35 yaşındaki kral kocişimi çok seviyorum. Bir yastığa baş koymaktan mutluyum. yanımda olduğu için şanslıyım. Elini tutmaktan güç alıyor, yanında olmaktan gurur duyuyorum. Köy ekmeğim benim, canım, ciğerim, arım, balım, peteğim, herşeyim...

8 Şubat 2011 Salı

We're Back!

Çok şükür döndük! Yorucu ama bir o kadar keyifli bir tren yolculuğundan sonra yine İstanbul'dayız. İnsanın evi gibisi yok ne de olsa... Dağınık, pis ama evim evim güzel evim yani:) İnterneti var, yumurcak tv'si var:) İçinde yapılacak bir dolu işi var:(
Tatil bana bitti yani... Şimdi iş zamanı!

1 Şubat 2011 Salı

Öhöö Öhööö...

Hastayım hem çok... Birkaç gün önce 'oh hastalığın keyfini çıkarıyorum' derken nazar ettim sanırım kendime:( Dökülüyorum. Ateş yok ama çok fena grip oluyorum. Ya da oldum bile:( Kızım zaten hasta... Of offffffff!!!

Yıllar önce Kıbrıs'tayken bir hastalık duymuştum: bir sivrisineğin ısırması yüzünden Tavuk oluyordu insanlar. Dökülüyor, yatak döşek yatıyorlardı hastalığa yakalananlar. Bu hastalığa yakalanan bir tanıdığımız doktordan teşhisi duyunca 'bu tavuk değil, hindi hindi!!!' deyivermişti:) Benimki sivrisinekten değil, hatta ne tavuk ne hindi ama berbat bişi işte:(:(:(

Neyseki anne evindeyiz. Tam teşekküllü bakım halinde:) İstanbul'a bomba gibi dönmek için günde 24 öğün birşeyler yiyip içiyoruz... Allah sonumuzu hayretsin!!!

29 Ocak 2011 Cumartesi

Bu da son:)

Evet, gerçekten bu da son:) Ocak ayının son pasta ve kurabiyeleri, son yazısı vs. Zira, yarın sabahın kör saatinde trene binip o çok sevdiğimiz yoldan Eskişehir'e doğru yol alıyor olacağız.

Pasta arkadaşımın 1 yaşına basacak kızı için. Aslına bakarsanız sorduğum sorulardan bezmiş olacak bana bıraktı seçimi. Şekli bir olsun, pembe olsun, bebek olsun gibi bir takım konularda gönlünü yaptığımı umuyorum yine de:) 15 kişilik demişti ama bizim elimizin ayarı yok bu günlerde... Aman kimse pastasız kalmasın düşüncesi ile kocaman bir 'bir pastası' yaptık:)

Kurabiyeler de aynı doğumgünü için. Malum bir yaşındaki çocuklar hayvanları tanıyor ve korkusuzca seviyorlar. Bundan yola çıkarak tavşan, civciv, arı, domuz ve uğurböceği kurabiyeler ile masayı renklendirelim dedik. Bu arada, daha en az 10 çeşit hayvanı yapasım vardı kurabiyeler bittiğinde:( Bakalım minik hanım hangisini seçecek:)

Şimdi tatil zamanı!!! Kızım karnesini aldı. Mutluyuz, gururluyuz... Hastayız ama olsun. Bu bizi yolumuzdan edemiyecek! Kararlıyız, gidiyoruz. Dolayısı ile en az bir hafta ortalarda gözükmeyeceğiz. En azından kurabiye ve pastalarla:)

27 Ocak 2011 Perşembe

Hasta hasta...

Bugün perşembe... Okullar yarın kapanıyor ve ne zamandır hayal ettiğimiz tatil günleri başlıyor. Ancak, ben yine hastayım. Tabiri caiz ise dökülüyorum hem de! Bu sefer hastalık geliyorum bile demedi, pat diye geldi, direk 'geldim, yerleştim' deyiverdi:(
Ee, hayat bu diyorum ya kaç gündür... Murphy kanunları işlemese olmuyor! Neyse ben razıyım hasta olmaya, yatmaya vs. Ne de olsa anneme gidiyorum. Nazımı çeker, beni bir çırpıda iyi eder. Evdeki ahaliye birşey olmasın da!!!

Aslına bakarsanız bugünü 'hastalığın keyfini çıkarma günü' ilan ettim kendime. Hasta olmanın keyfimi olur demeyin; olur hem de naz edilecek birini bulursanız daha keyifli olur:) Hoş şu anda benim yanımda 'o naz edilecek şahsı muhterem' yok ama olsun... Evin acil ve önemli ama beni yormayacak işlerini tamamladıktan sonra, yatış pozisyonumu tekrar aldım:) Tekrar diyorum, çünkü aylardır ilk kez ev ahalisini servislerine uğurladıktan sonra uyudum. Dizimde laptopım, yanımda ıhlamurum iyileşmeye çalışıyorum işte:) Gözüm arada gökyüzünün maviliğine ve bembeyaz bulutlara takılıyor, içim ısınıyor bu güzel kış gününde. Dışarıda olmak var şimdi diye geçiriyorum içimden. Sonra dolaşmışçasına yorgunluk çöküyor üzerime ve biraz daha dinlenmem lazım diyerek geriniyorum yatakta:) İş hayatından ayrı olmanın lüksü de denebilir bu yaşadıklarıma ya da tembellik diz boyu!!!

Kim ne derse desin, insan tercihleri ile yaşıyor hayatı. Çarkların içine takılı kalmak, hayatında küçük mutluluklar yaratmak, yaşadığına inanmak ya da kendini kandırıyor olmak hep kendi elinde. Böylesi bir keyif günü yaratmak da:)

26 Ocak 2011 Çarşamba

Seviyor Sevmiyor...

Bir şeyi çok isteyip de yapamadığınız oldu mu? Ya da çok özendiğiniz birşeyi yüzünüze gözünüze bulaştırdığınız? Planlarınızın tümden suya düştüğü, sonrasında hiç ummadığınız durumlarla yüzleştiğiniz, beklentilerinizin hayal kırıklıkları ile eşleştiği, 'niye ben?' diye sorgulamalara başladığınız anlar? Murphy kanunu derler ya öyle işte...

İşte benim yaşadıklarımın kısa bir özeti... Aylar öncesinden siparişini aldığım bu pasta için neler hayal etmiştim, neler planlamıştım, ne kadar da özenmiştim. Sonuçta bir anne pastası yapmak beni hep heyecanlandırmıştır zaten. Tabiri caiz ise elimi ayağıma doladı bu durum da:( Kekle başlayan skandal, kremanın bir türlü istenen kıvama gelmemesi ile saçlarımı diken diken etmeye yetti. Ağlamak istedim mi? Evet:) Sıkıntıdan papatyalardan seviyor, sevmiyor yapıp birkaç tanesini mideme indirdim mi? Ona da Evet:)

Sonuçta yıkılmadan ayakta duran papatyalı pasta çıktı ortaya. Hayalini kurduğum bu muydu? Maalesef Hayır:( Ama görüntüyü sevdim mi? Evet:) Umarım Mrs.Elizabeth de beğenir, hem tadını hem görüntüsünü:)

25 Ocak 2011 Salı

The Little Man!

Hayat...Bir gün verdiğim karar ertesi güne gelindiğinde geçerliliğini yitiriyor maalesef. Her defasında bu son diyorum. Yerken, içerken, buraya yazarken... Bundan sonraki kurabiye resimlerini buraya koymayacağım diyorum.Ama elimde olmayan sebeplerle buradan devam ediyorum. Halbuki ne çok istiyorum buradan duyurmayı içimdeki heyecanları...

Çalıştığım dönemde yanımda stajını yapan, sonrasında projede gösterdiği azim ve kararlı tutumu sebebi ile işi kapan bir arkadaşımın da dokuz aydır içi içine sığmıyor. Hayatındaki yeni heyecanını msn'inde 'my little hero' diye duyurmuştu bizlere... Daha çok var derken dün doğmuş 'the little man!' Tam zamanında yapıp vermişim ben de kurabiyelerini. Bambaşka bir sıfatla çıktım karşılarına ama vesile ile görmüş oldum eski dostları...

Bunlar gerçekten son diyemiyorum. Zira, ay bitmeden yapacaklarım, buradan paylaşacaklarım var çok çok:) Zaten bu ara pasta kurabiye yapmaktan başka da pek bir şey yapmıyorum ki!!! ( bu replik kızımın okuma bayramında oynayacakları tiyatro oyununda da 'zaten pasta yemekten başka ne yapıyorum ki!' diye geçiyor) Şaka bir yana anlatılacak, aktarılacak pek çok şey var hayatta. Ama yumurta kır, un ele, şekeri çırp, fırını yak derken kendi adıma keyifle geçiyor günler. Dün doğan 'the little hero' da gün gelecek yakışıklı bir beyfendi olacak. Umarım her anından keyif aldığı bir hayatı olur.

Not: Dün bir arkadaşımın dediği gibi hayat aslında başı, ortası, sonu bir tane. Önce çalışayım sonra keyfini sürerim demek ne manasız. Zira, kimin anlaşması var: çalıştıktan sonra yaşamaya vakti kalacağı ile ilgili. Çalışırken yaşamamak, yaşayamamak neden?

20 Ocak 2011 Perşembe

Kırmızı Kurabiyeler

Bugün yazı yazmak gelmiyor içimden. Aslına bakarsanız herhangi bir iş yapmak da... Spor yapayım dedim, eski günlerdeki gibi. Ama yürüme bandım emekliliğini istedi benden. Hem de dumanlar çıkara çıkara ayrıldı aramızdan:( Zaten migren de vurdu soldan soldan:(
Öyle yatıyorum hiç bir şey yapmadan. Bilgisayar açık tabii... Onsuz olmuyor, öte yandan o olunca da hiç bir iş olmuyor:) Kumam ne de olsa, seviyorum onu:)

Yazı yok bugün dedim ama epey de geveledim. Ama fotoğraf var:) Kırmızı kırmızı kurabiyelerin fotoğrafları hem de. Malum gün yakın. Sevgiyi bir güne sığdırmamalı her daim söylemeli diye ahkam kestim ya bunlar da onun üstüne çeşitlemeler olsun dedim:) Sevgilinize değişik bir hediye sunmak ya da sevginizi farklı ifade edebilmek için aklınızda bulunsun istedim. Kurabiyece birşeyler işte...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Sevgi Üzerine...

Birine 'seni seviyorum' demek ne hoş şey... Tüm kalbinle söyleyebilmek... Ben şanslıyım sanırım, bunu becerebiliyorum. İçimden geldiği anda sarılıp 'seni çok seviyorum' diyebiliyorum. Ya siz? Nispet yapar gibi oldu korkarım:) Ama demeli, diyebilmeli insan sevdiğini, herkes bilmeli sevildiğini... Sevgi ile beslenmeli bedenler, kin, nefret yerine... Ve sevgileri yarınlara bırakmamalı, lüzümsuz işler yüzünden, hiç kimse:)

Bugünün bir önemi yok... İçimden geldi: Sevdiğime 'Seni Seviyorum!' dedim kurabiyece:) Bu yazı da böyle oldu işte:)

17 Ocak 2011 Pazartesi

Alışveriş Zamanı:)

Bu pasta, alışverişi çok sevdiği söylenen arkadaşımın 'gönlümcesi'nin doğumgünü için. Ama bana kalırsa kim sevmez alış veriş yapmasını? Hele de kadınsan:) Annemin bir lafı vardır mesela : 'paradan haber ver' diye... Kendisi pazara gidip kilo kilo elma, mandalin almaktan bile keyif alır zaten:) Kime, ne veya kaça alındığı önemli değil, önemli olan eve alışveriş torbaları ile girebilmek, poşet poşet, çanta çanta taşımak onları:)

Ben pintiyimdir bu bakımdan. İçimdeki alış veriş canavarı genelde uykudadır:) Zaman zaman sevgili eşimi bile çıldırtan bu durum yüzünden kırk kere düşünür, on yere bakar öyle alabilirim alacaklarımı. Pek çokları tarafından yadırganıyorum ama ne yapayım huyum kurusun işte! Ama yine de bu benim de kadın olduğum gerçeğini değiştirmiyor ve almasam da mağaza mağaza gezmekten keyif almadığım anlamına gelmiyor. Maksat gezelim görelim, fikrimiz olsun vs... Hatta bir alan olursa poşetlerle eve dönelim:)

14 Ocak 2011 Cuma

Ah Şu Doğumgünleri...

Daha bir aydan fazla var farkındayım ama elimde değil kasıldım bir kere... Bu ara üst üste gittiğimiz doğum günü partileri de eklenince stresim bir kat daha arttı. Neden mi dert ediyorum kendime? Cevap basit: ne gelenler ne ben, kimse (kızım hariç) geçen senedeki gibi ev partisi istemiyor, bir miktar kalabalık olunduğu için. Kızım da henüz kapasite problemi çözmeyi bilmediğinden olsa gerek:) evde daha guzel olacagını iddia ediyor. Ama yüksek mühendisim ya matematik ortada...

Ancak, mekan bulmak, arzu ettiğim şekilde bir parti yapmak da o kadar kolay olmuyor maalesef. Tüm sevenlerimiz ve sevdiklerimizle kalabalık bir parti istediğimiz için büyük bir yer arıyoruz. Bu arada evden çok uzaklaşmadan bir şeyler yapalım istiyoruz ki ulaşım problem olmasın. Hoş böyle bir yer bulamadım ama bulduklarım arasında fiyat sormaya başlayınca öyle rakamlar duyuyorum ki içimden 'eee damadı bulsaydık nişanı da aradan çıkarmış olurduk' diye geçiriyorum. Çocuk dünyası korkunç bir sektör, sömürüye açık bir pazar bana kalırsa. Ne iş olsa, ne kadara olursa olsun bir alıcı buluyor mutlaka. Yani iki saat için istenen rakamlar bir asgari ücretin çok çok üstünde. İşin içine animator, pasta, ikram vs de dahil olursa rakam katlanarak artıyor maalesef. Bunun için de kendi adıma ekonomik paket arayışı sürüyor umutla:)

Gönül diyor ki, bu çok özel bir gün, bir çocuğun var, parayı mezara mı götüreceksin..vs. Aklım hemen atılıyor: saçmalama diye... Değer mi iki saate? Hem çocuk bunlar, henüz maddi kaygıları olmadığı gibi maddiyatta da gözleri yok. Hemen her şekilde mutlu olacaklar yeterki sevdikleri ile olsunlar... Tabi evin kapasite sorununa da aklımın verebileceği olumlu bir yanıt yok maalesef. Zira, bölelim, çıkaralımla olmuyor. Bütün herkesi görmek, ağırlamak istiyoruz bu mutlu günümüzde:) Zaten kapasite sorusunu çözsek bu sefer de başka sorular olacak: süsleme, pasta, ikram vs..ne olacak diye...Her zaman dediğim gibi işsizlik başa bela, hep dert edecek birşeyler buluyor insan böyle, hele de kadınsan:)

Bu iç savaş sürüyor şimdilik. Vicdanı tavan yapmış bir annenin iç savaşı... Henüz galip gelen yok... Ayrıca, bir aydan cok zaman var korkarım sonucu görmek için. Kısmet...

11 Ocak 2011 Salı

Tık tık tık tık...

Hopisu ile mimocan demiştim geçen gün, zamane seviyor diye... Ve yazının üstüne bir video seyrettim facebook'ta bir arkadaşımın paylaştığı. Bizim çocukluğumuzda hayranlıkla izlediğimiz şovlar da bu yöndeydi işte demek için buradan da yayınlamak istedim. Hem videodaki metronomu görünce başka video arayışım olmadı, direk aldım:)

O

Bilmeyenlere hemen anlatayım: Bizim prensese geçen sene gitar almıştık. Davul istemişti ama 'önce gitar çalmayı öğrenmelisin!' diyerek kandırdık zavallıcığı. Ve o gün bugündür kral babası ülke sorunlarından zaman buldukça yani ayda bir veya iki kere ders vermeye çalışıyor kızına. İlk aşamada hevesle başlanan dersler, zamanla disiplin sorunu yüzünden tamamlanamadan bitiriliyor ve bir sonraki aya erteleniyor. Disiplin de metronom tabii:)

Müzik ve özellikle gitar konusunda bilgisine sonsuz güvendiğim eşim, metronom ile çalışılırsa ritm duygusunun geliştirilebileceğini, ileriki yaşlarında da iyi çalabilmesi için bunun şart olduğunu söyleyince itiraz edemiyoruz tabii ki... Hem adam kral yani:) Hali ile prenses hazretleri de yaşı henüz altı olduğundan maalesef hiç ama hiç yanaşmıyor bu tık tık, tık tık, tık tık sesine. Sonrası ortada işte:(

9 Ocak 2011 Pazar

Jimnastik, Ben ve Pasta

Bazan kendime insanların bana güvendiği kadar bile güvenmediğimi farkediyorum. Korkutucu! Halbuki bana göre, insan önce kendine güvenmeli ki çevresine güven aşılayabilsin. Şimdi nereden geldik bu konuya derseniz, bu bizim pasta işinde gelen taleplerden yola çıkarak vardığım yargı. Çevremde bana güvenip siparişi verenlere de teşekkür etmeden, cesur kararları için onları takdir etmeden geçemeyeceğim.

İlk bakışta, kendi kendime kaldığımda kurduğum cümle 'Ben kiiiim?? sporcu olmak, jimnastikçi kız pastası yapmak kim?' oldu sevgili arkadaşım, kızı için köprü kuran bir jimnastikçi kız figürü olan pasta istediğinde. Hayatı boyunca spor alışkanlığı edinmediği her halinden belli olan benim bir de köprü kuran kız yapmamı nasıl bekliyorlardı diye şaşkınlık içinde birkaç gün geçirdim. Ancak, işin içine krema, çikolata, un, şeker vs girince konu bana biraz daha yakın gözüktü: En azından aramızdaki uçurum gitti, mesafeler kısaldı:) Sonuç da resimdeki gibi işte...

Doğumgünü çocuğu bir süredir belli ki zevkle uğraşıyor jimnastikle. Pasta ise süpriz ona... Çocukken bir şekilde becerebilsem de köprü kurmasını şimdi ancak yapanların resimlerine bakıyorum işte. Değişik bir pasta oldu ama benim için. Beni bilmediğim konularda araştırma yapmak zorunda bıraktı:) Eğlenceliydi bu yüzden de... Umarım Ada'nın da yeni yaşı eğlenceyi, mutluluğu ve başarıyı beraberinde getirir ona. İyi ki doğdun minik jimnastikçi!

6 Ocak 2011 Perşembe

Hopisu ile Mimocan

Hopisu, Hopisu, Hopisu, Mimocan, Mimocan, Mimocan... Hopisu ile Mimocan:)
Biri su aygırı, biri kuzu iki kukla bunlar TRT çocuk kanalında yayınlanan. Okul öncesi çocuğu olanlar bilir, pek de sevilen karakterler... Bendeniz kızım ilkokula gitmesine rağmen biliyorum maalesef:( Televizyonun açık kaldığı saatlerde karşımıza çıktılar mı hiç kaçır-a-mıyoruz:) Çok mutlu iki tipleme aslında bunlar ve bir süre sonra hipnotize olmuşasına kendinizi şarkılarını söylerken bulabiliyorsunuz. Hopisu hopisu hopisu mimocan mimocan mimocan diye... Ve bazan (ki bu 3 dakika içinde oluyor zaten) bu müzik o kadar beyninizi törpülüyor, içinize işliyor ki, en mutlu anlarınızda ağzınızdan dökülüveriyor:)

Bir dönem savaş içerikli, vurdulu kırdılı tabir edilen çizgi filmlerin çocuklara dayatılmaması, seyretmek zorunda bırakılmamalarını desteklemiştim. Şimdi de çok taraftar olduğum söylenemez. Ancak, gelin görün ki bu ara hemen hemen tüm çocukların bayıldığı, çocukları ekrandan adeta kazımanızı gerektiren birtakım çizgi filmler, kukla şovları var ki ben onlara da tüm bedenimle karşıyım. Konuya hopisu ile mimocan diyerek girdim ama bu sözlerin tamamı onlara değil. Benim asıl tüylerimi diken diken yapan çizgi film; hani kel kafası, kedisi ve kız kardeşi olan, herşeyi doğru yapan, tüm aile devamlı gülümseyen, herhangi bir hatayı kızmadan ve sinirleri aldırmış şekilde karşılayan, büyük bahçeli bir evde oturdukları halde anne-babanın herhangi bir işte çalışmadığı ve devamlı evde çocuklara baktığı,anne alışverişteyken babanın evde gelecek misafirlere kek yaptığı, hep mutlu olan ailenin çizgi filmi... Kimbilir kıskançlığımdandır belki bu tepki? Çizgi film bile olsa gösterilen hayatın gerçek dışı olmasına, çocukların ailelerinde göremeyecekleri şeyleri hayranlıkla izlemelerine, izletilmelerine karşıyım işte!

Diyeceksiniz ki 'hiç mi gerçek dışı çizgi film izletmiyorsun?' Aksine peri kızlarının serisini kurduk evde. Ama izleyen, onların, oradaki hayatın gerçek olmadıklarını çocuk bile olsa algılıyor. Bu nedenle de en ama en favori çizgi filmim Cedric'tir. Nerede olsa izlerim 8 yaşındaki minik afacanın aşk hikayesini:)

Konu neydi, nereye geldi yine... Benim içim kıpır kıpır diyecektim bugün. Öyle ki ağzımdan dökülüveriyor şarkının sözleri: 'hopisu hopisu hopisu' diye...

2 Ocak 2011 Pazar

Onun Arabası Mavi...

İşte yılın ilk pastası!!! İlk araba denemem hatta:) Biliyorum şimşek Mcqueen değil kendisi. Hatta bir yarış arabası bile olduğu söylemek pek mümkün değil:) Ancak, kabul etmek gerek ki bizden istenen de sadece mavi renkli 10 kişilik bir araba pastası idi. Dinoco'nun mavi arabasını mı, şimşek mcqueen'in mavi renklisini mi yoksa mavi bir volkswagen mi yapsak diye içimizden geçirirken plakasında 34 ALI 04 yazan bu araba çıktı ortaya...

Aslına bakarsanız, amaç mavi bir araba pasta olduğundan memnunum çıkan sonuçtan:) Zaten benim gibi ehliyeti olmadığı gibi henüz girişimi de bulunmayan, araba marka ve modelleri konusunda fikir sahibi bile olmayan bir hatunun araba pastası yapması da bir mucize değil mi? Yaptıkça şekillendirdiğimiz arabamıza baktıkça ısındık. Hatta hasta olan ben kendi kendime bir söz bile verdim: 'bu yıl ehliyet işini halledip kendi arabamın şoför koltuğuna oturacağım' diye... (Bir süre sonra oturmazsam, bu lafı ettiğimde çok ama çok hastaydım diyeceğim.) Ama araba mavi olmasa da olur. Hele kırmızı bir Golf asla:)

İşte 2011 bu şekilde keyifle, ilklerle ve tatlı tatlı başladı! Umarım tatlı tatlı da sürer gider...

1 Ocak 2011 Cumartesi

Güle Güle 2010:)

Yeni yıl için son gün kızımın okul partisi için hazırladığım bu kurabiyeleri paylaşmakta geciktiğimi ıiliyorum. Ama maalesef birkaç gündür bloguma ulaşamıyor, hoş bunun icin vakit bile ayiramıyor, hatta kolumu bile kaldırmadan yatmak istiyordum. Zira, yılın son günlerini oldukça kötü hasta olarak tamamladim. Yıllardır 'yeni yıla nasıl girersen öyle gider' felsefesini benimsemiş biri olarak bu yıl ben de hayatımda bir değişikliğe gittim:) Zaten 2011'in benim icin çok değişik, çok ama çok güzel bir sene olacağına yürekten inanıyorum. Hasta, hatta çok kötü nezle olarak geri sayımını yaptığım bu yılın sağlık ve mutluluk içinde geçmesini umuyorum.

Kurabiyelerimi, Marmara İlköğretim Okulu'nda okuyan kızımın yil sonu partisi icin onun istekleri doğrultusunda hazırladim. 31 Aralık günü paylaşamasam da en az yılın son kurabiyeleri kadar tatlı bir yıl dilerim herkese... Ağzımızın tadı 2011'de de hiç ama hiç bozulmasın diyorum:)

Yarin yılın ilk pastası yapılacak. Evişçisi pasta-kurabiye işçisi halini aldı, korkarım. Bu sebeple de bu ay yayınlayacağım pasta ve kurabiyeler eviscisi.com'da göreceğiniz son faaliyetler olacak. 2011'in hedefleri çok ne de olsa:
* pasta-kurabiye işi ciddi halde ele alınacak
* spor hayatına geri dönülecek. İlk etapta alınan 10 kilo verilecek!
* ehliyet alınacak! Artık kaytarılmayacak:)
* tatil icin çeşitli organizasyonlar (mavi tur, yurt dısı, karadeniz...vs) yapılacak. Nefes almak ihmal edilmeyecek.
* sağlıklı bir yaşam için mutfak kültürü bir daha gözden geçirilecek
* arkadaşlar aranacak, iletişim hiç koparılmayacak...
* kültürel faaliyetler takip edilecek, eve kapanılmayacak
* 35. Yaşında olarak anılmamak için taklalar atılacak. Konu 3-5 yıl ertelenecek:)
* ailenin birlikte olması için tüm fırsatlar değerlendirilecek

Liste uzar gider tabii.. Ama ben bütün kalbimle yapmak istediklerimi sıraladım ve uygulamaya başladım bile. Yeter ki sağlık olsun!!! Herkesin yeni yılı kutlu olsun!
 
Clicky Web Analytics