28 Aralık 2010 Salı

İlk Kurumsal Deneme

Buradan her kurabiye ya da pasta fotoğrafı yayınladığımda bu son olacak diyorum. Zira, blogumun bu şekilde gelişeceğini hiç hayal etmemiştim. Hem artık bu işi ciddiye alıp yeni yepyeni bir site hazırlığındayız. Günlerdir, haftalardır bir yandan onların telaşı sürerken bir yandan da gelen siparişleri yetiştirmeye gayret ediyoruz. Günler bu heyecanlarla geçip giderken de yaptığım, yaparken keyif aldığım bu kurabiye ve pastaları paylaşmadan, yayınlamadan edemiyorum. Hem bu seferki pasta ve kurabiyelerin ayrı bir yeri var: bunlar ilk kurumsal pasta ve kurabiyelerimiz:)

INGBANK'ın turuncu sımsıcak renkleri ile bizim de içimiz ısındı. Zevkle pişirdik, kapladık ve paketledik. Böylece, Bakırköy Şube çalışanlarının yapacakları yeni yıl kutlaması için hazırladığımız bu kurabiyeler ve pasta aynı zamanda 2010 yılının son lezzetlerinden biri oldu:)

Mutlu yıllar şimdiden!!!

26 Aralık 2010 Pazar

Veeeeee Baskeeeeeeet!

Daha trenli pastaya, birbirinden canlı renklere doyamamışken iki pasta daha sığdırdım bir güne. Çok sevdiğim arkadaşımın baskete gönül vermiş kızı ve takım arkadaşları için hazırladım birini. Hem de kızlara süpriz olacak düşüncesi ile... Üzerinde basket toplarının ve formalarının olduğu bir pasta canlandı gözümde. Aylardır heyecanlarını uzaktan da olsa takip ettiğim bu 22 kızın adlarını formaların üzerine yazdım, kaptanları Çağla ve Öykü'yü ortaya alarak. Basket sahasının yani pastanın çevresini de zıplayan basket topları ile süsledim. Hatta; hayatında hiç basket oynamamış hatta basket topunu eline alıp potaya atmamış biri olarak ben, basket toplarını yaparken evdeki hiç basket sahası görmemiş toptan da kopya çektim:) Bu samamimi itiraf bir yana, ileride de bu kızların attıkları sayılar ve yaptıkları skorlarla göğsümüzü kabartacaklarına yürekten inanıyorum.

Bir diğer pasta annelerden biri için... Söz konusu 'Anne' olunca pasta da daha sade oldu hali ile:) Tercihler de çok belirtilmeyince ne zamandır denemeyi planladığım puanlı pasta çıktı ortaya. Böylece de benim adıma bir güne üç pasta sığmış oldu:) (saymayı şaşırmadım: tren pasta ile aynı güne sığdırdım hepsini. Sadece aynı gün yayınlamayı beceremedim:( )

25 Aralık 2010 Cumartesi

Rengarenk Yolculuk...

Bir önceki yazıda 'moralim bozuk, mutsuzum, kişiselleşen doğrular yüzünden siyah-beyaz yok dolayısı ile kendimi net bir sahnede göremiyorum, hatta sis bulutunun içinde hissediyorum' benzeri birtakım cümleler kurarak o günkü duygularımı ifade etmeye çalışmıştım. O gün bu gündür yazı yazmamamın sebebi ise süregelen bunalım hali değil çok şükür. Aksine bana ilaç gibi gelen geziler, heyecanlar ve dost buluşmaları...

Evet, gezdim, hatta gezdik: Bir gün boyunca Eminönü'nün nereseyse girilmedik dükkanını bırakmamacasına... Gittiğim yerlere, girdiğim ara sokak ya da hanlara bir daha git deseler iki kere daha düşünürüm herhalde:) Bir ton pasta malzemesi aldık. Bir tonunda da gözümüz, aklımız, kalbimiz kaldı...

Evet, bu yeni gelişmeler beni heyecanlandırıyor. Hala tam 'müjdeler olsun ey ahali!' diyemesem de ufak ufak birşeyler netleşmeye başladı. İşler büyüyor, rayına oturuyor duygusu bende de kendini hissettiriyor artık:)

Evet, ilaç gibi bir 'update toplantısı' yaptık, kızlarla buluşarak. Nişantaşı'nda bir kahvaltı ve bol dedikodu ile başlayan gün Kanyon'da içilen kahveler ve hoş sohbetle devam etti. Sonrası ise şehirden uzaktaki evime seyahat tabii... Ara sıra da olsa eski dostları görmek, şehre inmek iyi, hatta çok iyi geliyor bana.

Neyse, bu yazının özeti şu ki; hayatı olduğu gibi kabul etmeli: Yaşamalı görmeli... Siyahlar-beyazlar yerine griler var dedik ama bence hayat bu resimdeki kadar renkli. Neresinden bakarsan bak öyle de kalmalı. İki yaşına basacak minik Emir için bu pastayı seçerken ve yaparken rengarenk olmasına özen gösterdik. Henüz çok başında olduğu hayat yolunda renkli vagonlarda keyifli bir yolculuğu olsun diyerek hazırladık. Küçük bey'e çok ama çok renkli bir ömür diliyorum. Hayatın tüm renklerinden keyif al inşallah!

17 Aralık 2010 Cuma

İki iki daha...

Bugün yine karışık günlerden biri maalesef., odamın, mutfağımın karışıklığından çok kafam karışık bu ara:( Korkarım, otuz yıldır her soluk alışımda biraz daha içime sindirdiğim doğrulara, öğretilere karşı sorgulama yapmak üzereyim. Mutsuzum: Çünkü bunlar belki de anayasanın ilk maddeleri gibi sorgulanmaması gereken şeyler bana göre!

Neden mi bu haldeyim? Çünkü, hayatta iki iki daha dört yapmıyor her zaman. Ve maalesef ben bir mühendisim. Kabul edemiyorum bu gerçeği. Yıllarca, sayfa sayfa teoremlerle bunun ispatını yapmışken hayatın anlamadığım oyunlarla bana 'iki iki daha dört etmez' demesini kaldıramıyorum. Birinin ak dediğine öbürünün kara demesi gibi birşey bu. Ama doğrular öyle insandan insana değişmemeli bana kalırsa. Vicdana bırakılmamalı gerçekler asla...

Bize küçüklüğümüzden beri öğretilen 'doğru' olma, başkalarına öğretilmemiş mi acaba? Ya da biz çocuğumuza bu derece 'doğru' olmayı öğretmesek mi? Bu dediğimin 'doğru' olmadığını, olamayacağını bile bile... Zira, öğretilerle şekillendik, öğretilerimizle şekillendiriyoruz. Yolda tosladıklarımızla deforme oluyoruz:(

Bugün iki iki daha dört etmediği günlerden biri... Her ne kadar bana öyle öğretilmiş olsa da...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Yeni Yıl Hoş Geldin Bize!

Evet, yeni yıl gitgide yaklaşıyor.
Bundan bir hafta önce hava günlük güneşlikken yeniyıl heyecanına bir türlü adapte olamamıştım. Beynim resmen kar yağmasını bekliyordu. Çünkü ben yılbaşında kar yağmasına, aralık ayında havaların çok ama çok soğumasına alışmışım bir kere. Dolayısı ile de alışmış, kudurmuştan beter oluyor işte! Bir şekilde etrafımda süslenen caddeleri, alışveriş merkezlerini görsem de yılbaşı hazırlıklarına başlamaya ve yeni yıl kurabiyeleri yapmaya elim gitmiyordu maalesef:( Ama, çok şükür ki haftasonu ile başlayan kar yağışı beni bir anda kendime getirdi.

Böyle soğuk günlerde insanın içini ısıtan kırmızı ve yeşil, bizim kurabiyeleri de renklendirdi, canlandırdı. Daha pek çokları var buraya koyamadığım. 2010'a sığdıramadıklarım gibi:( Ama şimdi yeniden umut etme zamanı... Acıları, yaraları, dertleri kenara koyup baştan başlama, dimdik durma, mutlu olma zamanı... Bir önceki yılın tecrübeleri, dostlukları ve tüm kazanımları ile büyüme zamanı... Kabul ediyorum bunları söylemek için daha 17 gün var. Ama bizim yeni yıl kurabiyeleri pişti, paketlendi ve okuldaki çocuklara süpriz olsun diye gönderildi bile:)

10 Aralık 2010 Cuma

Minik Bir Adama:)

Bugünün terapisi de bunlar işte!!!
Tam elli tane birbirinden keyifli kurabiyeler yaptık: Banyo yapan, arabada, ayıcığı ile uyuyan bebekler, nazar boncukları, tulumlar... Paketledik, etiketledik, fotoğrafladık ve karşılarına geçip kocaman bir 'oh!' çektik. Hani derler ya bundan iyisi Şam'da kayısı diye... Zira, ikimiz de hastaydık, ikimiz de yorgunduk. Ama kurabiye bu beklemez de bekletilmez de:)

Bebek kurabiyesi setlerimize bir yenisini daha eklediğimiz bu güzel kurabiyelerin lezzetlerini de karanfil, zencefil, tarçın, fındık tozu ve badem aroması ile zenginleştirdik. Açıkçası yememek için zor durduk:)

Minik Sarp'ın planlanan doğum tarihinden önce dünyaya gelmesinden dolayı mevlüte ertlenen bu siparişi de teslim ettikten sonra artık yılbaşı hazırlıklarına başlamanın vakti geldi diyorum. Çok cici, çok sıcak, çok yeni fikirlerimiz var:) Ama biraz daha sabır!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Kırk Tilki..

Birkaç gün önceki acı olayın etkisi hala üzerimde. Omlet de yapsam, alışverişe de gitsem sorgulamaları henüz bitirebilmiş değilim. Yılbaşı geldi burnumuza dayandı ama heyecanını hissetmekte güçlük çekiyorum. Alışveriş merkezlerindeki süslemeleri görmesem Aralık'ta olduğumuza bile inanamayacağım neredeyse. Tabii bu bunalımıma geçen yıla nazaran almış olduğum 10 kiloyu eklersem içinden çıkılmaz bir kabusa dönüşüyor hayat:(

Bunalımdan çıkmanın iki yolu var bildiğim: birincisi kendini koşu bandının üstüne atıp, laptopta seyredebileceğim bir film bulmak - bu yol endorfin salgısına sebep olduğu ve uzun vadede zayıflama etkisi yaptığından oldukça başarılı-, ikincisi de hamurlarla boğuşup kafa dağıtmak. Kısa vadede yapılacak kurabiyeler var aslında. Mesela yarın bir bebek mevlütü için yapacaklarımız beni biraz olsun uzaklaştıracaklar bu tatsız havamdan. Ama yaarına kadar sabretmesi güç:(

Şu sıra, hayat ertelemeye gelmez diye haykırmama rağmen içimden hiç birşey yapmak gelmiyor. 'Tatile ihtiyacım var' desem pek çok arkadaşımdan hatta yakınlarımdan çok büyük tepki alacağıma eminim. Bütün gün evde, serbest bir hayat sürdüğüm için tatile ihtiyaç duymam garipsenecek bir durum değil halbuki. Herkesin ihtiyacı var, dinlenmeye, kendini dinlemeye, dinginleşmeye, değişikliğe... Zira, hepimizin kafasında kırk tilki, kuyrukları birbirine değmeden dolaşsınlar diye debelenip duruyoruz:)

Ey ilgili, duy sesimi, bu sessiz çığlığımı...

4 Aralık 2010 Cumartesi

Hayat...

Gözlerim acıyor. Kapatmak istemiyorum hiç. Beynimin içinde o ilk tanıdığım zamanki halleri… İçim yanıyor. Ağlıyorum durmadan. Oysa annesinin, babasının, kocasının, kızının, oğlunun, kardeşinin acısı öyle büyük ki! Nasıl dayanıyorlar bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum aslında. Korkunç bir duygu benimkisi. Kimbilir belki de içimde beni yiyip bitiren kocaman bir suçluluk duygusu bu. Yıllar yılı aramamış, yanında olmamış olmamanın verdiği dev bir suçluluk! Gözden uzak olunca, dünya telaşlarına gömülünce sanki acılar hiç yaşanmıyor ya da yaşanmayacakmış gibi geliyor bazan bana. Salakça! Ama görmeye dayanamam diyerek kaçmak da işe yaramıyor işte. Herşey ortada şimdi. Herkes karşımda :(

Ne çok yaşanacak şey var daha diye geçiriyorum içimden. Çocuklarının düğünlerinde göbek atamadı, mezun olduklarını görmedi, sevgilileri ile tanışmadı diye ağlıyorum. Ölümden korkmuyorum ben. Arkada bırakılan sevenlere daha çok acıyorum. Bir yanları eksik, kırık, buruk kaldığı için. Yatağa girerken öpemeyecekleri, başını onun dizine yaslayamayacakları, elini tutamayacakları, gülen gözlerine bakamayacakları için… Annesiz, evlatsız, kardeşsiz, kadınsız kaldıkları için.

Hayat bizim için bir şekilde devam ediyor işte. Ben yarın kalktığımda muhtemelen omletin telaşında olacağım. Birimiz ekmek almak için bakkala gidiyor olacak. Ve hayat kaldığı yerden sürüp gidecek. Bugün düşünülenler, yaşanan, hissedilen acılar, hatta bendeki suçluluk duygusu bile derinlerde bir yerlere tıkılarak unutulmaya bırakılacak, ta ki başka bir acıya toslayana kadar. Ateş düştüğü yeri yakmaya devam edecek. Gönüller, gözler onu hep arayacak…

Söylenecek çok söz yok ölüm üstüne. Allah kimseye sevdiğinin acısını göstermesin. Kimseyi yavrusunun kokusundan mahrum bırakmasın. Nur içinde uyu ablacım!

1 Aralık 2010 Çarşamba

Beypazarı Günlüğü

Kurabiye pasta derken yine damağımda kalan bir lezzeti atladım yazmayı. Bayramda Beypazarı'ndaydık. Ne zamandır aklımın bir köşesinde olan görmek istediğim bir yer burası. Gidenlerin anlatırken 'mutlaka bir kere görmen lazım' dedikleri türden bir yer.

Eskişehir'e de gitmişken uzun tatili fırsat bilip bir günlüğüne kaçtık Beypazarı'na. Annemin tarifine uyarak yolculukta vakit kaybetmemek adına Nallıhan üzerinden gittik hem de... Bizim açımızdan Eskişehir-Sarıcakaya arasındaki o kıvrım kıvrım dar yollar, çevrenin doğal güzellikleri ve yeşil ile sarının kol kola duruşu çok keyifli idi. Ancak, kayınpederim şoför koltuğunda oturmanın ve en büyük olmanın otoritesini kullanarak dönüş yolunu Ankara üzerinden olarak belirledi:( Diyeceksiniz ki, gitmeden, anlatmadan dönüş yoluna geçtin. Haklısınız:)

Beypazarı, tarihini, kültürünü çok güzel korumayı ve duyurmayı başarmış bir belde. Bayramın da etkisi ile bir hayli kalabalıktı çünkü sokakları... Özellikle Alaattin sokakta kurulan tezgahlarda, Beypazarılı ev hanımlarının tarhana, ev makarnası, cevizli tatlı sucuk, bazlama gibi el emeği ürünlerini tadabilir, el emeği takılardan almak için durabilir ya da örtülerden satınalabilirsiniz. Tabii ki Türkiye'nin havuç ihtiyacının %60'ını karşılayan Beypazarı'nda havuç suyu içmeden ya da havuçlu lokumunu yemeden o sokaklardan geçmek de olmaz:) Madem laf döndü dolaştı yemekte odaklandı, siz siz olun beypazarı güveci yemeden, yine yöreye özel bir yıla kadar dayanıklı olan beypazarı kurusu almadan beldeden ayrılmayın.
Bizler çok araştırmadan, herhangi bir rehberimiz olmadan gittiğimizden biraz el yordamı ile, biraz da içgüdüsel olarak bulduk yapacaklarımızı. Hele de vaktimiz sınırlı olduğundan birkaç müze-konak ancak gezebildik. İlk olarak ayaklarımız bizi Yaşayan Müze'ye götürdü. Avludan yukarı doğru basamakları çıktığımızda bir dönen dolap aracılığı ile konak sahiplerinin kimseyi rencide etmeden, kırmadan ihtiyaç sahiplerine yaptıkları yardımlar anlatılıyordu. İnsanı şimdileri sorgulamaya yönelten bu davranışı duyduktan sonra merakla içeriyi gezmeye başladık. Hemen her odası bir geleneği anlatmak üzere faal tutulan konakta, ıhlamur baskısı yapabilir, ebru sanatının ince dokunuşlarının keyfine varabilir, gölge oyununa izleyici ya da konuk oynatıcı olarak katılabilirsiniz. Ya da bu ara üzerimde bir nazar var diyorsanız, kurşun döktürebilirsiniz:) Tabii tüm bunların yanı sıra bizler gibi hayran hayran bindallılara bakıp, tamamen eskiyi yansıtan şekilde döşenmiş baş ve gelin odalarını gezebilirsiniz. Ve kimbilir benim gibi o yıllarda o konakta yaşamış olmayı içinizden geçirebilirsiniz:)

Sonraki durak, tabii yine yoldaki standlardan sıyrılabildiğimiz ölçüde Asayişlerin Konağı ya da bir diğer deyişle Doğa Evi idi. İçinde bölgede görülebilecek kuşlara ve hayvanlara ait bilgiler bulabileceğiniz 1925 yılı yapımı bu konak, 2008 yılından itibaren BM Kalkınma Programı -Küresel Çevre Fonu-küçük destek programı biriminin desteği ile Doğa Derneği ve Beypazarı Belediyesi tarafından Beypazarı Doğa Evi olarak kullanılmakta. Konağın bilinen adına gelince; Kurtuluş Savaşı sonrasında çıkan isyanların bastırıldıkça konağın o dönemki kiracısı olan ve boş zamanlarında müezzinlik yapan gazi Mehmet İmren'den minareye çıkıp 'Asayiş Berkemal' diye halka seslenmesi istenir. Bundan sonra da konak Asayişin Konağı oluverir...


Bu konaktan çıkınca hemen karşıda duran müze-konak sizi tüm ihtişamı ile içeri davet ediyor. Bahçesinde bir buğday ambarı, içeride o döneme ait bir tulumba karşılıyor sizi. 1800'lü yıllardan birtakım keskiler, silahlar vs.. Ama sonra basamakları tırmandığınızda konağın geçmişi sizi sarıveriyor. Sedirler, 1850'li yıllardan kalma daktilo, saçtan mutfak lavabosu, en az 100 yıllık kıyafetler, bebek beşikleri ya da muazzam şekkilde döşenmiş gelin odası sizi 2000'li yıllardan çok uzaklara alıp götürmeye yetiyor. İçeride yaşayan müzedeki gibi bir anlatım yok. Dolayısı ile keşke bir rehberimiz olsa demekten kendimi alamıyorum. Zira, odalar o kadar birşeyler anlatmak isterce duruyordu ki insan gezmeye doyamıyor.


Son durak-ki bunu bilerek sona sakladığımızı düşünüyorum- gümüşçüler çarşısı idi. İçinden çıkılmak istenmeyecek bir mekan da burası. Takı kullanmayı pek beceremeyen biri olarak ben bile alış veriş yaptım. Gerçi gezmek, yöreye has telkari işleme tasarımları incelemek bile ayrı bir keyifti.

Daha görülecek konaklar, yapılacak birtakım işler aklımızda kalarak mecburen dönüş yoluna geçtik bizler. Ama bu sefer Ankara yolunu tercih ederek, Polatlı üzerinden:)
 
Clicky Web Analytics