29 Kasım 2010 Pazartesi

Yine Tuna'nın Doğum Günü:)

Haftasonu telaşı, keyfi, lodos, kızımın öksürükleri vs derken ben kendimi unutuverdim. Boğazımda bir tüy yumağı ile birkaç gündür hasta olacak vakti bulamadığım için olsa gerek idare ediyordum. Ancak, bu sabah fark ettim ki ben gerçekten dökülüyorum. Hiç iş yapabilir bir halim yoktu sabah sabah evden herkesi uğurladıktan sonra. Üstelik yatak da beni çağırıyordu olanca cazibesi ile :)

Ama bir de içimizdeki şeytan var. Gözlerimi kapamamın üzerinden çok geçmemişti. En fazla 9-10 koyun atlamıştı çitlerden ki aklıma yarın için verdiğim doğumgünü pasta ve kurabiye sözleri geldi. Ancak bir çatlak ya da işine çok saygı duyan biri kalakardı o yataktan, ben de kalktım:) Doğrudan mutfağa koşarak gerekli hazırlıklara başladım.

İlk defa herhangi bir konsept, ön rica vs yoktu. Tamamen keyfime göre yapacaktım pastayı da kurabiyeleri de... Hoş, bundan öncekilerde de keyfime göre yaptığım çoook oldu ama neyse:) Kurabiyeler çok düşünemeden bir anda çıkıverdi ortaya. Zaten doğum gününe katılacak erkeklere 'korsan' şeklinde kurabiyeler yapmak istiyordum ne zamandır. Kızları da uyum sağlasın diyerek 'prenses' yapmaya çalıştık.

Ancak, pasta için aklımda net bir şeyler yoktu. Balerin pastasını isterken bir ara 'bana kedili pasta yapar mısın?' demişti ama... Bu halde nasıl yapacağımdan emin olamadım bir türlü. Renkleri konusunda da 'aman bütün pastalar pembe, beyaz oluyor, bu farklı olsun' diye geçti içimizden, nedense!!! 'Uçuk sarı da yapıldı, aaa neden uçuk yeşil yapmıyoruz?' derken ortaya bu çıktı:( Neyse ki çocuklar bizim kadar hayal kırıklığı yaşamadı bu durumdan:) Kedi de benim gibi yorgun birşey oldu zaten. Dili bir karış dışarıda:)

27 Kasım 2010 Cumartesi

İçinden Çıkmak İstenmeyen Parklar

Dinlendirir, keyiflendirir, rahatlatır, eğlendirir parklar insanı. Hele de şehir hayatını tüm yoğunluğu ile yaşıyorsanız. Trafikten, üstünüze gelen apartman bloklarından uzakta yeşil ve mavi ile dinginleştirir. Hoş, bir genelleme yapacak olursam; biz şehir insanları yeşili ve maviyi bir arada sadece tatillerde görüyoruz ama Eskişehir'li yenilenen yüzü ile parklara çoktan alışmış.

Bundan 5-10 yıl önce Eskişehir hakkında böyle övgü dolu cümleler kuracağımı söyleseler güler geçerdim herhalde. Zira, yanılmıyorsam Hıncal Uluç 'Eskişehir, eskiten şehir!' başlıklı bir yazısı ile yıllar önceki duygularıma tercüman olmuştu. İtiraf etmeliyim ki lise yıllarımın geçtiği bu kentte böyle güzel parklar, sokaklar olacağını asla tahmin edemezdim. Hemen her gidişte biraz da kızımı gezdirmek bahanesi ile parklardan birinde alıyoruz soluğu. Bu sefer üç parkı bir güne sığdırdık:) Ayaklarımıza kara sular indi gezerken ama gözümüz, gönlümüz yeşile, maviye doydu, hem de Eskişehir gibi İç Anadolu'nun göbeğindeki bir kentte...

İlk gidilen park Şelale Park'tı ki 2008 yılında yapılmasına rağmen benim de bu ilk gidişim. Toplam 25 bin m2 alan üzerine kurulu parkta adından da anlaşılacağı üzere şelaleler mevcut. Aynı zamanda çocuklar için zihni sinir oyuncaklar, dev bir yel değirmeni, upuzun kaydıraklar-ki kaymamak için kendimi zor tuttum:)- ve Eskişehir manzarası.

İkinci durak Kent Park. Burası medyada 'Eskişehir'e plaj yapıldı' haberleri ile ünlenen yaklaşık 300 bin metre karelik alan üzerine kurulu o meşhur park. İşin plaj kısmından çok, suyu ve yeşili yan yana görebilmek insanı etkiliyor, bana kalırsa. Sonuçta köprülerden geçerken suyun içinde yüzen kocaman balıklar sizi adeta selamlıyarak şaşkınlığınızı bir kat daha arttırıyor. Parkın içindeki alanda çocuklarınızı midillilere bindirebilir, kafelerde oturabilir, çibörek yiyebilir ya da bisiklete binebilirsiniz. Ayrıca, buraya geldikten sonra hiç eve dönüp dört duvar arasında kapalı kalmak istemeyebilirsiniz:)

Son gittiğimiz park Bilim Sanat ve Kültür Parkı ya da bizimkilerin deyişi ile Sazova Parkı idi. Aslına bakarsanız bu ilk gördüğüm günden beri benim en favori parkım. Yaklaşık 400 bin metre karelik alanı ile Eskişehir'in en büyük parkı olma özelliğini taşıyor. Park alanı içinde çeşitli su sporları ve aktiviteleri de yapılan büyük bir gölet, restoranlar, 2000 kişilik açık hava konser alanı anfi tiyatro, bire bir ölçülerde korsan gemisi -ki içini gezerken şaşkınlığınız, hayranlığınız bin kat daha artıyor-, masal kahramanlarından oluşan oyun grupları, kaydıraklar, çocukların su ile ilgili çeşitli aktiviteleri yapabilecekleri oyun alanı, engelli çocuklar için düşünülmüş oyun alanı ve henüz tamamlanmadığı için içini gezemediğimiz ama biter bitmez gezmek için soluğu Eskişehir'de alacağımız dev masal şatosu ve yine henüz tamamlanmamış büyük bir planetaryum (gözlemevi)bulunuyor. Hatta bu büyük alanda ulaşım özel trenle sağlanıyor. Sayarken ya da daha doğru deyişle yazarken bile yorulduğum ve muhtemelen unuttuğum bazı ayrıntıları ile bu parkın Türkiye'de bir eşi daha olduğunu sanmıyorum. Bu sebeple olsa gerek Eskişehir'e her gidişte uğramadan edemiyorum:)

Bu arada, süre darlığından bizler bir günde ancak 3 park gezebildik, o da hızlandırılmış turlarla. Ama biliyorum ki Eskişehir'de uğranması gereken bir de Büyük Park var. Önceki yönetimler tarafından boşaltılan metruk mezarlık alanı, Büyükşehir Belediyesi’nce, kötü görünümünden kurtarılarak, içinde binlerce ağaç ve süs bitkisi, çocuk parkları, biri 1200, diğeri 900 m2 göletleri, şelale tipi süs havuzu ve Eskişehir’in tarihi değerlerinin başında gelen Yunus Emre’nin temsili makamı olan bir park alanı haline dönüştürülmüş ve büyük çok büyük bir keyif alanı inşa edilmiş.

Bunlar sadece parklar tabii... Aşk adası, Japon Bahçesi, Barlar sokağı görülmeye değer yerler. Tabii sudan korkmuyorsanız Porsuk'ta sandal turu da ayrı bir keyif olabilir:) Kentin çevresindeki tarihi dokudan söz etmiyorum bile. Zira, henüz ona sıra gelmedi maalesef...

26 Kasım 2010 Cuma

Nice Senelere...

Gezi notlarına yine bir ara vermek zorundayım. Zira, beni çok heyecanlandıran bir kurabiye terapisi daha yaptım geçen gün. Annemlerin evlilik yıldönümünü kutlamak için bir süpriz hazırlamak istedim. Günler öncesinden kızımla birlikte resimledik yapacaklarımızı ve hatta ser verdik sır vermedik kimselere:)

Uzaklarda olduğumuzdan nasıl olacak, ellerine ulaşacak mı, kargoda kırılacak mı endişesi çekmedim değil. Ama hazırladıklarımı hem tatsınlar, hem de yakından görsünler istedim. Zira, bugüne kadar her konuda yaptıkları gibi bu konuda da yanımda olduklarını, arkamda durup bana destek olacaklarını hissettirdiler. Dolayısı ile ben de onların bu mutlu günlerinde küçük bir gülümseme olmak istedim.

Çevremdeki çarpık ilişkilere baktıkça, onlara duyduğum saygı ve sevgi her geçen gün daha da büyüyor. Zira, bunca yıllık birlikteliklerinde birbirlerine hala sevgi dolu, inanarak baktıklarını görebiliyorum. Yıllar sonra el ele tutuşabilmek, karşındaki insanı önce bir birey olarak kabul edip, tüm artıları ve eksileri ile sevebilmek, saygı duyabilmek, hemen her konuda yanında durabilmek, ya da onun yanında olacağını bilmek bence önemli. Tüm bunları başardıklarını düşündüğüm için de bu küçük süprizi hazırladık. Umarım keyiflerine keyif; tarçınlı, karanfilli ve zencefilli kurabiyeler ile de ağızlarının tadına tat katabilmişimdir:)

Nice mutlu senelere, beraberce!!!

25 Kasım 2010 Perşembe

Eskişehir'de Gezi Sürüyor...

Bir kurabiye molasından sonra Eskişehir'de ikinci duraktan söz etmek istiyorum: Cam Müzesi. Türkiye'nin ilk cam müzesi olma özelliği taşıyan ve asıl adıyla Eskişehir Çağdaş Cam Sanatları Müzesi yaklaşık 3 yıldır hizmet veriyor olmasına rağmen daha önce gezip görmediğim için pişman olduğum yerlerden biri. Odunpazarı'ndaki müzede Türkiye'den ve dünyanın dört yanından cam sanatçılarının eserleri sergilenmekte.

Görenlerin hayranlıklarını gizleyemediği, bir sonraki odada neler var acaba diyerek gezdiği sergide soluklanmak için evin iç avlusunda, havuzun kenarında durup başınızı yukarı kaldırmanız gerekiyor.

Bu, bir benzerini daha önce görmediğimiz sergiyi ya da daha doğru tabiri ile müzeyi gezdikten sonraki durağımız Kurşunlu Cami ve Külliyesi idi ki buradaki cam atölyesinde Anadolu Üniversitesi öğretim üyelerinden camın şekillendirilmesini izledik, hayran hayran. Bu arada camii-külliye dedim ama içinde pek çok sanatı (dokuma, ney, lüle taşı işlemeciliği vs. ) bulmak mümkün. Caminin arkasındaki büyük kubbeli semahane, medrese odaları, ön taraftaki sütunlu açık mekan, semahane üzerindeki Mevlevi sikkesi olarak şekillenmiş alem buranın bir Mevlevi tekkesi olduğunu kanıtlamaktadır. Külliyenin bir parçası olan nikahane ya da günümüz Türkçesi ile Nikah salonu da düğünler için hoş bir atmosfer olturmuş bana göre...

Buradan çıkıp Osmanlı Evini gezmek mümkün. Döneminde 'Yeşil Efendi Konağı' olarak bilinen bu ev, 19. yy ev yaşantısını aksettirecek şekilde tanzim edilmiş ve Müze -Restoran olarak hizmet vermekte. Ancak, biz Çibörek derdine düştüğümüz için soluğu Kırım Çibörek evinde aldık:)

24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğretmenim Canım Benim

Öğretmenim canım benim, canım benim
Seni ben pek çok, pek çok severim...

Sayısız öğretmenin emeği var bende. Hepimizde... Nasıl anne-baba olarak işlenmemiş bir hamuru yoğurup şekillendirmeye çalışıyorsak, öğretmenlerimiz de en az bizim kadar özenle bu hamurun ayakta durabilmesi, düzgün ve doğru olabilmesi için uğraş veriyorlar. En büyük mutlulukları kendi yetiştirdikleri çocukların doğruluktan, dürüstlükten vazgeçmemiş, vatanına, ailesine faydalı, çevresine saygılı ve duyarlı olarak büyüdüklerini görebilmek. Bu büyük emeği, katkıyı takdir etmemek, görmezden gelmek imkansız. Hele de öğretmenler gününde... Biz de kızımla öğretmenlerine bir süpriz yapmak istedik. Kurabiyelerimizde çiçekler sunduk öğretmenlerimize, her birine özel şekiller verdik, her ne kadar buradan hepsini yayınlayamasam da...

Başta annem olmak üzere tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutlarım.

23 Kasım 2010 Salı

Eskişehir'de İlk Durak Odunpazarı!

Eskişehir'e gelenlerin ilk durakları Odunpazarı Evleri oluyor yanılmıyorsam. Zira, şehrin güneyindeki tepelerde yer alan ve ilk yerleşim merkezlerinden biri olan Odunpazarı, kentin tarihini günümüze yansıtan tek geleneksel yerleşim yeri olma özelliğinde. 20.yy'ın ilk çeyreğine kadar yüksek gelir grubu tarafından mesken edinilse de kensel gelişimin demiryolu düzlüklerine kayması ve apartman tarzı blokların popüler olması sebebi ile 1950'den sonra varlıklı aileler tarafından terk edilmiş. Ancak, Türk mimarisinin özgün örneklerini oluşturan ahşap evleri, kıvrımlı dar sokakları, külliye, cami, türbe, tekke ve hanlarıyla günümüze bir miras niteliğinde olan bu yerleşim alanı Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı anıtlar yüksek kurulu tarafından ilk olarak 1978'de koruma alanı ilan edilmiş. 1995'te Odunpazarı Belediyesi tarafından bölgede planlama çalışmaları başlamış ve Koruma İmar Planı hazırlanmış. Son plana göre bölgede 182 adet tescilli ve 16 adet anıtsal bina korunacak taşınmaz olarak ilan edilmiş. 2006 yılından itibaren 25 sokakta 250 evi hayata döndüren Tarihi Odunpazarı Evlerini Yaşatma Projesi başlatılmış ve proje ile sosyal, ekonomik ve kültürel bağların yeniden yaşatılması ve geleneksel atmosferin korunması hedeflenmiş.

Annem de gezi rehberimiz olarak turumuzu tam bu noktadan başlattı ve bizi Odunpazarı'ndaki bir uğrak noktası olan Atlıhan'a götürdü. Hoş, içine girdikten sonra başka bir yer göremeyeceğiz diye korktuk. Zira, hediyelik eşya satıcıları, birbirinden güzel lüle taşları turun ikinci ayağına geçmemize epey engel oldu:) 1850'li yıllarda çevre köy, kasaba ve şehirlerden gelen pazarcıların, köylülerin ve seyyahların, hem kendilerinin hem de hayvanlarının konaklaması için yaptırılmış 675 m2'lik bir alan üzerine kurulu iki katlı bu yapı, Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamında 2006 yılında orjinal mimarisi korunarak yeniden inşa edilmiş ve şimdilerde el sanatları çarşısı olarak hizmet veriyor.

Sonra adım adım kıvrımlı caddeler boyunca bitişik nizamda inşa edilmiş, cumbaları birbirine bakan, genellikle 1 veya 2, kısmen de 3 katlı evler arasından geçerek sursuz, iç kalesiz, çarşı ve konutları birbirinden ayrı olarak kurulmuş Türk-İslam şehir geleneğinin önemli bir örneği olan Odunpazarı sokaklarında dolaştık. Fotoğraf makinelerimizi birer ikişer çantalarımızdan çıkararak bir daha hiç koymamacasına elimize aldık:)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Bayram Gibi Bayram!

Uzun, upuzun zaman olmuş yazmayalı... Bayram girince araya elim pek gitmedi bilgisayara. Zira, bayram gibi bayramdı geçtiğimiz hafta. Eskisi gibi kalabalıkla, ziyaretlerle, kah gülerek kah tıka basa yiyerek geçti günler:)

Çocukken hemen her bayram düşerdik Eskişehir yollarına. Babaannemlerde kalır, bayram namazından dönen büyükleri beklemek için erkenden kaldırılırdık yataktan. Sonrasında kalabalık bir sofrada yapılan kahvaltı ve bir an önce alınmış bayramlıkları giyme telaşı. Tabii el öpüp harçlıkları toplama heyecanı da cabası...

Bu bayram telaşını, heyecanını yaşamak ve yaşatmak için bizler, herhangi bir sağlık problemi olmaz ise aksatmadan büyüklerimizin yanında alıyoruz soluğu. Nitekim bu bayram da sıra bizimkilerdeydi. Eskişehir yollarına düştük dolayısı ile... Ve bayramın daha keyifli olması için eşimin ailesi de geldi Eskişehir'e:) Hem ziyaret, hem ticaret babında... Zaten bu ara Eskişehir'e hafta sonları yaklaşık 50 bin kişinin turistik gezi amacıyla geldiği söyleniyor. Yalan da değil sanırım. Zira, hemen her köşede biri elinde fotoğraf makinası ile görüntü alıyor:)

Bendeniz 'Eskişehir'liyim' derim soranlara, ama hiç bu kadar yoğunlaştırılmış gezi yapmamıştım memleketimde. Misafirleri gezdiriyoruz diye bir gezdik pir gezdik bizler de:) Fotoğraftaki gibi makineme takılan kareleri de bir bir aktaracağım sırasıyla. Zira, bayram bu: sevgiyle, kardeşlikle, beraberce güzel!!!

6 Kasım 2010 Cumartesi

Pembe Minik Balerin

İşte bizim bacaklarını açmış balerin!!! Gerçi istenen ya da resmedilen balerin-peri-prenses kırması birşeydi ama benim içimden geçen bu oldu:) Süreci nasıl anlatmalı, nereden başlamalı bilemiyorum. Geçen seneki doğum günü belki kırılma noktası idi kendi adıma. Benden istediği şeyi sırf ailenin kurallarını çiğnememek adına alamamıştım ve içime dert olmuştu verdiğim sözü tutamamak. Hele de gözlerindeki hayal kırıklığını gördükten sonra... Bu sene benden pespembe bir pasta istediğinde ve hatta istediği pastanın resmini yapıp gönderdiğinde onu kırmamak için elimden geleni yapmaya karar verdim. Kim ne derse desin şeklinde:) Ancak, durum geçen seneye göre oldukça esnek bırakılmıştı. Annesi bizzat 'bu sene hiçbir şeye karışmıyorum, ne isterseniz yapın!' deme gafletinde bulundu. Bu da ben ve benim gibi düşünenler için fırsat oluşturdu doğumgününden edindiğim izlenime göre. Zira, küçük hanım, üzerinde pembe bir prenses kostümü arkasında pembe kanatlar ile dolaştı durdu bütün gün. Hatta, doğum günü sonrası gittiğimiz park da bile kimse onları çıkaracak mısın diye teklif bile edemedi:)

Neyse lafı dolandırmadan yine pastaya getirecek olursam; en keyif alarak yaptığım pastalar sıralamasında baş sıralara koyabilirim bu pastayı. Öncelikle, benden balerin pasta istediğinde Debbie Brown'un balerin pastasını yapmayı geçirdim içimden. Ancak, çizimleri de aldıktan sonra, daha çocuksu bir pastanın ona yakışacağına inandım (nedense?!?). Balerin köşeye mi otursun, bacaklarını mı açsın derken bir anda çıkıverdi pastanın şekli ortaya. Saçlarının topuz olmasını sevgili kızım istemedi. Ben de maşa yapıp çiçekler taktım biraz:)

Tüm bunlara uysun diye de melek ya da peri diyebileceğim kurabiye seti hazırladık doğumgününe katılan çocuklara verilmek üzere. Rengarenk kıyafetler giydirdiğimiz perilerin taçları olmadığı için sevgili kızımdan bir hayli acımasız eleştiri aldım maalesef. Ancak, doğumgünü katılımcılarından gelen olumlu tepkiler bu konuda beni oldukça rahatlattı.

Şimdi bu şeker dünyasına kısa ama çok kısa bir ara verme zamanı... Başka telaşlar, yapmam gerekenler var. Tek söyleyebileceğim de biraz daha sabır:)

5 Kasım 2010 Cuma

Son Anda Gelen Süpriz!

Bugün burada olan kurabiyeler sabah gelen 'acil!' mesajının eseri. Zira, sevgili Melike'nin de beklediği gibi bugün burada bir balerin pasta ve ona uygun hazırlanan perili kurabiyeleri yayınlamayı planlıyordum. Tüm hazırlıklar ve planlar cumartesi günü yapılacak doğumgünü partisi içindi. Aylar önceden siparişi verilen, hatta doğum günü sahibi tarafından tasarımı çizilip tarafıma ulaştırılmış pembe bir balerin pastayı görmeye, göstermeye hazırlanıyordum ama bu kurabiyelere kısmetmiş:)

Sabah öyle zor kalktık ki, kızım az kalsın servise yetişemiyordu. Üstüne bir de daha ben üzerimden sersemliğimi atamamışken arkadaşımdan gelen mesaj eklenince öncelik bir anda bu bebek kurabiyelerine dönüverdi. Yaparken de düşündüm, Seda da anne oldu diye... Hani derler ya ben onun çocukluğunu bilirim diye, neredeyse öyle bir durum bu benim için. Dolayısı ile önceliği kapması hiç de şaşırtıcı değil:) Ve işte, yaklaşık 9 aydır her dakika beklenen bir küçük hanım için elli adet ve pembe-lila renklerinde hazırlandılar, poşetlendiler ve sepetteki yerlerini aldılar.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; hızlı çalışmak adına hemen renkleri, şekilleri ve sayılarını kurabiyelere başlamadan önce belirledik. Ama tabii ki he zamanki gibi planlara uymadık:) Zaten kurabiyeler de bugün için planlanmamıştı ki:) Her zaman dediğim gibi hayat bu! Planlanmaya gelmiyor hiç bir zaman!!!

Not: Tuna'nın pasta ve kurabiyeleri için bir gün daha beklemek gerekiyor... Ama onlar da içime sindi doğrusu:)

3 Kasım 2010 Çarşamba

Menekşeler...

Dün aylaklık günüm diye sokaklarda yürürken gelen 'pasta yapmamız lazım, hem de bugün' telefonu ile başımın üstündeki düşünce balonu birden büyüdü ve içinde pastalar, şeker hamurları, şekillendiriciler yerlerini birer ikişer aldı. Hal böyle olunca, ayaklarım tam da bu işin kalbine doğru götürüverdi beni: Kalıplar, pasta altılıkları, ihtiyaç duyduğumuz kesiciler...vs. Kısaca arkadaşımın tabiri ile dünya üzerine satılan ne varsa bir örneğinin satıldığı Eminönün'e...

Pasta keki kakaolu, kreması da fıstık-krokanlı olması dışında süsleme tamamen zevkimize bırakılmıştı. Aslında bu bizim için en tehlikeli durum. Zira, düşlemenin sınırı maalesef yok:) Allah'tan süre oldukça dardı ve ben de İstanbul'un öbür ucunda pastacılık malzemelerinin arasında kendimi kaybettiğimden daha fazla harcayacak zamanımız olamadı. Hızlıca kararımızı verdik ve uyguladık. Ve ortaya bu menekşeli pasta çıktı. Mutlu yıllar Evren! Yeni yaşın kutlu olsun!

Not: Nedense, yaptığım her menekşede kulağımda bir zamanlar Beşiktaş'ta minübüslerin orada 'menekşeler, menekşeler' diye önündeki birkaç saksı menekşesini satmaya çalışan amcanın sesi vardı.
 
Clicky Web Analytics