30 Ekim 2010 Cumartesi

Büyüdük...

Büyüdük mü şimdi biz? İsteyerek mi oldu yani bu? Hani çocukken hep 3-5 yaş daha büyük olmaya, ilk gençlik döneminde 'ah bir 18 olsam!' demeye, sonrasında da okul bitsin para kazanayım bir an önce diye arzulamaya pek meraklı olduğumuzu hatırlıyorum. Ama sonra da sayamadan, yavaşlatamadan aktı herhalde seneler:( Ve korkarım büyüdük biz de... Pek çoklarınızın okurken 'dur daha yaşın kaç başın kaç?' dediğini duyar gibiyim. Ancak konum yaşlandım, genç değilim artık vs değil... Sadece 'büyüdük işte' diyebiliyorum.

Hissettiklerimi biraz daha açıklayacak olursam; çocuklarınız karşınızda size pek de anlamsız gelen şeylere kahkahalarla güler veya kendi etraflarında çılgınca dönerken onlara katılabiliyor musunuz? Yoksa sadece 'durun, düşeceksiniz, biraz daha yavaş olun' gibi söylemlerle onların eğlencesini bölmeye mi çalışıyorsunuz. Ben maalesef b şıkkını seçenlerdenim. Çocuk gibi şen, çocuk gibi enerjik, çocuk gibi rahat olamayanlardan:( Hatta bunun farkında olup onların neşesini, sorumsuzluklarını doğru kelime mi bilemiyorum ama kıskananlardanım.

Hayat mı, yoksa biz çocukken bizim büyüklerimiz de bizleri mi kıskandı bilemiyorum ama pek çok konuda büyüdükçe kalıplara girmek zorunda bırakılıyor insanoğlu. En sevdiğin renk, en sevdiğin yemek, en sevdiğin takım vs... Neden? Benim kızım bütün renkleri seviyorum diyebiliyor. Önce tuhaf karşılıyor insan belki... Hatta ben de şaşkın şaşkın bakmıştım ilk duyduğumda. Ama şimdi düşününce neden olmasın diyorum. Yani birini özellikle sevmesi mi gerekir? Neden bu sınıflama, katagorize etme derdimiz?

Çocuk olmanın saflığı neden ve ne zaman yok oluyor tam olarak bilemiyorum. Çünkü bunun 3-5 ya da 15 gibi bir yaşı olduğuna inanmıyorum. Ama biz büyüyüp kirlendikçe onları da yanımıza çekmek için devamlı, ama bilinçli ama değil, bir çaba sarfettiğimiz kesin. Onlara sorumlu bireyler olmayı öğretmek için türlü aktiviteler yapıp kurallar, ödüller koyuyoruz. Bir an önce büyüsünler diye her gün çıtayı biraz daha yukarı çekiyoruz.

Peki de biz büyüdük de ne oldu?

Minnie'li Pasta


İki gündür yazı yazmıyorum diye hamurlardan uzak kaldım sanmayın! Aslına bakarsanız bu sıra hamurlar kadar beni meşgul eden başka konular da var. Yeni yepyeni bir başlangıcı müjdelemek için sabırsızlanıyorum. İçim kıpır kıpır. Bu da hamurlardaki, pastalardaki figurlere, renklere yansıyor. Daha fazlası için biraz daha sabırlı olmak gerekli diyorum sadece...

Beş yaşına girecek bir küçük hanım -ECE- için bir pasta yapmamız istendiğinde arkadaşımla hemfikir olarak düşlediğimiz bu pastanın minniesini yapmak benim adıma epey eğlenceli oldu evdeki inşaat sürerken... Her zamanki gibi bir nevi terapi diyebilirim. Hoş bizim banyo birkaç gün daha bitmeseydi ben Walt Disney'in tüm çizgi film karakterlerini sıradan çıkaracaktım ama neyse:)

Çubuklara saplanan kalpleri, puantiyeleri, kenarına geçtiğimiz biyesi ile içimize sindi bu pasta da. Ayrıca, korkarım çikolatalı-muzlu içi ve çikolatalı keklerinden artanları yapım stresi ile farkında olmaksızın mideme indirmişim. Dolayısı ile doğumgünü öncesi bir nevi lezzet testini de yapıp onaylamış bulunmaktayım pastayı:)

Yiyenlere afiyet, doğum günü çocuğuna da yeni yaşın kutlu olsun diyorum. Sevgilerimle...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Cadılar Bayramı

Biliyorum bizim kültürümüzün bir parçası değil cadılar bayramı. Hatta kökeni aslen Samhain olarak bilinen kadim Kelt Festivali. Hasat mevsiminin bitişini kutlamak için gerçekleştirilir ve Paganlar tarafından kış için malzemelerin hazırlanması için kullanılırmış. Cadılar Bayramı olarak bilinen 31 Ekim'in yaşayanlar ve ölüler dünyası arasında bir bağ yarattığına inanırlırmış. Ölüler kötü niyetli ve tehlikeli kabul edilir, yaşanılan sorunlardan hastalıklardan ve kötü hasattan onlar sorumlu tutulurmuş. Festivalde ateşler yakılarak kış için öldürülen hayvanların kemikleri de bu ateşlerde yakılırmış. Ruhları taklit edebilmek için maskeler ve kostümler giyilirmiş..vs. Ancak, günümüzde gerek ders kitapları, gerek filmler, gerekse 'globalleşen dünya' koşulları sebebi ile cadılar bayramı hemen her yerde kutlanır olmuş:)

Bu tartışmayı geçenlerde evimizin kralı -ki kendisi İzmir Amerikan Lisasi mezunu olur- ile yaptığımızda bu geleneğin bizi ilgilendirmediğini, onların okullarında bile böyle bir kutlamanın yapılmadığını, saçmalamamamız gerektiğini vs savundu. Ancak, dedim ya bizim evin durumu içler acısı. Banyo hala kullanılabilir durumda değil. Üstüne dün evi havalandırmak için açtığım camdan giren ve her tarafı fütürsuzca pisleten kuş eklenince delirmemek için zor durdum. Bu bir işaret ve çalışman lazım söylemlerini bir kenara bırakıp önce halıyı ve koltukları sildim. Sonra da sakinleşmek için elime hamurlarımı aldım. Sağolsun beni hiç bir kurabiye aktivitemde yanlız bırakmayan arkadaşımı da yanıma:)

İşte bunlar çıktı ortaya! Çünkü benim için de Cadılar Bayramı 31 Ekim'de kutlanan, çoğunlukla çocukların kostüm giyerek kapı kapı dolaşıp şeker, meyve ve diğer hediyeler aldığı bayramdır. Bir Pagan festivali olarak İngiltere'de İrlandalılar, İskoçlar ve Galliler tarafından kutlanılmaya başlanmış ve 19'uncu yüzyılda Kuzey Amerika'ya göçenler tarafından da devam etmiş olmasının, 20'inci yüzyıla gelindiğinde bunun Amerikan popüler kültürü olarak tanınmasının hiç bir önemi yok. Özentilik yok! İnanış problemi yok! Sadece mutluluk var! Terapi var:) Yoksa biz de evde Cadılar Bayramı'nın sembolü olan balkabağının içini boşaltılarak gülen bir surat şeklinde kesip sonra içinde bir mum yakmıyoruz. Kızımı da korkunç kostümler giydirerek kapı kapı dolaştırmayacağım muhtemelen. Ama bu yaptığımız kurabiyelerden yemesine izin vereceğim mutlaka:)

26 Ekim 2010 Salı

Kurabiye Haftası :)

Bu hafta şeker gibi başlasın öyle de devam etsin dediğim için değil bu kurabiyeler. Tamamen terapi amaçlı:) Zira, bizim ev tam bir savaş alanı. Ailecek sinirlerimiz gergin. Eylül ayının 16'sından beri kırık olan banyomuz hala daha tamamlanamadı. Çamaşır makinası salonda, klozetimiz de banyo kuvetinin içinde duruyor. Banyo karolarını kırıp sonra da aynı ürünü yaklaşık bir ayda tedarik edemeyen ve sarının alternatifi olarak eflatun, fıstık yeşili, siyah gibi seçeneklerle gelen sonrasında gözümün içine baka baka 'isterseniz duvar seramiğinden yerlere de döşeyelim' gibi saçma ve bir o kadar da olmaz bir öneri sunan, eski dostlar aracılığı ile bulduğum seramikleri ise bir koca günde döşeyemeyen ustalar ve onların planlamalarını yapamayan şirket çalışanları yüzünden epey asabiyim aslında... Her gün bir elimde elektirik süpürgesi, diğerinde vileda sopası yerleri temizlemekten tabiri caiz ise imanım gevredi:)

Bütün bu olumsuzlukların yanı sıra ev hayatımın başlamasından sonra tanıdığım ama çok sevdiğim bir arkadaşım da bir ay kadar önce iş hayatına atılmış, hatta benim tabirimle 'patroniçe' olmuştu. Ne zamandır türlü bahaneler yüzünden ziyaret edememiştik kendisini. Bugün hem bu vazifemizi yapmaya, hem de benim bu asabiyetten kurtaracak kurabiyeleri süslemeye karar verdik. Sabah gözümü açarken yaptığım kurabiyeleri neredeyse dumanları üstünde teslim ettik:) Ben de biraz olsun tozlu evimden uzaklaşarak, hem de şekerlerle dolu güzel bir gün geçirdim.

25 Ekim 2010 Pazartesi

1-B Sınıf Kurabiyeleri

Haftaya tatlı bir başlangıç yapalım istedik kızımla. Geçenlerde bir arkadaşının sınıfa annesiyle yaptığı kurabiyeleri getirmesinden yüz bulup bütün şirinliği ile benden yardım istedi. Önlüklerimizi takıp başladık hamurumuzu yoğurmaya. Bendeniz bu kez mutfak şefliğini sevgili kızıma bıraktım. Sadece talimatlara uydum ve ufak tefek bilmediği konularda (fırının ısısını belirlemek, hamura katılacakların oranını söylemek gibi) ona destek oldum. Tamamen onun istekleri doğrultusunda yaptığımız kurabiyelere ayrı ayrı sınıfındaki tüm arkadaşların ismini yazdık. Kızlar için pembe, erkekler için mavi hamur kullandık. Öğretmenini de unutmadık: üzerinde 1B yazan kalpli onun:)

Sonuç gece fotoğraflandığı için çok başarılı görülemiyor olabilir ama kurabiyeler kızımın lezzet testinden 'bravo' ile geçti:)
Sabah da bunları arkadaşlarına ve öğretmenine götürmek için adeta koşarak gitti okuluna... Onlara afiyet olsun demekten başka söz yok şimdilik!
Herkese şekerli bir hafta diliyorum!!!

22 Ekim 2010 Cuma

Ah Şu Çocuklar

Başlığı 'ah şu çocuklar!' diye attım ama 'ah şu büyükler!' de irdelenmesi gereken bir konu bana göre. Neden mi ah şu çocuklar? Çünkü, ufacık bir hastalıkta bile solabiliyorlar, biraz enerjileri olsa zıplayıp atlayarak onu harcayacak yer arıyor ve buluyorlar. Halbuki; yat, dinlen, sağlıklı beslen değil mi ama... Buluttan nem kapabiliyor mesela bizimki. Şahsen ödüm kopuyor lodos gelecek ya da koşuşturup terleyecek diye. Zira, hemen bir 'öhö öhö' başlayıveriyor geceleri.

Diyeceksiniz ki, bu işin 'ah şu çocuklar!' kısmı olduğuna emin misin? Cevap veriyorum: Hayır! Değilim. Bu bizim özellikle anne-baba olduktan sonra geliştirdiğimiz devamlı endişe halinde olma sonucu oluşmuş bir durum belki de. Git gide daha çok anneme benziyorum zaten bakıldığında. Zamanında ona karşı yaptığım tüm eleştirileri kızımın da bana yapmasına çok az kaldı eminim. Her ne kadar anneme kızsam da 'bugün ne yedi?' sorusu yüzünden, ben de kızıma soruyorum 'bugün ne yedin?' diyerek... Aslında, pekala biliyorum aç kalmayacağını, karnını bir şekilde doyurabileceğini. Ama 'annelik işte' diyerek sıyrılıyorum bu durumdan kendi adıma:)

Ya da geçen haftasonunda kuzenimizin kızı hastalandığında ne kadar tuttu isem de kendimi, düşününce farkediyorum ki yaptım yine anneliğimi: Anne-babası 'üşümez, hava sıcak' dediyse de 'canım şu pikeyi de örtüverelim, uyuyanın üstüne kar yağarmış' demeden edemedim:) Hem hastaydı çocukcağız. Hatta bununla da kalsam iyi midem bulantısı, kusma sebebi ile yemek yemediği için kahroldum desem yeri. Tıpkı annem gibi!!!

Ah şu çocuklar diyorum, çünkü kendilerine bakmayı beceremedikleri, terleyince üstünü değiştirmeyi düşünmedikleri, öksürüğün artacağını bile bile zıpladıkları, meyvelerini yemedikleri için! Ve devamlı bir paranoya ve endişe halinde bulunmaktan ötürü de 'ah şu büyükler' demekten kendimi alamıyorum. Anne-babamı gördükçe de korkarım bu hal ölene kadar bizimle artık diyorum:(

15 Ekim 2010 Cuma

İlk Diş:)

Bu aralar yaptıklarım eskisinden daha fazla keyif veriyor bana. İçime sindikleri için olsa gerek... Hal böyle olunca da yeni yepyeni işler yapmak istiyorum. İş hayatına başlarken bilmediğim, ama sonrasında keşfettiğim bu proje bazlı işler tam bana göre:)

İşte, dün tam benim istediğim gibi birşey oldu, ıhlamurumu yudumlarken. Bir arkadaşım -ki ben onun hala ne zaman çocuğunu 7.5 aylık yaptığını anlamış değilim- aradı. Bana oğlunun ilk dişi için kurabiye yapıp yapamayacağımı sordu. Gözlerimin nasıl parlarığını, içimin nasıl kıpır kıpır olduğunu söylemeye gerek yok tabii:) Kendi kızıma söz verip yapamadığım diş kurabiyelerinin tam sırası diyerek seve seve başladım işe. Tabii sonsuz ve sınırsız destek arkadaşımdan, adaşımdan:) Sonucu fotoğraflamayı ihmal etmedik tabii...

Bu arada diş buğdayı nedir? diyenlere eski bir Türk geleneği olduğunu söyleyebilirim. Çocuğun ilk dişinin çıkışını kutlamak için yapılan diş buğdayı, dişlerinin daha sağlam olması, çabuk büyümesi ve rızkının artması niyeti ve dileğiyle aile arasında yapılan bir kutlamadır. Dişbuğdayı, kaynatılmış buğdayın şekerle harmanlanıp üzerine nar, ceviz, meyve şekeri gibi süsler konulmasıyla hazırlanır. İçine boncuk veya yüzük gibi bir şey saklanır ve saklanan eşyayı bulan çocuğa çeşitli armağanlar alır.
Diş buğdayı töreni ritm tutup şarkı söylenerek düzenlenen bir eğlenceyle kutlanır.

Minik Doruk ilk dişin hayırlı, bu ve bundan sonra çıkacak tüm dişlerin sapasağlam olsun!

14 Ekim 2010 Perşembe

Mmmm Ihlamurrrr!!!

Yaz bitti maalesef. Bir süredir yazdan kalma havalar, arada bir açan güneş kandırıyordu bizleri. Ama bardaktan boşanırcasına yağan yağmurlar, gri gökyüzü, yanan kaloriferler ve en önemlisi sabah kızımı okula göndermek için kalktığımız saatlerde güneşi görünmemesi artık kabul etmeme neden oldu: kış kapıya dayandı:(

Yazı sevenlerdenim ben. Mis gibi açık havayı, güneşin ışığını, ısısını... Ama madem kış geldi geliyor, duruma da adapte olmak lazım. Gündüz kısa kollu gezip, akşam kalorifere yaklaşmaya başlayınca mevsim geçişinde dimdik durabilmek için aklıma minik tedbirler almak geldi. Birinci tercihim mandalina tabi ki! Sevgili kızıma henüz severek yedirtemediğim ama suyunu sıktığımda ve 'happy birthday to you, mandalina suyu, çişini yap da uyu!' şarkı sözleri eşliğinde içirebildiğim mandalina, bilindiği gibi C vitamini desteği için gerekli.

Ancak, bu ve bundan daha soğuk havalarda ve hatta biraz da keyfimin kaçık olduğu, boğazımın içinde birşeyler hissettiğim, burnumun sızladığı dönemlerde esas tercihim ıhlamur! İşte bu sebeple de artık evde ıhlamur günleri başladı diyebilirim. Vücut direncimizi arttıramk için her akşam bir demlikte ıhlamuru birkaç tane tarçın çubuğu, zencefil ve meyankökü ile hazırlıyorum. İçine birkaç damla da limon sıkıyorum. Nitekim, kurutulmuş ıhlamur yaprakları, çiçekleriyle birlikte kaynatılarak yapılan bu hoş kokulu içeceğin sinirleri yatıştırıcı, bağırsak kurdunu düşürücü, bağırsak sancısını giderici, öksürüğü kesici, damar tıkanıklığını açıcı, gribi iyileştirici, hazımsızlığı önleyici, mide üşütmesini ve uykusuzluğu giderici etkileri var. Ihlamur, ayrıca idrar söktürücü, terletici, yatıştırıcı, göğüs yumuşatıcı özelliğe de sahiptir. Ihlamur çiçeğinin balla karıştırılıp içilirse mide ülserine de iyi geldiği söylenir. Bu kadar faydalı ve güzel kokulu olunca içmemek de olmaz tabii.

Çalıştığım dönemde bu tür havalarda hep yapmak istediğim gibi battaniyemi alıp, televizyon karşısında ıhlamurum elimde tembellik yapıyorum bugün. Taze kaynattığım - ki şifa olması için hep taze demlemekte fayda var- ıhlamurumu yudumlarken de aklımda, damağımda, burnumda lisedeki matematik öğretmenimin annesinin yaptığı o nefis ıhlamurun tadı ve kokusu... İçine benim bugün içtiğimden farklı olarak elma kabuğu ve karanfil atardı. Nefis olurdu, içmeye doyamazdık! Tavsiye ederim:)

11 Ekim 2010 Pazartesi

Mini Mini Bir Kıza Miniş Pasta

Kızımın doğum gününde tanıştığım sonrasında çok sevdiğim arkadaşımın, adaşımın kızının doğum günü hazırlıkları sebebi ile geçen hafta oldukça yoğun geçti. Üstüne bir de annemin İstanbul'a gelişi eklenince yazmaya fırsat bulamadım. Neler mi yaptık doğumgününde? Zengin menüye pek katkım olmadı ama doğum günü pastası tam istediğimiz gibi oldu:)

Günlerdir 2-10 yaş arası özellikle kız çocuklarının çok ama çok sevdiği -ki bana sorarsanız neden sevdiklerini anlamak pek mümkün değil, zira ne sesleri var ne atraksiyonları- minişler ile yatıp kalkıyoruz:) Sevgili arkadaşım konsepti 'minişler' olarak belirledikten sonra algıda seçicilik mi dersiniz, yoksa çılgınlık mı bilemiyorum ama bakmadığımız miniş oyuncağı, resmi, web sitesi kalmadı gibi bir şey... Nitekim, pastayı süslemek için altı şirin miniş figürü yaparken benzetebilmek adına kızımın minişlerini de masamın üstünden eksik etmedim:) Öylesine içime sindirdim ki, şimdi deseniz gözüm kapalı en az yirmi- otuz tane çizebilirim:) Bu arada, korkarım 500'ün üzerinde miniş var web sitelerinden bakıldığında. Oyuncak dünyasından ve tüketim toplumu olmaktan çocuklarımızı mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışan biz anne-babalar için bu da amip gibi çoğalıyorlar demek:(

Pasta ahtapot, domuz, salyangoz, balık, kuş, maymun figurlerinden oluşuyor. Bunun yanısıra çocuklara verilecek kurabiyeler de miniş resimleri baskı yapılarak hazırlandı. Bunların dışında yemeğe doyulmayacak pek çok leziz ikram da cabası...Ee bu durumda bize yani doğumgünü katılımcılarına da yemek, şişmanlamak falan düştü:) Ellerine sağlık arkadaşım ve nice nice tatlı senelere minik kız!!! (Minik dediğime bakmayın dün bir yaş daha büyüdü Delfin! Hem de bu sene ilkokula başladı: mini mini bir yani:)))

5 Ekim 2010 Salı

Zaman Zaman

Of offfffff!!! Çok garip şeyler istiyorum bu ara hayattan. Mesela, iki odalı bir evde, maksimum birer haftalık kıyafetlerimiz olsun istiyorum. Az eşyası olan ama her daim temiz ve düzenli olabilen bir evde yaşamayı hayal ediyorum. Günün 24 saatten fazla olmasını ya da Ivy gibi zamanı durdurabilmeyi... (Çocukluğumdan beri Ivy gibi işaret parmaklarımı birbirlerine değdirip herkesi, herşeyi durdurup yaşamak istemişimdir ama bu ara daha bir sıklaştı bu istek maalesef)

Zaman, hani en değerli olan, çarşıdan alınmayan, mendile konulmayan, öyle geçip giden... Ardından bakınca genelde kocaman bir 'of!' çektiğimiz zaman... Ne yapsak ne etsek yakalayamadığımız, bir ucundan tutmaya uğraştığımız ve devamlı koşuşturduğumuz... Geçip gidenleri bir kenara bıraksam da yaşadığım gününküne bile sığamıyorum bu ara:( Keşke diyorum şunu da yapsaydım. Ya da keşke bunu yapacak zamanım olsaydı. Aslına bakarsanız bunları derken de eski genel müdürüm -ki hayatım boyunca gördüğüm en zeki, en aktif insanlar listesinde baş sırada yer alır kendisi- geliyor aklıma. Hep 'atıl işleri başkalarına verin, zamanınızı önemli işlere ayırın' derdi. Zamanı iyi planlamak, yönetmek gerektiğini hep ondan öğrendim. Ya da bu durumda olduğuma göre korkarım çok iyi öğrenememişim:(

Günlerdir evdeyim. Evişçisi olmanın gerektirdiği işlerle uğraşıyorum: Çalışırken yapmadığım, başkalarına yaptırdığım işlerle. Pek çoğu hoşuma gidiyor ve gerçekten istediğim için yapıyorum. Ancak, zaman yetmiyor işte! Kendime ayıracak zamanım pek az ya da hiç olmuyor günün sonuna gelindiğinde:( Kafamda bir sürü soru işareti: Yaptığım işler atıl mı? Bana keyif veren iş atıl olarak değerlendirilmeli mi? Bu işler zamanı boşa harcamak olarak mı görülüyor yukarıdan bakılırsa? Bir iş kişiyi mutlu ediyorsa zaman harcamaya değer mi?

İşte muhasebe zamanı! Hangi iş beni ne kadar mutlu ediyor? Neye, ne kadar zaman harcamalıyım ki hayatım dengesini korusun? Bütün bunları düşünmeye çok mu zaman harcıyorum :)?

1 Ekim 2010 Cuma

Bebek Kurabiyeleri


Yine kurabiyeci sitesi gibi oldu burası:) Ama bu ara böyle... Gerçi eskilere baktım da hiç erkek çocuk için birşeyler yapmamışız. Bu açıdan da bu yaptıklarımı paylaşmadan geçemedim.

Bebek kurabiyeleri bunlar da... Minik Bora için hem de... Minik mavi patikler, emzikler, biberonlar... Yeni, yepyeni umutlar için özenle hazırladık birlikte ve şeker gibi bir hayatı olsun dileklerimizle renklendirdik kurabiyelerimizi. Nice doğum günlerinde de pastalarımızla yanında olmak dileğiyle...
 
Clicky Web Analytics