29 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Dosta Sevgilerle...


Tam onaltı yıl önce tanıştığım, yıllarca odamı, öğrenci evimi paylaştığım, sonsuz özgüvenine hayran olduğum, asla 'mütevazi!' diyemeyeceğim, ancak çoğu insan için fazlası ile açıksözlü bulduğum -ki bunu hep sevmişimdir-, maketlerine destek olduğum, 'carrrrrr' diye çalan saatini, menemene koyduğu 'kafam' kadar soğanlarını, kase kase yedirdiği tarhana çorbalarını, 'hijyen'ini, kedi sever kişiliğini vs ömrüm oldukça unutamayacağım arkadaşım bugün '34' yaşına giriyor!!!

Gençlik yıllarımın tanığı canım arkadaşımın yüzünde hoş bir tebessüm bırakmak istedim bugün. Malum kolay değil 35'e yani yolun yarısına bir adım kala hayat... Ne de olsa 10 günlük tecrübem var bu konuda:)

Bir bilen dedi ki kadının yaşı otuzları geçti mi söylenmesi bir başka olur: Mesela bizler 34A'yız bu yıl. Sonra 34B, 34C... 36A, 36B, 36C... Böyle gidecek işte... Kırklara gelmemek için türlü bahanelerle:) Buradan yola çıkarak hazırlamak istedim ben de kurabiyeleri. Yıllar önce birbirimize bıraktığımız notlar gibi bu da hatırlansın inşallah bir 10 yıl sonra...

* Arkadaşım olduğun için teşekkürler... Hep öyle kal!
* Kurabiyeleri yaparken saçı uzun mu kısa mı, rengi nasıl gibi sorularda kendime cevap veremedim. Bu yıl arayı bu kadar açmayalım. Kocalı ya da kocasız buluşmaları organize edelim!
* Çocuk yap - ki bana bir müşteri daha çıksın:)
* Nevi şahsına münhasır olmaktan asla vazgeçme! Korkarım hepimiz seni böyle seviyoruz:)
* Yazın daha çok Ayvalık'a git!
* 34 yaşın da en az 33 kadar seksi olduğunu unutma! (Ne kadar seksi olduğunu anlamak için söyle yeter:))
* Bana yapılacak maket falan bul... Yoksa durum bu yani:)
* Bana teşekkür telefonu aç:)ya da mail at ya da üşenme aşağıya bir yorum yap:)
* Doğum günün kutlu olsun! Allah tekrarını nasip etsin!!! Mutlu yıllar...

Not: Umarım bunları okuduğunda kurabiyeler çoktan eline geçmiş olur...

Seni çok ama çok seven eski bir dost:)
lets say the eviscisi:)

26 Eylül 2010 Pazar

Barış Manço Moda-81300

Bizim küçük hanımın kalbinde dört erkeğin yeri bambaşka; babasını, dedelerini ve erkek arkadaşlarını saymazsak tabii:) Kim mi bu erkekler? Atatürk, Barış Manço, Nasrettin Hoca ve Mevlana. Biz de elimizden geldiğince tanıtmaya yardım ediyoruz onları. Müziği ile tanıdığı ve çok sevdiği Barış Manço'nun evini görmek istiyorum diye tutturmuştu geçen yıl. Hatta tam onun tabiri ile 'Barış Manço'nun müzesi'ni görmek istiyordu. Bir süre oyaladık kendisini. Zira, Atatürk kadar kolay değildi ona ait bir müze göstermek. Ancak, yazın gazetede okuyunca Barış Manço'nun evinin Kadıköy Belediyesi tarafından müze olarak ziyarete açıldığını, gezi listemizin ilk sıralarına aldık bu ziyareti.

Moda Yusuf Kamil Paşa Sokak'ta bulunan evini Halk Bankası'ndan kiralayan ve iki yıldır sürdürdüğü çalışmaları tamamlayan Kadıköy Belediyesi'nin, Barış Manço 81300 Moda adı ile ziyarete açtığı müze eve vardığınızda bahçe kapısı ile birlikte yüzünüzde tebessüm belirmeye başlıyor. Zira, duvarın üzerine sıralanmış adam olacak çocuklar '7'den 77'e onu ne kadar çok sevdiklerini özlediklerini anlatmak istercesine sıralanmış duruyorlar. Bahçe ise domates, biber ve patlıcan heykelleri ile süslenmiş. Kapının önündeki merdivenlerin başında duran 'arkadaşım eşek' heykeli özellikle çocukların ilgisini çekiyor. 34 BM 777 plakalı aracı ise bahçenin girişindeki parkında seyahat etmek istercesine sahibini bekliyor.

Evin girişinde sembolik olarak 1 TL ödüyorsunuz giriş ücreti olarak ve hemen sağdaki odada o eşsiz melodileri yarattığı, bestelerini yaptığı piyanosunu ve ses kayıt cihazını görüyorsunuz. Sahne kostümleri, tabloları ve aldığı ödüllerin sergilendiği giriş katında koleksiyonunu yaptığı cam objelere bakmaya doyamıyorsunuz. İçine girdiğinizde sizi alıp eskilere götüren bu evde, o çok sevdiğiniz insana bir adım daha yakın olabilmek için evin her köşesini gezmek istiyorsunuz. Sanki bir diğer odadan çıkacak hissini yaşayarak hem de...

Merdivene yöneldiğinizde duvarların onun bestelerine ait dev nota kağıtları ile kaplanmış olmasından mı, yoksa evin içinde devamlı çalan şarkılarından mı etkileniyor insan bilemiyorum ama; piyanonun tuşlarını anımsatan basamakları, yanlış notaya basmadan bitirmek istercesine çıkıyor:) Üst katta takılarını, kemerlerini inceledikten ve evin banyosunu ve yatak odalarını gördükten sonra merak ve aynı heyecanla bir kez daha tırmanıyor basamakları. Bu kez 'adam olacak çocuk' odası karşılıyor ve şaşırtıyor ziyaretçileri. Çocukken seyretmeye doyamadığımız o karelere bir kez daha takılı kalıyor herkes uzunca bir süre. İnsan, neden sonra el yazısı ile kaleminden dökülen orjinal bir kaç satırı, fotoğraf makinelerini vs incelemek üzere odadan ayrılabiliyor.

Ve son durak genelde girişin altındaki kat oluyor. Burada ilk dikkat çeken, Belçika'dan aldığı şövalye ünvanına layık hazırlattığı, içinde duvarlarına asılı duran kılıçlar ve resimlerini yaptığı çalışma masası bulunan şövalye odası. Ancak, belki de evin en güzel yeri kış bahçesi olarak tasarlanan bölüm -ki burada Barış Ağbey sizi ayakta karşılarken Kurtalan Ekspresi de sahenedeki yerinde hazır bekliyor:) Sergilenen müzik aletleri ve bahçedeki sandalye tasarımlarının orjinalliği dikkat çekiyor. Kış bahçesinden yazlık bahçeye de geçiş var ancak henüz oradaki çalışmalar tamamlanmadığı için ziyaretçiler giriş yapamıyor. Sadece kenardan bakmakla yetiniyor.
Birkaç konserine gitmiş, onu canlı seyretme imkanı bulmuş, bütün albümlerini edinmiş biri olarak ben bu geziden çok ama çok mutlu oldum. Kızım olmasa gidermiydik? Sanmıyorum. Ama iyi ki varsın kızım ve iyi ki gittik, gördük, hissettik diyorum:) Yüzümüzde tebessüm, kulağımızda şarkılar ve adam olacak çocukların arasında bizim kızı da koyarak hepimizin ezbere bildiği o adresten yani Barış Manço-Moda 81300/İstanbul - ayrılıyoruz. Unutmadık, unutmayacağız diyerek...

21 Eylül 2010 Salı

Yine Okullu Olduk...

Günlerdir defter kaplamaktan -ki bundan oldum olası nefret ediyorum-, kitapçı kitapçı dolaşmaktan, elimize tutuşturulan 'ihtiyaç listesi'ni tamamlayacağım diye uğraşmakten yazamıyorum iki satır. Hoş ihtiyaç listesi diyerek geçememek lazım, zira, sanki bir sınıfa yetecek malzeme aldık gibi hissediyorum her listeye bakışımda ve içime fenalıklar geliyor öğrenim hayatım boyunca okumadığım kadar İngilizce kitabını bir kerede kaplarken... Ayrıca dün gittiğimiz kırtasiyecinin gözleri parladı bizi görünce: Açıldı açılalı 10'ar adet, 10 renk elişi kağıdını bir çırpıda alan müşterisi hiç olmamış anlaşılan! Ya da bir çocuk için bir düzine mavi, bir düzine kırmızı, bir düzine de yeşil kalem alan!

Yine okullu olduk. Sınıfları doldurduk. Şaka yapmıyorum! Gerçekten dün mini mini birler ile birlikte ne kadar anne-baba, anneanne, babaanne ve de dede varsa sınıfın içindeydik:) Herkes elinde kamera veya fotoğraf makinası ile çocuğunun karşısında suratında kocaman bir gülümseme ve hayranlıkla duruyordu. Öğretmen kibarlığından birşey demedi uzunca bir süre. Ama baktı ki kurtuluş yok, 'çocuklarla artık yalnız kalalım, en azından bir deneyelim' deyiverdi:) Aslına bakarsanız bizimkinin sınıfında öyle bire başladım, annemden babamdan ayrılmak istemiyorum, gitmeyin diyen de yoktu. Eski sınıftan beş kişi çete gibi oldular bir anda sınıfta. Hatta en sevdiği arkadaşı ile de yanyana olunca hiç problem etmedi bizim prenses: oradamıyız, değil miyiz, gitmelimiyiz, yoksa kalmalımıyız diye. Nazar etmeyeyim de başarılı, sağlıklı, mutlu bir öğrenim hayatı olsun inşallah!!!

Gelgelelim okuldaki öğleden sonraki karşılama pek hoş olmamış bizimki adına. Talihsiz bir başlangıç diyorum ben. Zira, yine arı sokmuş kendisini. Ya da ona dendiği şekli ile 'kıymık' batmış eline. Bütün gün eli havada dolaşmış zavallım. Öğretmenlere ve hemşireye çıkarttırmadan eve kadar geldi. Buna rağmen keyfi yerindeydi ama... Zaten bendeki izlenim: çocukların ilkokula hazır oldukları yönündeydi. Esas problem olan biz anne-babalardık. Ya başlarına gelecekleri bildiğimizden, ya upuzun bir maratonun başında olduklarının farkındalığımızdan, ya da sırf anne-baba olmanın getirdiği heyecan ve endişeden bekledik saatlerce okulda. Çağırdığı anda yanında olabilmeyi istedik, hoş çağırdığı yoktu ama:) Bence çocuklardan daha heyecanlı, daha kıpır kıpırdık bizler.

Ne diyeyim Allah yolumuzu açık etsin! Yeni öğretim yılı hepimize hayırlı olsun!

18 Eylül 2010 Cumartesi

İyi ki Doğdum Ben:)

Bugün benim doğum günüm. Hala kutlama yapacak yaşta hissediyorum kendimi:) Belki önümüzdeki yıldan sonra yani yolu yarıladıktan sonra iki kere düşünürüm 'bugün benim doğum günüm!' demeyi... Neyse, 3 gün 3 gece sürecek olan kutlamalar başlasın!!!

Bu yaşın tecrübeleri doğrultusunda önümüzdeki yılın hedeflerini açıklayayım önce:
* Madem 34A oldum, bunu tüm vücut ölçüleri için kabul edilebilir hale dönüştürmek gerek!
* Kocaman oldum demeden bir ehliyet alınacak!
* Bir sonraki doğum gününden önce asla ve asla defter-kitap kaplanmayacak;
a. kaplar hazır alınacak
b. başka bir bilene kaplatılacak
* Tatil her daim yapılabilir halde yaşanacak
* Kocaya itiraz edilmeyecek. (Zaten bildiğini okuyor, bu yaştan sonra kendini yıpratmamalı insanoğlu:) )
* Yenilecek, içilecek, gezilecek... Her sağlıklı günün kıymeti bilinecek
* Evişçiliğinden en kısa sürede istifa edilecek, kraliçeliğe terfi istenecek:)
* Kurabiye-pasta devi olunacak. Yepyeni kalıplar alınacak, bol bol pastalar, kurabiyeler yapılacak
* İstanbul'da olmanın tadı çıkarılacak
* Dostlarla kaçamaklar yapılacak
* Fener her koşulda desteklenecek
* Yazılar hiiiiç aksatılmayacak
* İlkokula yeniden başlanacak:(

Şaka bir yana da 35 olmadan ya da bir başka deyişle yolu yarılamadan önceki son basamakta durup bakıyorum da kendime; dik durabiliyorum. Yaşadıklarımdan kazandıklarım, biriktirdiklerim beni yeni hedeflere yönlendirmiş bile... Ne yapacağım kaygısı, eski kararsızlıklarım pek az içimde. Umudum var kendime, geleceğe ilişkin. Korku da yok, deli cesaretleri de... Ama inanç ve güven var, eskisinden farklı olarak. Bir de pasta yok henüz:( Kendime yaş günü pastası yapacak zamanımda yok:(

14 Eylül 2010 Salı

Hoşgeldin Küçük Hanım!

Tabiri caiz ise 9 aydır bekliyoruz bugünü. Hamiş olduğunu öğrendiği ilk dakikadan beri heyecanım dinmedi. Zira yıllardır arkadaşımdan 'Doğuracağım seneye bir tane!' cümlesini duymaya o kadar alışmıştım ki 'peki peki' demekten kendimi alamıyordum. İtiraf etmeliyim ki ben pek ümitsizdim ikinciyi doğuracağı konusunda. Ama insan bir lafı kırk kere söyleyince oluyor mu desem, azmin zaferi mi desem, bu iş gözü karartmaya mı bakıyor desem yoksa 10 yıl ara verince gerçekleri unutuyor insan mı desem :)

Şaka gibi olan bu durumun gerçeğe dönüştüğünü görmek için bugün sabah erkenden kalktık kızımla ve doğruca hastanenin yolunu tuttuk. Malum küçük hanımla tanışalım istedik. Pek mini mini pek de pembe olan ama dünya tatlısı bir kız aramıza katıldı bugün. Yıkanıp, giyinmeden önce yaygarayı kopartıyordu ama ne zaman ki hemşire saçını taradı, altını bağladı, üzerine kıyafetlerini giydirdi o da sakinledi, gözünü açıp sanki herkese 'merhaba!' dedi. Cicileri olmadan belli ki tanıştırılmak istemedi süslü şey:)

Ona uzun, sağlıklı, başarılı bir ömür diliyorum, anne-babası ve ablası ile birlikte. Rengarenk bir hayatın olsun. Umutların, sımsıkı sarılabileceğin dostların olsun. Şans yakanı hiç bırakmasın!

Bu arada son söz olarak sezonun ilk kurabiyeleri bunlar! Bu fırsat için önce anneye sonra da küçük hanıma teşekkür etmek istiyorum. Sayesinizde yaklaşık üç aylık bir aradan sonra keyifle işimin başındayım:) Yalnız, son haftalarda telefonları 'ben hastanedeyim, doğuruyorum kurabiyelerim nerede?' diye açan anneye yüreğimi ikide birde hoplattığı için az da olsa sitem edesim var!!!

9 Eylül 2010 Perşembe

Çıktık Açık Alınla...

Bugün 9 Eylül... İzmir'in kurtuluşu, bayramın birinci günü, bizim evlilik yıldönümümüz vs. Kutlama yapılacak pek çok şey sayılabilir yani. Hoş beni en çok bugünün 'evet' dememizin 10.yıldönümü olması ilgilendiriyor ama neyse:)

Günlerdir düşünüyorum aslında, bu yazı ile ilgili. Ancak şu an tıkandığım an sanki. Kelimeler karmakarışık oluverdi aklımda. Cümleleler birbiri ardına dökülsün diye tabiri caizse -ki kocamın tabiridir- 'omurilikten' yazmaya başladım:) Neyse, hazırlıklarına yaklaşık iki yıl önce bir arkadaşımın düğününde karar verdiğim bugünü maalesef hayal ettiğim şekli ile kutlayamayacağız. Ama kutlayacağız ya ona da şükretmek gerekiyor. İşte bu da 10 yılın bana getirdiklerinden biri:)

Yakın çevremdekiler biliyor aslında ama yine de özet geçmek gerekirse; yaklaşık 2 yıl önce Üründül dostları diye tabir edebileceğim bir arkadaşım evlendi. O düğünde çekilmiş bir fotoğraf üzerine günlerce konuştuk birlikte. Zira, aynı pozun yıllar yıllar öncesinde bizim düğünde çekilmiş versiyonu vardı. Beş arkadaş, gelin hanım dışında ne kadar yıprandığımızı, kilolandığımızı görünce karar verdik bizim 10. yılda yine Çeşme'de aynı pozu vermeye. Ve tabii kendi adıma gelinliğime girebilmeye:) Bu da yaklaşık 30 kilo demekti ve iki yıl için bile olsa zor bir hedefti. Sonuç ortada: Bugün itibari ile Çeşme'de aynı pozu verecek ekibi toplayamadık, ben geçen sene verdiğim kiloların bir kısmını iş hayatı ile birlikte geri aldım ve gelinliğimi giymeye kalktığımda sırtında bir karışlık bir boşluk oluyor:( Dolayısı ile büyük kutlama iptal! Şimdi daha miniğinin peşindeyiz:)

Şaka bir yana geçti işte 10 koca yıl. Şimdi dönüp bakıyorum da klişe bir şekilde 'sanki dün gibi' demek geliyor içimden:) Ama değil... Bir sürü kahkaha, bir sürü kavga, bir sürü acı-tatlı anı var içinde. Biraz daha derine inersem;
* Birinci yılda aldığımız toplamda 30 kilo var - ki şu anda toplamda 40'a ulaşmak üzereyiz :(
* İlkokula başlamak üzere olan kocaman bir kız çocuğumuz var
* Çalışma hayatından kopma çabası, kopuş, kısmi dönüş ve tekrar kopma sürecimde tam ve daimi destek var
* Huzurlu diye tabir edebileceğim bir yuvam ve içinde çok sevdiğim evin kralı var - bendeniz malumunuz evişçisiyim:)
* Bilgisayardan bir kumam ve Fenerbahçe aşkı yıllar sonra depreşmiş kocam var
* El ele verilerek aşılmış güçlükler, omuzuna yaslanarak dökülmüş gözyaşları var
* Güç gösterileri var, dırdır var, yenilgiler ve kazanımlar var. Ama pes etmek yok:) Zaten bunlar olmasa hayatın ne anlamı var?

Bütün bunlara bakıp da son söyleyebileceğim şu ki şimdiki aklım 10 yıl önce olsaydı ben yine 'evet' derdim kocamla geçecek bir hayata. Hoş o da aynı teklifi yapardı herhalde:) ?!?

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kızımın Dişi Çıktı!!!

Saat gece yarısını çoktan geçti. Hatta sabah olmak üzere denebilir. Bugün yaşananları yazmazsam bir daha telaştan yazamayacağımı hissediyorum. Unutulup gitmesine gönlüm razı değil! Bugün kızımın dişi çıktı:) Aslına bakarsanız günler hatta aylar önce ona söz vermiştim: Dişin çıktığında sana diş pastası - diş kurabiyesi falan yapacağım diye. Maksat eğlence olsun:) Bana iş çıksın falan işte... Ama bizim hayatımız plansızlıklar içinde sürüp gitmeye mahkum sanırım. Zira, bugün nyine yolcuyuz ve benim pasta yapmaya ne zamanım ne de gücüm var şimdi:( Ama yine de bir teselli ya da çıkış bahanesi buldum kendime; daha çıkacak diş sayısını düşünerek.

Bu işin 'söz verdim ama tutamadım, vicdan yaptım' anne kısmı! Gelelim işin en eğlenceli tarafına. Bizim prensesin dişi yaklaşık 1 hafta önce sallanmaya başladı. Hoş birkaç ay önce 'hey dişim sallanıyor' diyerek bütün aileyi heyecanlandırmıştı ama o sallanıyor dediği dişler kıpırdamıyordu bile. Ayrıca, her gün bir başka dişini sallanan diş ilan ediyordu:) Bu sebeple, geçen hafta 'aa anne dişim sallanıyor!' dediğinde önce pek ilgilenmedim. Ama işte bir merak baktım. Bir de ne göreyim: diş havaya kalkmış, düştü düşecek!

Kendimi aşısında, ameliyatında vs güçlü bulduğum, takdir ettiğim halde diş mevzuunda gördümki bu iş bana göre değil! 'Çekilecek' dedikçe içimin yağları eriyor. (Bu iyi birşey diyenlere kilo kaybı olmadığı için bir işe yaramıyor diyebilirim:) Zaten küçük hanım da türlü hikayelere, rahatlatma terapilerine (masallarına) rağmen çektirmeme kararı aldı. Kendisi düşecek deyiverdi. Diş perisi hikayesini de kaçırmamak için kendince her türlü önlemi aldı: Yutarsam da peri gelir mi vs gibi sorularla:)

Böyle, çekeceğim, çekilecek, çekilsin, yok hayır kendi düşecek diyerek günlerimiz geçti. Anneanneler, babaanneler merakla günlük 'düştü mü?' sorularına başlamışlardı ki bizim prensesin ilk dişi çıktı. Nasıl mı? Hüp çikolata yerken:) Üflesen düşecek dediğim diş tüp çikolatayı içine çekerken düşmüş. Ama nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde tüpün içine! Yanıma üzgün bir şekilde geldiğinde tek derdi dişinin çikolata tüpünün içinde kalması idi. Cımbızla alıp yıkadım -ki yıkarken lavaboya falan düşüreceğim diye aklım çıktı-. Malum akşam diş perisi gelecekti!!!

Sabahtan beri aynaya 'çok güzelim bugün' (saçlarını kestirdik, fönlü vs) diye bakan kızım dişi çıktıktan sonra bir kere bakıp 'ığğğ ne çirkin oldum!' deyiverdi. Ona kocaman olduğunu, güzelliğine şirinlik katıldığını vs söyleyip şimdilik yeterli gazı verdik. Dişi bir kutuya koyarak yastığının altına bıraktık. Sabah kalktığında diş perisinin ona istediği bir hediyeyi bırakacağını ama dişini alacağını söyledik. Olmaz mı olur tabii... Bu diş perileri hiç bir dişi kaçırmaz! Yeterki inanmaktan vazgeçmeyin:)

3 Eylül 2010 Cuma

Şambali

Sanırım yıllar önce bir bayramda İzmir'de yemiştim Şambali'yi. Açık söyleyeyim o zaman şöyle bir porsiyon daha yesem mi diye içimden geçmemişti. Zira, bendeniz şerbetli tatlıları pek sevmem. Yemem dersem yalan olur! Ama tercihim süt tatlıları ya da çikolatalı şeylerden yanadır hep. Dolayısı ile de aklımda, gönlümde kalan bir tatlı olmamıştı ilk deneyimin sonucu. 'Madem sevmedin burada ne işi var?' diye aklından geçirenlere hemen cevap vermek istiyorum: Ayvalık'tayken Fatma Abla'nın Şambalisini yedim ve hastası oldum!!!

Gerçekten yediğimin tadı hala damağımda. Şambali günlerdir aklımdan çıkmıyor. Bir tabak yetmedi birkaç porsiyon yedim hem de, babamın şeker hastası olmasından faydalanarak:) İlk yediğimden farkı ne idi derseniz tarifleri kıyaslayacak durumda değilim. Ama ben biraz değiştim aradaki zaman diliminde. Artık şerbetli tatlıları seviyorum diyemem ama damak tadım da gelişti kilolarım ile birlikte. Ve belki de ilgimi çeken, yedikçe yemek istememe sebep olan damla sakızlı olması idi o müthiş şambalinin!

Bu kadar anlattıktan, ağızları sulandırdıktan sonra tarifini de vereceğim tabii. Ancak, ben tarifi verenin yalancısıyım. Zira, İstanbul'a geldikten sonra iki kere yaptım aynı lezzeti yakalayamadım maalesef:( Unundan mı, suyundan mı, yoksa bendenizin beceriksizliği mi bilemiyorum. Hoş bir bakıma iyi de oldu denebilir aynı lezzeti tutturamamam. Zira, koca bir tepsiyi yeme ihtimalim göz önüne alındığında kilolarım ve benim için pek hayırlı olmayacaktı sonuç:) Ama azimliyim, yiyenleri buldukça tutturmak için bir deneme daha yapacağım:):):)İnternette sayısız tarif var bu arada. Hepsi farklı tellerden çalıyor. Ama bu yediğim o müthiş tatlının ustasının kendi eliyle bana verdiği tarif. Ve eminim hepsinden iyisi...

Malzemeler:
1 su bardağı un
1 su bardağı irmik
1 su bardağı şeker (+ şurup için 2 su bardağı şeker)
1 su bardağı yoğurt
1 çay kaşığı karbonat
limon
badem- fıstık ya da ceviz
birkaç tane damla sakızı

Hazırlanışı:
un, irmik ve şekeri bir kapta kuru kuruya karıştırın. Yoğurt ve bir miktar limon suyunda erittiğiniz karbonatı da bu karışıma ilave edin. Borcamınızı pekmezle ıslatın ya da çok az yağ ile yağlayın ve hazırladığınız karışımı içine yayın. Üzerine badem, fıstık ya da ceviz koyarak süsleyin ve 200 dereceye ısıttığınız fırında üstü kızarıncaya kadar pişirin.
Bu arada 2 bardak şeker ve 3 bardak suyu karıştırarak şurup hazırlayın. Kaynamaya başladıktan sonra şurubun içine birkaç damla limon sıkın. Damla sakızlarını eritip ilave edin. Hamur soğuduktan ve şurup ılındıktan sonra şurubu dökün.
Afiyet olsun:)
 
Clicky Web Analytics