26 Temmuz 2010 Pazartesi

Cunda ve Tatil

Geçenlerde ‘17 yıl oldu bu evi alalı’ dedi annem. Hemen itiraz ettim hesaba. İlk anda şaka gibi gelen bu cümle, gerçekti. Neredeyse 20 yıldır geliyorduk Cunda’ya… Dile kolay tam yirmi yıl!!! Neredeyse yarı ömrümün tatilleri yani her nefes alma fırsatı burada geçmiş.

Buraları çok değişti tabii ilk günden bu yana. O kadar yılda kim değişmiyor ki? Önceleri sadece balıkçıları olan bir köy iken şimdi türlü türlü restaurantları, butik otelleri, tavernaları vs olan turistik bir yer haline geldi burası. Bunca yıldır gelip de anlatmamak olmaz dedim ben de. Aslına bakarsanız doğru kelimeleri bulup anlatabilecek miyim emin değilim. Zira, burası sadece yaşanır bana göre… Çok klişe gibi gözükse de bu cümle gerçek bu maalesef. Çünkü, her ne kadar cırcır böceklerinden, o insanı anlaşılmaz bir rahatlığa sürükleyen müziklerinden bahsetsem de, bizzat dinlemeden aynı keyfi kelimelerle yaşatmama imkan yok! Hemen her göreni şaşırtan doğa-deniz bütünleşmesini görmek, dinginliği buralara gelip hissetmek lazım.

Beş yıldızlı oteller, büyük havuzlar, su kaydırakları ve mini clup vs derdinde iseniz buralarda pek şansınız yok bence. Cunda’da uzun yıllardır hizmet veren birkaç otelin yanı sıra son birkaç yılda açılmış ve orijinal fikirlerle tasarlanmış yeni birçok butik otel, pansiyon ya da kamping alanları var. Marmara, Ege ve Akdeniz’in pek çok yerinde denize girmiş biri olarak, adanın her tarafında denizin muhteşem olduğunu söyleyemem. Ayvalık’a bakmayan, yani eski yol üzerinden gidilen ve arka deniz olarak bilinen Çataltepe tarafında, Patricia'da ya da mavi bayraklı Ortunç’taki deniz, adanın karadan gidilebilecek en iyi denizleridir. Ayvalık’tan gelirken doldurulmuş bağlantı yolunun hemen sonunda, solda bulunan ve Duba olarak bilinen mevki ise annemin anlamasına göre en eski plajlardan olup adanın belki de en sıcak suyunun olduğu yerdir. Bunun yanı sıra sabah 11:00- 12:00 arasında Ayvalık’tan ya da Cunda’dan kalkan motorlarla tekne turlarına katılabilir ve bakir adaların koylarındaki muhteşem denizlerin keyfine varabilirsiniz.

Bu arada itiraf etmeliyim ki bunca yıldır Ayvalık’ta ilk defa geçen gün katıldım bir tekne turuna. Hep arzu ettiğim bir şey olmasına rağmen, teknelerdeki eğlence, curcuna yüzünden bir türlü cesaret edemiyordum önceleri. Bu sene komşularımız, annem ve kızımla beraber kızkıza çıktık tura ve çok keyif alarak geçirdik bir tam günü… Kaptanın ‘deniz ne kadar soğuksa o kadar temizdir!’ özlü sözünden hareketle temiz denizlerde yüzebilmek adına adeta buz dolu küvetlere girercesine daldık sulara. Balık, salata ve karpuzu indirirken midelerimize martıları beslemeyi ihmal etmedik. Kimimiz güneşlendi, kimimiz tok karınlarla ‘cup!’ diye denize atladı, kimimiz göbek atıp eğlendi. Bendeniz de denizden çıktığım dakikalarda, elimde makine kah denizin dibini, kah çevremdeki güzelleri, kah da Ayvalık’ı çekmeye çalıştım. Tekne çok büyük ve kalabalık olmadığı için kimse kimsenin rahatını bozmadı:) Demek istediğim şu ki, evden akşam dönüşlerini seyrettiğim günün sonunda
-kırmızı!
-beyaz!
- en büyük!
-TÜRKİYE!
moduna gelmedik ve çok ama çok eğlendik. Yine olsa yine gideriz yani:)

Bu sene ‘araba yok!’ demiyoruz, -zira Selma abla’nın var:)- geziyoruz böyle. Ben her ne kadar gün be gün buraya nakledemesem de çekilmiş bir sürü fotoğraf, anlatılacak pek çok şey var biriken. Ayvalık diye bilinen ama ayrı ayrı özellikleri olan pek çok küçük yerleşim var buralarda. Hiçbirinin hakkını diğerine geçirmemek lazım! Ayvalık tarafına yolu düşenler; Ayvalık tostu yemeden, lokma tatlısını mideye indirmeden, Cunda’ya uğramadan, burada soluklanmadan, cırcır böceklerini dinlemeden, papalinalardan, çipuralardan, kabak çiçeği dolmalarından yemeden, Rahmi Koç tarafından restore edilen değirmen-kitaplığın bahçesinde biberiyelerin arasında manzaraya karşı bir ada çayı içmeden gitmesin istedim.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Etimek Tatlısı

Çocukluğumun en sevdiğim tatlılarındandır etimek tatlısı. Hani nerede görsem kaçırmadan yiyebilirim. Gerçi çalıştığım şirkette birkaç kez yeme gafletinde bulunmuştum. Anneminkinin lezzetinden sonra büyük hayal kırıklığı tabii…

Ayvalık’a yeni geldiğimiz günlerde market alışverişi sırasında gözüme çarptı etimekler. Hali ile beynime bir sinyal gitti yapalım da yiyelim diye:) Ama malum burada kilo vermek lazım diyerek talebim reddedildi aile fertleri tarafından:( Aslına bakarsanız süt tatlısı sayılır benim gözümde etimek tatlısı. Hafif olur yani… Ama ikna edemedim o anda çevremdekileri. ‘Karpuz ye!’ dediler bana. Her ne kadar bir ömür karpuz peynir yaşayabilirim diye bir iddiam varsa da insan bazan ikna olmuyor işte! Malum bölgeler yedikçede şişiyor, yemedikçe de:)

O gün bana aldırmadılar ama misafir bahanesi ile bir hafta sonra aldık tuzsuz iki paket etimeğimizi. Şerbete batırıp tepsiye dizdiğimiz etimeklerin arasına ve üstüne hazırladığımız muhallebiyi de sürüp yarım saatte hazır ettik tatlımızı. Ve sonra da afiyetle yedik.

16 Temmuz 2010 Cuma

Yaz Kampı

Eskiden çok yaygın değildi yaz kampları. Hatta yaz okulu diye bir kavram da yoktu sanki. Birkaç arkadaşımın anılarını dinlediğimi, özendiğimi hatırlıyorum. Ancak, ne ailem ne de ben böyle bir kampa gitmeme cesarete edememiştik. Şimdilerde ise, hemen her okulun düzenlediği yaz okulları var: spor, sanat, bilim vs içerikli… Çocukların yaz günlerini keyifle geçirmeleri, sosyalleşmeleri, çalışan ailelerin ‘aman çocuk evde yalnız ne yapacak?’ kaygılarını minimize etmeleri ve hatta okulların yaz aylarında da para basmaları için kurulu düzenler bunlar:)

Buradaki hayatımız da adeta bir yaz kampı. Sabahtan akşama kadar süren öğretim, dinlendirme, kışa hazırlık çalışmaları var. Bazan konan yasaklar ve kurallar nedeniyle ‘Gestapo Kampı’ diyerek nitelendirsem de her sene gelmekten vazgeçmeyeceğim beleş bir kamp burası:) Nasıl mı burada yaşam? Anlatayım:

Önce sabah ezanı ile birlikte öten bir horoz var hemen arka bahçede. Sıcak gecelerde bile açılmayan kepenkler yüzünden muhtemelen ter içinde, baygın yatıyor oluyoruz o saatlerde ve uykumuz hiç kaçmasın istiyoruz. Dolayısı ile sıkı sıkıya kapadığımız gözlerimizi ancak 10:00’dan sonra açabiliyoruz. Aslında, bu saatten önce kalkmalı, taze ekmek ve gazeteyi almak için köye doğru yola çıkmalıyım. Bu da git-gel yaklaşık yarım saat süren bir sabah yürüyüşü demek. Yaz kampı benim ve kilolarım için bir anlam ifade edebilsin diye bu görev benim. Şimdiye kadar pek de aksattığım söylenemez bu yürüyüşleri. Sabahın o saatlerinde köydeki uyanışı, sahildeki tekneleri ve denizin sakinliğini görmek günüm için keyifli bir başlangıç oluyor hem. Yolun sonu kahvaltı yani hazır bir sofra demek:) Bu aşamada, kızımın yemesi gereken omletler, ballı ekmekler vs oturuyor gündeme.

Sonra eğer üzerimdeki ataleti atabilirsem deniz oluyor benim adıma. Çünkü, bu saatlerde deniz o kadar sakin oluyor ki insan yüzmeye doyamıyor. Hani çarşaf gibi derler ya işte öyle… Belirlediğim kulvarda bir gözüm de köy otobüsünde –ki bu sayede tepeme güneş geçmeden denizden çıkmam gereken saati tespit edebiliyorum- yüzdükçe yüzüyorum. Bu arada evde ders saati başlamış oluyor. Malum küçük hanım için de yaz kampı burası:)

Ders demişken, resimler yapılıyor, kitaplar okunuyor, matematik adına sayılar sayılıyor, toplanıyor, çıkarılıyor… Sıcaklar hafifleyene kadar evdeki faaliyetler sürüyor böyle. Sonrası da ailecek gidilen havuz ya da küçük hanım ikna edilebilirse deniz aktivitesi… Buradaki yüzme dersleri de oldukça başarılı bana göre. Kolluksuz yüzmek kesmedi, sırt üstü yatmalar, suyun içine dalmalar başladı bile! Sanırım tek sorun, bu faaliyetin hiç bitmesini istemiyor olması.

Aralarda yenenleri, içilenleri söylemek istemiyorum. Zira, ben ne kadar az kalori alıyorsam kızım da bir o kadar çok yiyor. Ancak, kilonun korunumu kanunu burada da kendini gösteriyor: Geldiğimiz günden beri annem iki kilo verdi, kızım iki kilo aldı. Ve ben de maalesef tüm çabalara rağmen ‘tık’ yok! Bu tartıyı eskiden de sevmezdim zaten diyip konuyu burada noktalıyorum.

Eve dönüldükten sonra bahçe faaliyetleri başlıyor. Doğa öğretileri dersi dediğimiz bu faaliyet, bahçedeki çiçekleri ve meyve ağaçlarını sulama ve gözlemlemenin yanı sıra ‘zızıka’ dediğimiz cırcır böceklerini arama, arka bahçedeki civciv ve tavuklara yem verme, yumurtalarını toplama ve hatta yeni doğmuş oğlaklara biberonla süt verme üzerine…

Akşam vakti tüm piller tükeniyor bu durumda. Ama televizyon karşısında pineklemek yerine son bir enerji, köye yürüyüş yaptırıyor bize. Sonra da balkondaki salıncakta oynanan kelime oyunları ile son buluyor gece. Kamp kuralı gereği herkes ‘Sinderella’ misali 00:00 olmadan yatağa girmek zorunda. Boşuna ‘Gestapo yaz kampı’ demiyorum buraya!

Şaka bir yana seviyoruz bu kampı ve ilgililerini… Geçen sene geldiğimizde de çok memnun kalmıştık, bu sene de çok mutluyuz halimizden. Dolayısı ile muhtemelen seneye de geliriz biz:)

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir İki Üç Dört Yetmez…

Bizim oralarda pek çok yapılır çiğbörek… Eskişehirli olup bilmeyeni, yemeyeni yoktur hatta. Çocukluğumda tatillerimizde biz de Eskişehir’de alırdık önce soluğu ve ben yengemin çiğböreklerini birer ikişer mideye indirirken karbonhidrat vanalarımı sonuna kadar açtığımı aklıma bile getirmezdim. Hoş bu lezzeti tadıp da bir tanede kenara çekilecek kimse görmedim ben. Kızım bile çok seçici olmasına rağmen dün bir çırpıda dört tane yiyiverdi ‘hımm nefis olmuş!’ diye diye.

Yaz günü, sıcaklarda yenir mi demeyin… Öyle lezzetli idi ki, yendi sayısına aldırmadan. Hoş havalar da bir sıcak, bir rüzgarlı… Yaz yaz gibi değil maalesef:( Ayvalık’ta bile böyle. Dün serindi, bugün sıcak mesela.

Bir ara ‘dur!’ demek istedim kendime. Malum, çalışırken aldığım kiloları vermek için sabah akşam yüzmeye gidiyorum, yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Ama dedim ki nasılsa bir işe yaramıyor çabalarım, tartıda herhangi bir takdir belirtisi göremiyorum. Bari, keyfimden de olmayayım. Yıllardır da yemediğim düşünülürse; yesem de şişeceğim, yemesem de! Karbonhidrat vanaları da vaktiyle açılmış bir kere, zorlasan da kapanmıyor, bazı durumlarda sıkı sıkı tutacak gücü olmuyor işte insanın:)

Bilmeyenlere; çiğbörek adı içine konan kıymanın kavrulmadan, çiğden konmasından dolayı verilmiş. Yoksa pişirilmeden yenen bir şey değil! Bilakis bol ve kızgın yağda hamurlar ‘foş’ diye kızartılır ve mümkünse sıcak sıcak mideye indirilir. Yanına ayran ya da çay da tavsiyemdir! Evde yapamayanlar ve yolu Eskişehir’e düşenlere Papağan’da en az bir porsiyon yemelerini önerilir:) Yok, illa evde yapmak isteyenler için: Hamur un, su ve tuz konularak tutulur. Yumurta sarısı büyüklüğünde bezeler tek tek pasta tabağı büyüklüğünde açılır. Diğer tarafta hazırlanan malzeme içine konularak hamurlar kapatılır. Malzeme demişken içine karabiber bir baş soğan doğranan ve biraz da su konularak hazırlanan çiğ kıyma konulur. Daha önce de dediğim gibi kızgın yağda kızartılır. Afiyet olsun!

Yıllardır böyle doyasıya yememiştim. Teşekkürler yengecim. Ellerine sağlık!!! Fotoğrafa gelince, bitirmeden çektiğime şükretmek gerek:)

8 Temmuz 2010 Perşembe

Fıstık

Günlerdir yoksun diye sitemler alıyorum. Bu, sıcakların rehavetinden mi yoksa açık havanın güzelliğinden mi bilemiyorum ama elim bilgisayara hiç gitmiyor. Yoksa geziyorum, görüyorum, yiyorum ve anlatacaklarımı bir bir biriktiriyorum.

Mesela, dün burada hiç bilmediğim bir şey keşfettim. Bahçemizde yaklaşık 15 yıldır duran bir çam ağacı var. Ağabeyim dikmişti hatta… Yıllar yılı da büyüdü, evin boyuna ulaştı bizim çam. Bana duruşu çok sevimli gelmese de gölgesi hoşumuza gitti, dalları kızıma salıncak oldu vs… Bu seneye kadar nimetlerinden faydalandığımız yetmezmiş gibi bir de öğrendik ki bizim çam fıstık çamı imiş. Ancak, ailemden hiç kimse fıstıkların nereden ya da nasıl çıkacağını bilmiyordu:( Onca yıldır çama sadece bir ağaç muamelesi yapmamızdan da durum anlaşılabilir tabii… Bendeniz, kör cahil hissettim kendimi, fıstık çamı ne demek diye. Kozalakları kırıp içinden taneleri çıkardığımızda ise yıllardır satınaldığımız fıstıkları karşımızda görüverdik. Birer ikişer yedik tabii bizim kırk yıllık dolmalık fıstıkları:) Hatta irmik helvası yapsak mı diye de geçirdik içimizden, şöyle bol fıstıklı. Taze taze yemesi o kadar keyifli geldi ki yetişebildiğimiz her daldaki kozalakları kırdık sırayla. Üst dallardakilerde kalsa da gözümüz, sıra onlara da gelecek nasılsa diyerek rahatlattık içimizi:)

Bu arada madalyonun bir de şu yanı var ki düşünmeden edemiyorum: Alt tarafı çam fıstığı denen ve ne zeytinyağlı dolmalarımdan ne de irmik helvamdan eksik edemeyeceğim bu lezzeti ilk defa yolun yarısı diyebileceğim yaşlarda dalından yeme şansımın olması. Kim bilir ne kadar çok şeyi kaçırıyoruz farkına bile varmadan. Apartman dünyası, şehir hayatı derken çocuklarımız dalından meyve koparmadan, herhangi bir ağaca tırmanmadan büyüyor. Değiştirmek imkansız belki gidişatı. Ama kendi adıma denemeye karar verdim bugün!
 
Clicky Web Analytics