30 Haziran 2010 Çarşamba

Çığlık

Hiç daraldığınız, oturduğunuz odadaki duvarların üzerinize geldiği ya da açık havaya bile çıksanız nefes almakta zorlandığınız oldu mu? Avazınız çıktığı kadar bağırmak istediğiniz ama çığlık atacak kadar bile sesinizin çıkmadığı, güçsüz olduğunuz anlar? Etrafınızdaki hemen hiçbir şeyden keyif alamadığınız dakikalar… Bir hiç uğruna olduğunu düşündüğünüz, ama asla karşısına geçip ‘dur!’ deme cesaretini gösteremediğiniz konular? Mücadele etme gücünüzün elinizden alındığını hissettiğiniz ve ‘bu benim hayatım’ diyemediğiniz sorunlar…

Yolun yarısına bir-iki adım kala ben yine çığlık atmaya çalışıyorum. Avazım çıktığı kadar bağıramıyorum belki ama gidişe ‘dur’ demek için mücadele ediyorum. Ettikçe de yoruluyorum. Kırılıyorum. Kırgınlığım belki anlamsız kimine göre… Çünkü yapılmış hatalar var, söylenmemiş sözler, pişmanlıklar, zamanında atılmamış çığlıklar, haykarışlar var… Kısaca, hatalarım var ders almaya çalıştığım. Yaşananlardan öğrenilen şeyler olmalı zaten. Olmazsa ne büyüyebiliyor insan ne de olgunlaşabiliyor, öyle değil mi?

Peki başarı sayılabilir mi bu farkındalık? Siz farkında mısınız sizi yoran şeylerin? Yolun yarısında fark etmek hiç fark etmemiş olmaktan, ya da fark edip de ‘bu benim hayatım’ diyememiş olmaktan yeğ değil midir? Alkışı hak etmez mi bu dik durma çabası?

Bu yazdıklarımı benim adıma yorumlayacak çok insan var bildiğim. Halbuki yorumlamaktan çok sorguluyorum ben bu dönem görüldüğü üzere… Kolay olan çevrenizdekiler adına yorumlamak olsa da kendi adınıza sorgulayın bence… Zor olanı bu çünkü: kendinizi, duruşunuzu, kat ettiğiniz ve kat edeceğiniz yolu sorgulamak!

Ve ciyaaaaaaaaaaak diye bağırın eğer içinizden geliyor ve başarabiliyorsanız:)

28 Haziran 2010 Pazartesi

Balık Ne idi?

Yıllar öncesinden bir anı bu… Ama taptaze… Bugün gibi aklımda hala… Hemen her balık yediğimizde gündeme geldiğinden de tazeliğini hiç ama hiç yitirmiyor:) Aslında, dedim ya çok eski… Öyle ki, Kartal’daki evde yaşıyoruz o günlerde ve çocuğumuz yok henüz. Hatta hamile bile değilim. En az yedi yıl öncesi yani…

Yurdumun çevresi deniz, balığı yemeyen keriz felsefesi ile balık yapıp yiyesimiz tutmuştu o gün… Ancak, her zamanki gibi annemin tabiri ile Kerbela’yı anımsatan mutfağımızda ekmek yoktu. Sevgili kocam ‘ekmeksiz balık yenmez!’ diye söylenerek ama ekmek almaya üşenerek başladı balığını yemeye. Sonra, birden ‘kılçık battı işte!’ deyiverdi. Evde, kılçığı çıkarmak için çabaları yetersiz kalmış olacak evimizin karşısındaki hastaneye gittik birlikte. Nöbetçi doktor kulak burun boğazcı imiş. Baktı bir takım elektronik cihazlarla. Ekrandan gösterdiği kadarıyla da ‘bir şey yok’ dedi. ‘Tahriş ettiniz herhalde’ diyerek bizi göndermek istedi. Ama sevgili kocam ‘orada hala hissediyorum ben kılçığı’ diyerek diretiyordu. Doktor çaresiz endoskopi cihazı ile bakalım dedi. Benim korkulu rüyalarımdan biridir endoskopi. Ama gerçeği o gün yapılan kadar korkunç olamaz eminim! Zira, bayıltmadan, herhangi bir uyuşturucu madde vermeden o koca hortumu yemekten on dakika önce kalkmış birinin boğazından sokuvermek doktor adına çok cesur, hasta ve yakını –yani kocam ve ben-adına da bir o kadar korkunç bir karardı. Doktor hortumu ittirip yemek borusunun sağını solunu bize gösteriyordu ki mideye yeni gitmiş balıklar dışarıya hücum ettiler:( Doktor ‘bakın hiçbir şey yok!’ dedikçe o eziyete rağmen kocam ‘hala hissediyorum ben kılçığı diye diretiyordu. Başına daha beter bir şeyler gelmesinden korkarak çeke çeke de olsa çıktık hastaneden. Ama kılçık hala bizimleydi, ya da sevgili eşim öyle sanıyordu.

Bilmediğim bir konuda iddia edemem elbette… Kendisini daha iyi hissetmesi için ikimizin de daha çok güvendiği bir başka hastaneye doğru yola çıktık. Aslına bakarsanız, iş bizim adımıza ciddiyetini yitirmişti ama hala battığı söylenen kılçık ortalarda gözükmüyordu. O çok güvendiğimiz hastaneye de acilinden giriş yaptık. Millet trafik kazası, aşırı ateş vs gibi ciddi durumlarla gelirken biz elimizi kolumuzu sallayarak girip, bir de ‘kılçık battı’ deyince hemen herkesin yüzünde bir tebessüm oluşuyordu. İlgili doktorun gelmesi için birkaç dakika beklerken biz de kendi kendimize gülüyorduk artık yaşananlara… Hatta gelen doktoru gördüğümde ‘bu kesin kılçığı çıkarır!’ dedim sevgili eşime. Zira, yüz kiloyu çoktan aşmış, yürürken elleri bedenine değmeden ellişer santim havada bir adam geliyordu bize doğru… Hiçbir şey yapamasa imiğini sıkacak, o kılçık yine de çıkacaktı:)

Ama olmadı… Bir başka doktora havale etti bizi. Kulak-burun-boğaz ameliyatlarında kullanılan bir cihaz ile boğazda herhangi bir şey olup olmadığına bakılacaktı. Önce bir ilaç verdiler ve boğazını uyuşturdular eşimin. Doğru dürüst konuşamıyordu artık. Bir de hastabakıcı görevlendirdi doktor. Herhangi bir çıkarma tehlikesine karşılık… Onca yıl okumuş adam, hastaların kusmuklarına mı maruz kalsın yani!!! Aradı, taradı ama bulamadı. Kocam susturulduğu ile kaldı:) Ve koca gecede ilk kez biri bize o soruyu sordu: ‘Balık neydi?’:)

O gece bulunamadı bizim balık kılçığı… Her türlü bakılsa da ulaşılamadı. Bu dakikaya kadar çıkmadı ise de vücut bir şekilde atar diyerek sonlandırdık saatler süren hastane maceramızı. Ve şimdi her balık yediğimizde aklımızda bu anımız. Ayvalık’taki balıklar kadar taptaze:)

19 Haziran 2010 Cumartesi

Yolcu Abbas...

Bu yazıyı dün yazıp, tatile gidiyorum haberini müjdelemeyi planlıyordum. Ancak, hemen herkesin anladığı anlamda bir iki haftalık bir tatil olmayınca bizimki hali ile hazırlanması da ayrı telaşlı oldu. Kızımın hastalığı, pasta-kurbaiye hazırlığı, üstüne bir de karne alımı eklenince valizler de en son dakikaya kaldı. Gece oniki demeden üstüne oturduğum valizi kapatmaya çalışıyordum:) Hatta sabah bile tıkıştırdığım bir iki parça oldu. Bu arada sabah dediğime bakmayın kargalar bile uyanmamıştı biz kalktığımızda:)

Dediğim gibi tüm telaşıma rağmen bir veda yazısı yazmayı planlamıştım dün. Malum Ayvalık-Çeşme derken her güne bir yazı yazmak güç olacak diye düşünmüştüm. Nereden bilirdim bugün yaşadıklarımızın bir yazı konusu olabileceğini...

Günler öncesinden internetten aldığımız uçak biletlerimiz için dün sevgili eşim check-inleri yaptırdı ve koltuklarımızı bile satın aldı ki sabah rahat rahat çıkalım yolculuğumuza. Dedim ya kargalardan önce kalktık 6:45 uçağımız için. Koltuklarımız bile belli olduğu için gönül rahatlığı ile çıktık evimizden. Hoş benim aklımda hala valizlere sığdıramadığım bir-iki parça eşya vardı ama ... Neyse, erken bile gittiğimizi düşünürken ilk kapı kontrolunde duyduğumuz anons ile irkildik: Bizim uçuş için kapıya çağrı yapılıyordu. Ve üstelik valizin içindeki scooterı sayın görevli haç işaretine benzetmiş, bizden valizi açmamızı istiyordu. Gözümün önünden geçen filmi anlatmaya gerek yok tabii: bir valiz, üzerinde ben. Sinirli ve ter içinde kalmış bir koca. Kısaca, tekrar kapatmak için müthiş bir çaba!!! Neyseki ikna oldu görevli alev saçen gözlerimi görünce:)

Doğruca online checkin gişesine gittik, kolaylıkla geçeceğimiz düşüncesi ile. Ama nedense bugün ne düşünsek ters tepiyordu. Uğraşıp checkin yaptırdığımıza, koltuk satın aldığımıza pişman olduk zira diğer kuyruklar bizden daha hızla ilerleyip, bizden sonra gelenler bile uçaklarına bindiler:( 'Uçağın anonsu yapıldı, bizim valizleri önce alabilir misiniz?' dediğimiz görevli 'burada olduğunuz sürece uçağınız sizsiz kalkmaz!' diyerek bir nevi içimizi rahatlatıyordu. Bekledik bekledik ve sonunda muradımıza erdik derken valizler 1 kg fazla çıkmaz mı? Ve üstelik havaalanının bir başka köşesindeki gişe işaret edilerek ödemeyi yapıp gelmemiz bekleniyordu. Yani bir başka kuyruk!!! Bana kalsa o valizlerden birini açıp 1 kg eşyayı yanıma alabilirdim ama olmadı işte...

Bütün bu zorlukları aştıktan sonra bir takım sıraları da es geçtik ki bu ailecek hep karşı olduğumuz bir durumdur. Kontrol noktasından jet hızı ile geçtik ve koşar adım kapıya yaklaşırken bir görevli bizi beklediklerini ifade eden cümleyi kuruverdi. Bu dakikadan sonra aramızda 'kuzu ailesi değil mi?' şeklinde espiri konusu olan bu durum uçağa vip minibüsü ile en son binen yolcular olmamız ile de daha bir kanıksandı:) Uçakta bizi bekleyen yolcuların tepkisiz kalması ile bir miktar rahatlasak da tam kuzu ailesi gibi başladık günümüze, yolculuğumuza:)

Umarım bundan sonrası daha keyifli ama kuzusuz geçer. Ne de olsa yolcudur abbas, bağlasan durmaz!!!

17 Haziran 2010 Perşembe

Maşallah!!!


Bunlar tatil öncesi son kurabiyeler... Bu sebeple, sitenin pasta-kurabiye sitesi halini almasına aldırmaksızın paylaşıyorum resimlerini.

Bir sünnet çocuğu için hazırlandılar... Kızımın büyük desteği ile yine:) Son derece keyifli bir telaşla lacivertler, sarılar, beyazlar açıldı, birleştirildi, fotoğraflandı, paketlendi. Birkaç aylığına da olsa ara verecek olmanın keyifi ile...
Bundan sonrası kocaman bir dinlenme ve hazırlık dönemi benim adıma. Dönüşümün muhteşem olması için:)

Ve erkekliğe bir adım sünnet çocuğu adına! Ne diyeyim nazar değmesin ne bize ne de sünnet çocuğuna:)
Kocaman maşallah!

16 Haziran 2010 Çarşamba

Bu Pastada Parti Var!

Bu pastayı da ne zamandır yapmayı hayal ediyorduk arkadaşımla. Bir doğumgünü olsa şöyle cıvıl cıvıl parti pastası yapsak diye... Kısmet yarın beş yaşına basacak Nil'eymiş.

Dün akşamın uykusuzluğuna rağmen sabah erkenden başladık pastanın hazırlıklarına. Şeker hamurları birer ikişer renklendi önce. Pastanın üstünü süsleyen parti şapkaları için dondurma külahları hamurla kaplandı. İçi çikolatalı kek ve muzlu kremadan oluşan pasta dolapta beklerken parti şapkalarının sahibi minik hanımların yüzleri, saçları ve kıyafetleri şekillendi sırayla. Bu arada kızım ateşler içinde olmasına rağmen pastanın yapımında bize sınırsız destek oldu. Hatta beğenisi ile bizlere ilk olumlu sinyalleri verdi. Ne diyelim bizim de içimize sindi:)

Aslına bakarsanız annesi ile ilk konuşmamızda pastanın Pamuk Prensesli olmasını istediklerini öğrenmiştik. Baskılı ilk pastamızı mı yapsak yoksa prenses ve yedi cüce figürleri ile mi çalışsak diye karar vermeden önce düşündük epey. Sonrasında bu pasta üzerinde anlaştık ama bilinç altımızın bize bir oyunu mu bilinmez pastanın üzerine 7 parti şapkası olan 7 tane çocuk yaptık:)

Nil'e daha nice yaşlar diliyorum: önce sağlıklı olmak üzere, mutlu, başarılı ve bu pasta gibi renkli, cıvıl cıvıl bir hayatı olsun inşallah!!!

10 Haziran 2010 Perşembe

Pembe Umutlar

Komik gerçekten hayat... Ne zaman, nasıl, nerede planlamaya gelmiyor! Bundan yaklaşık 1.5 yıl önce 10 yıllık alışkanlığımı işimi bırakıp hiç bilmediğim ama bir o kadar merak ettiğim ev hayatına adım atmıştım. Kolay olmayacağını çok fazla duyduğum halde sanki kırk yıllık ev hanımıymışım gibi alışıverdim yeni hayatıma. Sonrası malum... Yaklaşık dokuz aylık bir ara, bir dinlenme, bir yenilenme dönemi... Ve yine sadece üç diyerek başlanan ama dokuz ay süren yeni bir macera dönemi. Final bugün yarın derken aylar geçti. İzleyen de oynayan da bıkkın aslına bakarsanız. Yaz geliyor sezon finali yaparız sonrasında film bir sezon daha devam eder derken ani bir karar ile noktalıyoruz bu bölümü de:) Yıllardır maceramı takip edenler, gülüyorlar her bitiş konuşulduğunda. Ne de olsa bir yılan hikayesi ya da pembe dizi kıvamında bir macera bu!
Evet, sonuçta yine, yeni bir dönem başlıyor benim ve ailemin adına. Bu sefer, amacım sadece evde oturmak, dinlenmek üzerine de kurulu değil ayrıca. Otuzundan sonra keşfettiğim hobimi bir adım daha ileri götürmek derdindeyim. Bir süredir buradan da fotoğraflarını paylaştığım pastaları, kurabiyeleri hemen herkes yesin istiyorum. Henüz iş hayatıma nokta koymadan, arkadaş çevremden aldığım bir-iki sipariş ile küçük adımlar atarak yeni bir döneme başlıyorum işte...

Bu yazının yanındaki fotoğraflar da yepyeni bir umut için. Aslına bakarsanız benim durumum ile çok bağlantılı gördüğüm için bu kadar laf ettim:) İşe ilk girdiğim günlerden beri tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaşımın çocuğu için bu kurabiyeler. Yaparken on küsür yıllık çalışma arkadaşlığımız da geçti gözümün önünden. Dedikodunun dibine vurduğumuz zamanlar, zırıl zırıl dökülen göz yaşları ve yürekten atılan kahkahalar...

Bugün yarın doğuracak, kurabiyeleri yetiştiremeyeceğim endişesi içinde hazırladım bunları. Hatta sepete koyup fotoğraflarını çekerken derin bir 'oh!' çekmeyi de ihmal etmedim. Gerçi planlara göre cumartesi günü aramıza katılacak küçük prenses ama... Dile kolay 70 tane kurabiye... Ha deyince pişmiyor, süslenmiyor:)

Eminim küçük prenses arkdaşım ve ailesi adına yepyeni bir dönemi, umudu, sevinci ve daha nice güzellikleri temsil ediyor. Ben de onun adına şansı bol, iyiliklerle dolu bir hayat diliyorum. Umarım, bu pembe kurabiyeler benim için de şeker kıvamında bir dönemin ilk adımlarıdır:)

Herşey gönlümüzce olsun arkadaşım!!!

7 Haziran 2010 Pazartesi

Minik Misafir

Yazılarıma alt alta bakınca pasta kurabiye işini bu ara korkarım pek sık yapmışım… Kıyamayıp çektiğim fotoğrafları da paylaşmak istedim tabii. Ama bir ara verip haftasonunu anlatmanın da zamanı gelmiş:

Bu hafta sonu çok büyük bir deneyim kazandık biz. Bence biraz erken oldu ama oldu işte… Kızımın arkadaşı bize kalmaya geldi! Hatta gelirken annesine ‘beni merak etme annecim, ben bu haftasonu yokum, arkadaşımda kalıcam’ diyordu:):):) Bu şekilde motive olması haftasonu için olumlu bir imaj çiziyordu hepimize. Çok iyi anlaştıkları için biz de pek tereddüt etmedik davet ederken aslında. ‘Endişem yoktu’ dersem yalan söylerim. Zira, konuk misafirimiz henüz 4.5 yaşında! Ve daha önce hiçbir evde annesi-babası olmadan kalmamış… Herkes adına ilk tecrübe yani!!!

Bir sürü planım vardı: Onları lunaparka götürüp, pilleri bitene kadar eğlendirmek, küçük hanımı karbonhidratla tanıştırıp yeşillikten başka lezzetler de olduğunu keşfetmesine yardımcı olmak vs… Tabii bir de Pazar günü doğumgününe gitmek gibi… Ama hayat planlarla yürümediğini bir kez daha gösterdi bana, bizlere.

Zamane çocuklarından biri bizim misafirimiz de: alerjik yani… Öksürüyor diyerek annesi yanımıza bir nebulizatör, bir sürü inhaler vs koymayı ihmal etmedi. Kaz tüyünde yatırma, odasına ilaç takma, sütünü yatmadan çok önce içir, gece öksürürse pufunu yapmaktan çekinme..vs bir sürü talimatla geldik evimize. Aslına bakarsanız o talimatları ‘aman sanki hiç çocuk bakmadık, bizimki de alerjik işte’ edası ile dinlediğimizi eve geldiğimizde fark ettik. Ve maalesef en az 5 kez konuştuk annesi ile ‘gece çişe kaldırmalı mıyız?’, ‘iki ilaç arası yemek yedireyim mi?’ ‘bu ilaç ne kadar sürecek böyle?’ vs…

Çocuk var çocuk var diye boşuna dememişler… Korkularımın aksine küçük hanımın hiçbir problem çıkarmadı aslında, öksürük dışında. Evet, havuç ve salataların arasında köfteleri ve makarnaları yedirmek için çaba sarf ettim. Ama keşke sadece onları yese idi de gece hiç öksürmeden uyuyabilse idi. Öksürük pek yabancısı olmadığımız bir konu gibi gözükse de, bu kez karşılıklı donduk diyebilirim eşimle. Kaldırsak, uykusu bölünmüş bir çocuğun tepkisi korkunç olabilir! Kaldırmasak devamlı öksürmekten o da yoruldu. Hoş kaldırıp ne yapılabilir o da ayrı bir konu:( Hem bu öksürük bizimkininkine de pek benzemiyor bana göre… Nöbet tuttuk 23:00- 02:00, 04:00-07:00 şeklinde. Aradaki iki saat herkes uyudu çok şükür!!! Ee, yediden sonrası da sabah zaten! Kalkıp kahvaltı yapma zamanı, günlerden Pazar olsa da:( Ama bizler sabahın kör karanlığında kalktı isek de hanımefendi 9:30’da hala uyuyordu – ki sanırım bu onun adına da bir rekor denemesi idi:)

Kahvaltıda da tahmin edebileceğiniz üzere tatmin olabilmek adına epey zorlandım. Bir saat sabır çekerek ve iki dilim ekmeği o sinir harbinde mideme indirirken geçti gitti… Sonrası oyun zaten. Ama bizler de anne-babayız diye geçinsek de zaman zaman 3 yaşında çocuktan beter olabiliyoruz. Bir kez sevgili eşim kızımızla, bir kez de ben sevgili konuğumuz ile tartışarak karşı tarafı ağlatmayı başardık. Hemen her çocuk gibi sonrasında da barışmayı bildik, çok şükür!

Neyse, bu ilk deneyim gece zavallımın öksürüğü ve minik tartışmalar dışında gayet keyifli idi. Bundan sonra daha sağlıklı günlerde tekrarlamak dileğiyle. İkinci çocuk tecrübesi de olacak diyenlere, daha beter bir endişe içinde olunduğunu söylemek isterim. Emanete zarar gelecek düşüncesi bambaşka bir duygu çünkü. Kendi malına da sahip çıkıyor elbet insan, ama an geliyor hor kullanmasını da biliyor. Her ne kadar kendi çocuklarımız ve hayat aslında bize birer emanet olsa da…

6 Haziran 2010 Pazar

Palyançooooo....

Aslında biraz ters oldu bu yazı sıraları... Önce arkadaşımın sonra Güneş'in babasının ki o da arkadaşım, sonra da Güneş hanımın doğumgünleri var sıra sıra... Hazirana girdik mi pasta yiyeceğimiz kesin yani:) Önce heyecanla Güneş'in doğum günü yazısını koydum buraya. Önceliği kapıyorlar işte bu küçük hanımlar:)

Ama, arkadaşlarımızın da doğum günlerinin gümbürtüye gitmesine gönlümüz razı gelmedi tabii... Bir yaşında bir prenses pastanın mumunu üflemeyi bile tam beceremezken, hatta pasta denen karbonhidrat zengini bu güzide yiyeceği henüz tam anlamıyla keşfetmemişken, yolu neredeyse yarılamış 30'lu yaşların keyfindeki iki arkadaşıma ayıp olurdu, onları unutursak. Size ne yapalım pasta dediğimde beni ciddiye almamışlardı ikisi de... Hatta biri 'palyaço' deyiverdi. Diğeri için de palyaçonun anlamının büyük olduğunu çok iyi bildiğimden 'tamam olmuş bil!' dedim içimden. Ve pastayı gösterene kadar da sır gibi sakladım bu gerçeği onlardan:)

Şirin palyaçom ve kurabiyeleri tam bir konsept oldu bana göre. Bu arada Güneş hanıma da yaptık, adına ve pastasına uygun kurabiyelerden. Minik uğur böcekleri ve arılarını, pastasını, güneşlerini unutmadık. Her ne kadar bu kez yiyemeyecek olsa da:)

Aklımdayken yazının başlığında palyaço yazmadım. Yazmak istemedim:) Zira, böyle söylemek hoşuma gidiyor. Bana birini hatırlatıyor, yüzümde kocaman bir gülümseme yaratıyor. Ne diyelim, yaşlar her ne kadar otuzlarda olsa da ruhlar hep çocuk işte!Hep böyle kalalım :)

5 Haziran 2010 Cumartesi

Güneş Kocaman Oldu!!!

İnanamıyorum... Bir kocaman yıl geçmiş, buradan güneşi beklerken diye yazı yazalı... Düşününce dün gibi... Kızımın abla olacağım heyecanıyla ama sabırla saatlerce hastanedeki bekleyişi. Sanki aradan kocaman bir kış geçmemiş, biz acı-tatlı bir çok şey yaşamamışız gibi... Bir de anne-babasına sormak lazım tabii... Nasıl geçti kimbilir bu koca bir yıl?

Nasıl geçerse geçsin kutlama zamanı!!! Öncelikle, sağ salim hep beraber bugünü görebildik diye... Günler öncesinden beni telaşı sardı düyordum ya bugünün. Arkadaşımın kızı, ya da kimbilir belki en miniğimiz olduğu için olsa gerek doğumgünü pastasını yapmak istedim. Hoş, annesi başka bir çözüm bulsaydı konuya ben de başka birşeyler yapacaktım mutlaka. Boş duramayacaktım :)

Neyse, bu sefer söz sahibi olamadı Güneş hanım pastasında... Annesi de onun adına 'üzerinde kediler olan bir pasta mı olsa acaba?' deme gafletinde bulundu!!! Bu ne gaflettir ama!!! Ben ve kedi yani... Prensipte müşteri daima haklıdır denilebilir ama bu bambaşka bir durum. Gerçekleri bir çırpıda söyleyiverdim ben de: mazallah kedilerin bacakları eksik olur, kuyrukları hiç olmaz falan diye... Malum hiç haz etmiyorum kedilerden:( Eee, arkadaş değil mi, boynu bükük razı oldu: 'sen nasıl istersen öyle olsun. Ama hayvanlar olursa Güneş sevinir biraz' dedi her zamanki kibarlığı ile...

İşte elimden geldiğince hayvanlar... Hatta bir şeklindeki pasta, neredeyse hayvandan geçilmeyecek bir hal aldı:) Nasıl kesecekler bilemiyorum! Daha kuzu, kirpi ve zebra da vardı ama koyacak yer bulamadık:)

Bu arada hayvan figürleri yapmak inanılmaz güzel ve keyifli. Bu ilk deneyimi bana yaşattığınız, Güneş'e bir yaş pastasını yapma şansı tanıdığınız için sizlere çok ama çok teşekkürler!!! Güneş'e de bir ömür, adı gibi sıcak dostluklar diliyorum. Nice nice yaşlarını kutlarız inşallah!

Not: pasta yine annenin isteği üzerine meyveli oldu. Herşeye de itiraz edemem değil mi ama??

4 Haziran 2010 Cuma

Piknik Kurabiyeleri ve Ben

Aslına bakarsanız günlerdir, haftasonu yapılacak doğumgünü partisi için düşünüyorum, heyecanlanıyorum vs. Ama bu heyecan, diğerlerinden farklı olarak telaş ya da endişe içermiyor çok şükür. Bu da yaptığım işin keyfini sonuna kadar almak demek oluyor herhalde:)

Neyse, ben tamamıyle haftasonuna konsantre olmuşken, hayat ve biricik kızım yaptılar bana süprizlerini. Hep planlı olmamak lazım dememe rağmen, kafada o kadar çok tilki ve sıralama var ki... Çarşamba günü günlerdir ertlenen ziyarete gidilecek, akşam eve gelip yatılacak vs. Ama öyle kolay olmuyor tabii! Küçük hanımın perşembe günü okulda pikniği var. Bendeniz de çarşamba günü işteyim, çalışıyorum. Her ne kadar salı akşamı eve gelen nottan öğrendi isem de pikniği ve görevlendirmemi, o akşam kafamı kaldıramayacak durumdaydım. Dahiane bir fikirle, bakıcı teyzemize piknik için karbonhidratlı birşeyler hazırlaması talimatı vererek herşeyi zannımca yoluna koydum. Hem bizim kız bayılıyor onun yaptığı poğaçalara diyerek de içimi rahatlattım bir güzel:)

Ama dedim ya hayat o kadar kolay değil maalesef :( Çarşamba günü küçük hanım eve gelip poğaçaları görünce kıyamet koptu. Zaten bir gün önceden de eve 15 dakika geç geldiğim için suçlu ilan edilmiştim. Takside arkadaşıma giderken 'ben senden üzerinde arkadaşlarımın resmi olan kurabiye istiyorum, ben o poğaçaları götürmeyeceğim' deyiverdi, bir yandan elindeki poğaçayı midesine indirirken. Neyse, çocuktur unutur, ikna ederim düşüncesi ile üstelemedim. Yatma saatine yakın kalktık evimize geldik. Ama unutmamış tabii ki! Kızım gecenin bir vakti olmuş, yazık değil mi bana yalvarışları bile fayda etmedi bu sefer. Karşılıklı damardan duygu sömürüsü yaptık neredeyse!

Sonuç mu? 'İnsan kızı ister de hiç kurabiye yapmaz mı?' Gecenin ikisine kadar oturur ama yapar:)

1 Haziran 2010 Salı

Mezun Olduk:)

Hayat işte!!! Bir yanda acılar, bir yanda sevinçler...

Herşey bizler için derdi büyüklerimiz. Şimdi yaş yavaş yavaş kemale eriyor demek ki daha anlamlı geliyor bu sözler de... Evet, kızım mezun oldu:) üç yıllık anaokulu deneyimini kep-cüppe giyerek ve hatta diplomasını alarak tamamladı. Şaka gibi geliyor geçen günler... Gurur veriyor, gördüklerimiz. Gün ve gün büyüyor miniklerimiz.

Bizim prenses de büyüdü işte! Diplomalı artık:) Onun tabiri ile 'büyük okuluna' gitmeye hak kazandı. Eylülde bambaşka telaşlar bizi bekliyor olacak. Yepyeni sevinçleri hepbirlikte karşılamak dileğiyle... Nice diploma törenlerine inşallah!!!
 
Clicky Web Analytics