31 Mayıs 2010 Pazartesi

Pamuk İpliğinden Hayatlar...

Bu başlığı okuyan yakın çevremdekiler ne demek istediğimi ya da nasıl bir ruh halinde olduğumu hemen anlayacaklar aslında. Pamuk ipliğine bağlı hayatlar yaşıyoruz çünkü hepimiz. Sabah evden umutlarla, kafamızda türlü sorunlarla, omuzlarımıza yüklendiğimiz sorumluluklarla, kimi zaman ertelediğimiz konuşmalarla, kalbimizde kırıklar ya da kocaman sevgilerle çıkıyoruz. Ama ya sonra???

Kardeşim kadar sevdiğim bir arkadaşım cuma günü canından oluyordu. Ölümle bu kadar burun buruna yaşadığımızı farkettirmese de olurdu bizlere... Ama sayesinde farkettik maalesef. Ertelediklerimize üzüldük. Koştur koştur yaşadığımız için kendimize kızdık, söylendik. Sabah evden çıkıp, akşam eve dönememe ihtimalimizi hep beraber bir kez daha düşündük. Ve hem de dışımızda gelişen olaylar yüzünden...

Acılar içinde ifade verirken, polise 'şikayetçiyim tabii, canımdan oluyordum!' dedi. Kulağımdan çıkmıyor sözleri. Bazan yapılan bir anlık dikkatsizliklerin, sorumsuzlukların karşımızdakinin hatta onun yaşamındakilerin hayatlarına mal olduğunu biliyor muyuz? Teoride bilsek de bana göre dikkat etmiyoruz, gerekli özeni göstermiyoruz maalesef. Canım yandı arkadaşımı gördüğümde. Gazeteler bu tür haberler ile dolu. Ya da hastanelerin acil servislerinde bitmek tükenmek bilmeyen yaralama vakaları... Lafı uzatmanın anlamı yok... Zaten diyecek çok birşey de yok! Ya da çok şey var ama ben sözün tükendiği yerdeyim artık... Allah onu bize bağışladı diyorum sadece! Pamuk ipliğinden hayatlarımızı sıkı sıkı tutup sevdiklerimizi kolay bırakmamak dileğiyle...

25 Mayıs 2010 Salı

I'm Lost!

Dün sabahın köründe kalkıp Amerika ile aynı anda finali görecek kadar olmasa da ben de bir Lost izleyicisi idim. Hatta, ilk sezonu es geçip, İrlanda yolculukları ve uzun gecelerinde birkaç bölüm birden olmak üzere 'dizi kuşağı' şeklinde izlemeye başladım bu diziyi. İtiraf etmeliyim ki yıllar yılı izlediğim için de zaman zaman 'yahu ne yapıyorum ben?' sorusunu kendime sorup 'kesin sarpa saracak bu dizi!' düşüncesine kapıldım. Ama merak var ya insanın o taa içindeki... İşte ne geliyorsa başımıza ondan geliyor:) Dile kolay 6 yıl birşeyler bulunacak, hayatın anlamı çözülecekmişçesine izledim, izledik diziyi. Yapımıcıyı, yönetmeni, tüm ekibi tebrik etmek lazım tabii... Bu kadar adamı her hafta ekran karşısına oturtabildikleri için! Ya da en büyük alkışı biz takipçileri almalı her hafta aynı heyecanla yayın saatini beklediğimiz için!!!

Şimdi bitti diyorlar... Altı yıldır süren gelenek bitti! Gel de kabul et, bu durumu!!! Dün finali izlemeden önce okuduğum bloglardan birinde 'bu son dedikleri ile iki yıl daha götürebilirler aslında:)' diye yazıyordu. Haksız da sayılmaz bana göre:) Zira, izlerken son 20 dakikada bile birşeyler çözülecek gibi bekledim. Sanki bir dizi ile neler açığa çıkabilirse???

2000'li yıllara damgasını vuran bir yapımdı bana göre. Sonu pekçoklarını tatmin etmese de, izlediğim için zaman zaman sorgulasam da kendimi, memnunum takipçisi olmuş olmaktan. Birbirini asla tanımaz diye düşündüğüm insanların, aslında bağlantıları olduğunu farkettiğimde yaşadığım 'lost!' düşüncesinden :)

Küçük bir fanusta birbirine çarpmadan yüzmeye çalışan balıklar misali yaşıyoruz bir şekilde. Ama çarpıyoruz birbirimize... Zaman zaman farklı tercihler yüzünden yollarımız ayrılsa da aynı fanusun yolcularıyız. Kesişiyor, yollarımız hep bir yerlerde... Ve balık misali daha önce çarpıştığımızı unutuyoruz pek çoğumuz! Ve hayat devam ediyor işte böyle...Dizi bitse de:)

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Ağustos Böceği ve Bakış Açısı

Bugün aldığım bir e-mailden, yorumsuz, noktasına virgülüne dokunmadan bir ağustos böceği hikayesi aktarmak istiyorum. Bambaşka bir bakış açısı ile herşey göründüğü gibi olmayabilir dedirtecek türden:) İşte beni güldüren ve de düşündüren e-mail:

'Ağustos böceği hikayeyesine bir de Sunay Akın gibi bakalım...

Bir ağustos böceği doğmadan önce toprağın altındaki bir larvada ortalama
olarak 12 yıl bekler. Evet, tam 12 yıl.
12 yıllık hapislikten sonra dünyaya gelen garibanın ömrü adında yazılıdır: Ağustos.
Yani topu topu bir ay...
Şarkı söyleyen yalnızca erkek ağustos böceğidir.
Çünkü dişi, en güzel şarkıyı söyleyeni kendine eş seçecektir.
Düşünsenize, 12 yıl toprağın altında bekle, dışarı çık. Ömrün bir ay...
Buldun, buldun... Bulamadın, bir daha yok.
Siz olsanız çalışır mıydınız?

Hayat ileriye doğru yaşanır,
Ama geriye doğru anlaşılır.'

21 Mayıs 2010 Cuma

Benim kozam

Olmak istediğin yer... Nerede olmak, nerede ve nasıl yaşamak istiyorsan... Bu kadar kolay mı gerçekten? Bu kadar elinde mi herşey insanoğlunun? Çekip gitmek, ardına bakmamak, dimdik yürümek?
Kafalar karışık belli diyeceksiniz bu satırlarımı okuduğunuzda. Evet, ne yalan söyleyeyim öyle... Hoş herhangi bir regl durumu da söz konusu olmadığı halde, durum böyle:)

Hangimize anlamsız gelmiyor ki hayat? Hele de otuzları birer ikişer geçerken? Alışkanlıklar hangimizi azad ediveriyor ki hiç 'dur!' demeden? Ben de gitgellerdeyim işte. Bir o yana bir bu yana... Zaman zaman çekip gidesim geliyor benim de. Ama ayaklarım kollarım prangalarla bağlı gibi...Bir türlü çözmeye cesaretimin olmadığı... Denemiyorum bile... Hissediyorum... Farkındayım hatta. Kimbilir, 'prangalar' dediğim bağlarımın pamuk ipliğinden olmasından ve ben 'gidiyorum' dediğimde 'şıp!' diye çözülüvermesinden korkuyorum. Çözülünce, bahanemin kalmamasından korkuyorum.

Yepyeni heyecanlar var içimde. Bunları denememek, hayatıma yaptığım en büyük saygısızlık, haksızlık olur biliyorum. İçimdeki kıpırtılara herşeye rağmen kulak vermek istiyorum. Ama yine de 'yola çıktım!' diyemiyorum. Küçük adımlarla koşmaya çalışıyorum. Ve yıllarca hareketsiz yaşamış biri olarak düşmekten ölesiye korkuyorum.

Geriye bakıyorum: ya hayat bir yerlere sürüklemiş beni, ya da olmam gereken yere ittirmiş birileri. Hiç birşey öğrenmemişçesine, yine birileri beni çeksin diye bekliyorum. Bu bekleyişten de çok ama çok utanıyorum:( Bunca yılda ördüğüm kozamdan kafamı uzatsam da bir türlü ayrılamıyorum.

18 Mayıs 2010 Salı

Çeşit Çeşit Köfte!

Türkiye sınırları içinde karayolu ile yapılan seyahatlerimizde en çok dikkatimi çeken konulardan biri yol kenarında duran ‘meşhur xxx köftesi’ pankartlarıdır. Hemen her ilin, hatta ilçenin meşhur bir köftesi olabilir mi gerçekten? Diyarbakır’dan Edirne’ye, Gaziantep’ten İzmir’e onlarca farklı çeşidi olabilir mi özü kıyma olan ve genelde kızartılarak yenen bu yiyeceğin? Ben ki ağzının tadına düşkün, hele de küçüklüğümden beri bir ‘köfte canavarı’ olarak biliniyorsam bu konuyu irdelemem gerek diye düşündüm. Yoksa körü körüne köfte yiyerek olmuyor artık bu yaştan sonra : )

Öncelikle, köfte, yani aslen ‘küfte’, Acemce’den gelmiş dilimize. Acemlerden almışız bu lezzeti soframıza. Ama epey değiştirmişiz görünen. Zira, acemler küçük kavun büyüklüğünde, dış yüzeyi et, içi yumurtalı ve sebzeli bir karışıma bu adı vermiş. Biz ise görüldüğü üzere bambaşka bir hale getirerek tamamen bizim usul yapmışız köfteyi:) Türk mutfağına mal etmişiz. Bir et firmasının araştırmasına göre, 13. Yy halifeler mutfağında yer alan bu lezzetin içine zaman içinde baharatlar eklenerek bugünkü çeşitliliğe ulaşılmış. Bu da yine araştırmaya göre Türkiye’de 291 çeşit köfte demek!!!

Rakam enteresan bana göre… Neler mi var? Mesela Tire köftesi : İzmir’in Tire ilçesine has olan bu köftenin kıymasına tuzdan başka baharat katılmaz. Uzun şişlerde ince ve yuvarlanmış şekilde odun ateşinde pişirilir. Mesela, Tekirdağ köftesi : Tekirdağ'a özgü bir köfte türü olup 1920’de Selanik'ten göç edenler tarafından yöreye getirildiği düşünülmektedir. Yapımında Dana eti kaburgası kullanılmaktadır ve köfte mutlaka kırmızı biber salçası ile servis edilir.
Akhisar köftesi; soğan, orta yağlı kıyma ve tuzla yapılan sade ama lezzetli bir köftedir. Muhacır köftesi olarak da bilinir. Zira, Akhisar ilçesi yerli nüfusla birlikte büyük ölçüde Makedonya ve Batı Trakya göçmenlerinden oluşur.
İnegöl köfte, 110 yıldan bu yana aynı şekil ve aynı lezzet ile hazırlanan ve Bursa-İnegöl´de ortaya çıkan lezzettir. Dana eti ve kuzu etinin beraberce kullanıldığı bu köftenin içinde hiç baharat bulunmaz.
Akçaabat köftede; Akçaabat’ın özel yetiştirilen öküz ve danalarına ait etler kullanılır. 1-2 yaşından büyük olmayan hayvanlar yetiştirici tarafından yöre otları ve yemlerine katılan tuz ile beslenir. Bu şekilde etin lezzetli olduğuna inanılır. Hayvanın ön kol eti, kaburga eti, işkembe yağı ve böbrek yağı kullanılırak yapılan köftenin en önemli özelliği odun kömürü ile çalışan ocaklarda pişirilmesidir.
Satır köfte: Keşan bölgesine has bu köftenin özelliği hazır kıyma kullanılmamasıdır. Kuzu etleri, hayvan kesildikten sonra iki gün dinlendirilir. Sadece pirzola eti ayrıldıktan sonra, geri kalan bir meşe kütüğü üzerinde satırla vurarak kıymanın biraz irisi haline getirilir, dolayısı ile et satırların arasında inceltilir. Hazırlanan kıyma büyük tel ızgaralara geniş şekilde yayılarak konulur ve mutlaka kömür ateşinde pişirilir.
Odun köfte: Salihli bölgesinde odun ateşinde pişirilerek yapılır. Kıyma 10 dk. bir yemek kaşığı unla yoğrulduktan sonra şişlere sarılır. Bu arada önceden hazırlanan meşe dalı odunlar ocakta yakılır. . Odun yan tarafta yanmaya devam ederken köfte odunun közünde pişirilir. Köftenin yanında közlenmiş domates, közlenmiş biber, turşu, isteğe göre de baharat ile servis yapılır.

Bunların yanı sıra, içli köfte, kadınbudu köfte, çiğköfte, şeftali köftesi, Hasanpaşa köftesi, Bitlis köftesi, dalyan köfte … daha neler neler varmış meğer! Köfte deyip geçmemek gerekmiş :)

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Doğumgünü Kekleri

Hani hiçbir şey yapmayıp daha da yorulduğunuz günler vardır ya, cuma günü öyle bir gündü benim için. Sabah saat dokuzda kızımın okuluna gidip, ehliyetsiz ve arabasız olmaya lanet ederek saat üçe kadar onun folklör, yüzme, bilgisayar vs. bilumum derslerinin bitmesini bekledim oturarak:( Bizim zamanımızdan çok farklı okullar, bunu gözlemledim ayrıca... Sonra, kitap okudum bol bol... Ve ne kadar konuşmadığım insan varsa telefon rehberimde aradım bir bir:)

Böylesi dramatik geçen bir günde en son gelen telefon yorgunluğumu aldı. Sevgili arkadaşım kağıt kekleri yapmış, üstlerini süsleyelim mi diye aradı. Soruya bak!!! Tabii ki dedim heyecanla. Siparişleri biran önce tamamlamak lazım ne de olsa:) Hem atalarımız ne demiş : "bugünün işini yarına bırakma!!!" Sevgili arkadaşımı böyle bir günde yalnız bırakamazdım herhalde...

Eve gelir gelmez kolları sıvadık. Birkaç saat içinde birbirinden süslü kekler çıktı ortaya. Doğumgünü çocuğu olmak istedim bir an:) Hatta keşke daha çok sipariş edilse idi de ben kız çocukları yapmaya devam edebilseydim diye geçirdim içimden.

Mutlu yıllar Nil!!! Sen bu şeker kızlardan da şekersin!

Not: Süslediğimiz keklerin tamamını buradan yayınlayamıyorum. Ama ilk fırsatta bu çocuklardan tekrar yapmak için can atıyorum. Aklımdayken, süslemeleri yaparken keklerin tadına bakma şansım da oldu: Arkadaşım yaptı diye demiyorum, çok lezizdiler:)

14 Mayıs 2010 Cuma

Kuaför, Kadın vs...

Bazı mesleklerin çok zor oluğu yönünde önyargılarım vardır benim. Özellikle de can güvenliği sorun olan mesleklerin... Mesela itfayiyeciler hayatlarını ortaya koyarlar hiç tanımadıkları insanları kurtarmak, iş yapmak adına. İnşaat işçiliği, hiç oturmayacakları evleri, binaları inşaa ederken, çoğu zaman incecik bir tahtanın üzerinde yürürken ya da ağır kalasları taşırken pek zor gözükür gözüme. Ya da askerlik... Kendilerine ait bir evleri yoktur çünkü onların. Bütün hayatları gurbette, anne-baba ocağından uzakta farklı kentlerde ve bir fanusun içinde geçer. Sonra günün birinde çıkmak zorunda kalırlar fanustan, sudan çıkmış balık misali... İyi biliyorum zira, o dünyadan, fanustan biriyim.

Neyse, lafı uzatmayayım. Bugün kuaförlüğün de çok zor bir meslek olduğunu düşündüm. Aslına bakarsanız, 'herhangi bir hayati tehlikesi olmayan bir mesleğin nesi bu kadar zor olabilir ki?' denebilir haklı olarak! Hemen yanıtlıyorum : Kadınlarla uğraşmak!!! Bundan daha zor ne olabilir ki?! Zira, biz kadınlar zaman zaman da olsa karşımızdakini çileden çıkarabiliyoruz. Ne diyelim, yetenek işte!!! :)

Yoksa, bütün gün ayakta olmalarından, sıcaklarda bile fön makinasını tutmalarından, boya kokusundan rahatsız olma ihtimallerinden vs bahsetmiyorum. Bence, en zor kısmı yaptıklarını biz kadınlar için yapmaları, bizlere beğendirmek zorunda olmaları! Hele de önlerine oturmuş olan hatun kafasındaki modeli anlatma özürlü ise... Bu cümle biz kadınlar açısından bakıldığında çok acımasızca oldu kabul ediyorum:) Ama tarafsız kalmaya çalışıp sadece gözlem yaptığınızda bana hak vereceğiniz anlar mutlaka olacaktır.

Çoğu kadın -ki bende onlardan biriyim- bir artistin dergilerdeki fotoğrafındaki saç rengi ya da dizideki saç modelinden yola çıkar istediğini anlatmaya... Aslında, çok zaman da o koltuğa oturduğu anda bile kafasında net bir şey yoktur. Sadece değişmek, güzel olmak istemektedir ve ne istediğini o bile bilmemektedir. "eyvah eyvah!" diye adlandırılabilecek bu durumun, "süpersin! tam istediğim gibi, aynısı oldu!" diye bitenine ben hiç ama hiç rastlamadım maalesef. Burada söz konusu kuaförün becerisinden çok biz kadınların memnuniyetsizliği elbette... Yoksa, "biraz uçlarından kes!" denilen kuaförün de eline makası aldıktan sonra coşup önündekini kuşa çevirdiği, kadını çileden çıkardığı da sık rastlanır bir durumdur. Yani kuaförler arasında da talimatlara uymayanlar, "vır vır" duymak için özel çaba sarfedenler de var maalesef. Ama her halükarda bizde öylesine büyük bir potansiyel var ki!!!

Zor meslek bu yüzden. Dil dökmek gerekiyor, önünde oturan hatunu pohpohlayarak kendisini dünya güzeli zannetmesi için gaz vermesi gerekiyor. Bir sonraki gelişini garantiye almak, memnuniyeti katlayarak yeni müşterilere ulaşmak gerekiyor. Boyanın renginden, topuzun şeklinden, saçın kesiminden, en önemlisi kadın dilinden ve ruhundan anlaması gerekiyor. Pek çok erkek, evdeki eşinin, sevgilisinin dırdırını çekemezken kuaförlerin müşteri memnuniyeti uğruna katlandıklarınıa şahit olunca önyargılardan arınıp kuaförlüğü de zor meslekler arasına almak gerekiyor:)

Not: Bu zor meslek için erkek kuaförlerin sayısı, kadınlarınkinden fazla olması da beni şaşırtan bir durum. Az önce de dediğim gibi erkekler hatun dırdırından hoşlanmaz genelde. Peki neden bu işi yaparlar? Saçlarımızı kırptıkça ya da boyadıkça durum değişmiyor ki:)

13 Mayıs 2010 Perşembe

Gezi Notları 3: Mütareke Evi

Mudanya'ya gidip 1937'den beri müze olarak kullanılan Mütareke Evi'ni görmeden, gezmeden gelmek olmazdı tabii. Hele de tarih merakı yüzünden bizi de müze müze gezdiren bir kızımız varken!

Mudanya sahiline indiğimizde önce İsmet İnönü'nün heykelinin bulunduğu Mütareke Anıtı çekiyor dikkatimizi. Ardından ağzında zeytin dalı olan bembeyaz bir güvencin heykeli. Çok geçmeden 13 odası ve 2 büyük salonu olan bu beyazlar içindeki ahşap bina yıllar önce yaşananları anlatmak istercesine çağırıyor bizi içeri. Giriş katında mütarekenin yapıldığı, tarihi imzaların atıldığı salonda Türk tarafı adına İsmet İnönü'yü, İngiltere adına General Harington, Fransa adına General Charpy ve İtalya adına da General Mombelli’ni masada karşılıklı otururken buluyoruz. Yıllarca Yunan delegelerin görüşmelere katılmadığını okuduysak da gözlerimiz Yunan delegeyi de arıyor salonda.

3 Ekim 1922 tarihinde başlayan, zaman zaman gerginleşen görüşmeleri sanki yaşarmışçasına anlatıyor oradaki görevli. İlk defa dinlercesine dinliyoruz hepimiz, çıt çıkarmadan. Sonra hep birlikte İsmet İnönü'nün sinirlendikten sonra yumruğu ile kırdığı mermer masayı gösteriyor bize. Vatan sevgisini, mücadeledeki içtenliği tüm doğallığı ile hissediyoruz içimizde. Evin içindeki eşyaların pek çoğu o günlerden. Cephedeki başarıların ardından kalemleri ile tarihe şekil verenleri an ve an anlatmak istiyorlar sanki. O günleri, yaşanan gergin dakikaları, kazanılan zaferi...

Üst katta yatak odaları varmış. Ancak, ziyarete açık değil maalesef. Tarihi bir yapı olduğu için binanın zarar göreceği gerekçesi ile yukarı çıkılmasına izin verilmiyor:( Hoş, alt katta gördüklerimiz, duyduklarımız hepimizi keyiflendirmiş olacak sorgulamıyoruz bile. Sanki imzayı İsmet İnönü yerine biz atmışız gibi gururla çıkıyoruz evden. Yüzümüzde kocaman bir gülümseme, kızımıza tarihimizden bir örnek daha vermiş olmanın hazzı ve gezi planına uymuş olmanın mutluluğu ile...

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Gezi Notları 2: Yürüyen Köşk

Bizim Bursa gezisinin aslında ilk durağı olmasını hedeflediğim yer Yürüyen Köşk'tü. Zira, her seferinde Yalova'da feribottan indikten sonra uğrayıp gezmek istediğim halde, zaman kısıtı ve yol halinden pek de fırsat yaratmadığımız bir gezi noktası burası. Hikayesini zamanında Türkçe kitaplarında okuduğum, hatta çocukken gezdiğim söylenen bu tarihi yapıyı bir kez de bu yaşımda anlayarak ve hissederek görmek, gezmek, solumak istedim. Öyleki, sevgili kızımın Atatürk hayranlığı'nı da yanıma alarak, O'nun çok sevdiği bu yeri gezi planımızın en başına oturttum:)

21 Ağustos 1929'da Atatürk'ün yatı Dolmabahçe önlerinden hareket edip, Marmara’da kısa bir tur attıktan sonra Yalova iskelesine doğru giderken sahildeki ulu çınar Atatürk'ün dikkatini çeker. Görüntüden çok etkilenen ulu önder yatı durdurtur ve teknesi ile karaya çıkar. Bir süre bu çınarın gölgesinde dinlenir ve çınarın civarına bir köşk yapılması talimatını verir. Talimatın arkasından çok değil, tam 22 gün sonra da köşk inşaa edilir. Ancak köşkün asıl hikayesi bundan sonra başlar. Bir gün köşkün çatı ve duvarına zarar verdiği gerekçesi ile çınar ağacının dalı kesilmek istenilir. Bunu duyan Atatürk, ağacın dalının kesilmesi yerine köşkün çınardan uzaklaştırılmasını emreder. 8 Ağustos 1930 günü başlayan ve 2-3 gün içinde tamamlanan kaydırma işlemleri ile İstanbul'dan getirilen tramvay rayları üzerinde köşk eski yerinden 4-5 metre doğuya kaydırılır. Böylelikle köşk yıkılmaktan, çınar ağacı da kesilmekten kurtulur.

Felsefe olarak ağaca, yeşile verilen önemi ile büyük bir mesaj içerdiği kesin bu olayın. Ancak, bize kalırsa, dünyaya verilen mesajın bir yerlerinde sanki Türk mühendislerinin yapabileceklerinin bir kanıtı da saklı. Yani 1930'lu yıllarda bir binayı yerinden raylar üzerinde kaydırmak pek de sık rastlanır bir düşünce olmasa gerek! Hele de 22 günde yapılan ahşap binayı yıkıp 10 metre öteye yenisini inşa etmek gibi şans varken...

Bu arada, bu köşk ile ilgili okuduklarımdan beni çok etkileyen birşey daha var: Atatürk'ün çok beğenip, kendi isteği ile inşaa ettirdiği bu köşkte zaman zaman toplantılar yaptığı ya da dinlendiği bilindiği halde konakladığına dair hiç bir kanıt yokmuş. Oysaki insanı dinlendiren, huzur veren bir hali var yapının, ortamın.

Zaman içinde rutubete mahkum olsa da restorasyon çalışmaları sonucu ziyaretçilere açılmış köşk. Çınar ağacına konan ses sistemi ile de isteyen ziyaretçilere hikayeyi dinleme imkanı verilmiş. Yalova Belediyesi şehir merkezinden köşke kadar ücretsiz servis kaldırıyor ve hatta, yaz aylarında köşkle merkez arasında fayton çalıştırıyormuş. Ayrıca, Yalova Belediyesi 80 yıl sonra, köşkün bahçesinde daha önce kafetarya olarak yapılan binanın bir bölümünde Atatürk Kitaplığı tesis ederek 23 Nisan 2010 tarihinde törenle hizmete açmış. Küçük ama zaman içinde büyüyeceğine inanıyoruz kitaplığın. Kafetarya ise konumu sebebi ile muhteşemdi. Ortamın büyüsüne kapılıp orada da bir mola vermeden edemedik:) Ve bunca yıldır gitmediğimiz, görmediğimiz tarihimizi bir kez daha hayranlıkla andık...

11 Mayıs 2010 Salı

Gezi Notları 1 : Tirilye


Yaz yavaş yavaş yaklaştıkça, içimizdeki tatil isteği gitgide büyüyor bizimde. Ancak, okullar kapanmadı henüz. İşten de kopamıyoruz... Zaten, 'haftasonu için çok uzaklara da gidilmez' düşüncesi hakim, çocuk olunca:( Ama tatilimiz geldi bir kere!!! Uzun zamandır planladığım bir gezi var aslında, her fırsatta dile getirdiğim. Hem de bir taşla bir sürü kuş vurulabilecek türden(kuş vurmak bana göre değil, lafın gelişi işte!). Kısaca, haftasonunda Bursa'da olma fikri tüm ailenin üzerinde oybirliği ile aldığı bir karar haline dönüştü bir anda. Hem kuzenler görülecek, hem de Mudanya ve çevresi gezilecek diye şekillendiriverdik planı da...

Gezinin ilk adımı Mudanya'ya yaklaşık 11 km uzaklıktaki Tirilye. İçimizdeki tatil isteğini körükledikçe körükleyen, az kalsın sevgili eşimi oralarda bırakacağımız kadar doğal ve güzel bir sahil beldesi burası... Her ne kadar 1963 yılından sonra Zeytinbağ adını alsa da Antik çağlardan beri kullanılan bir yerleşim yeri olması sebebi ile Tirilye adı daha yaygın olarak bilinmekte. Adı ile ilgili ilginç rivayetler de var tabii: Bunlardan biri İznik'ten aforoz edildikleri için kaçan üç papazın (Aya Yanni, Aya Yorgi ve Aya Sorti) buraya gelip yerleşmesi ve bu sebeple Rumca üç papaz anlamıan gelen Trilya olduğu yönündedir. Bir diğer inanış da Helence'de barbunya balığı anlamına gelen Trigleia'dan türediğidir. Hatta rivayete göre burası bir balık yatağı imiş ve Tirilye'de tutulan balıklar Doğu Roma İmparatoru'nun sofrasına dek uzanırmış.

Tirilye'de evler koruma altında. Dolayısı ile genel dokusunu korumuş. Bu da insana küçük sokaklarından geçerken ayrı bir huzur veriyor. Ancak, tabii her yerde olduğu gibi garip yemyeşil bir apartmanı burada da görerek içiniz bir anda acıyabiliyor.
Osmanlı geldikten sonra da Hristiyan halkın burada kalmasına izin verdiği için bölgede çok sayıda kilise ve manastır yapılmış zamanında. Ancak, günümüze ancak üç kilise ulaşabilmiş. Biri Büyük Kilise ki bugün Fatih Camii olarak kullanılmakta, bir diğeri tarihte duvarlarına ilk kez resim yapılan kilise olarak bilinen Kemerli Kilise ve son olarak da Yuannes Kilisesi... Gezme, fotoğraflama imkanımız olmadı kiliseleri maalesef. Çocuklarla uçurtma peşinde koşuyorduk, Tirilye'nin tepesinde bir kahvede. Bir yandan müthiş deniz manzarasına bakarak, bir yandan da neden daha uzun kalmaya gelemiyoruz ki diye iç geçirerek...

Sonuçta 'nasıl da kalmadan geri geldiniz?' derseniz, bir de bize sorun derim:)

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Benim Annem, Güzel Annem...

Biliyorum geçti anneler günü... Yine bir gün gecikmeli yazacağım anneler günü yazımı:( Ama yaşadıklarımı yazmazsam gün gelir de unuturum diye korkuyorum. Bundan birkaç gün önce sevgili kızım, hummalı sabah telaşının içinde durup 'yaa anne olmak ne zormuş, değil mi?' deyiverdi! Bir yandan bardağındaki sütü bitirmesi için uğraşan teyzesi, diğer yandan montunu giydirmeye çalışan babası ve ayakkabısını giydirmek için yere çömelmiş olan bendeniz öylece kalakaldık bu lafın üzerine:)

Çok zormuş gerçekten anne olmak! Bir hamuru en baştan yoğurmak, ona şekil vermek için çalışmak, özgüveni yerinde, doğru bir insan olması için çabalamak... yorucu, zaman zaman yıpratıcı, zaman zaman bezdirici belki! Ama bir o kadar da keyifli oluşanı görmek, emeğinin karşılığını almak: gururlandırıcı, onur verici... sıcacık...

İşte, tam da bu keyfi yaşıyorum ben şu günlerde... Anneler günü hikayeden bir gün gibi geliyor artık bana. Günler öncesinden alınan hediyeler, süpriz planlar vs.. Eskiden anneme, 'anneler günü için sana ne alayım?' diye sorduğumda 'boşver, siz en büyük armağansınız bana!' derdi. Şimdi, ne demek istediğini gerçekten anladığımı hissediyorum. Bir anne için yavrusundan daha güzel hiçbir hediye olamıyormuş gerçekten. Onu mutlu, sağlıklı görmek en büyük armağanmış meğer. Bu sebeple ben harika bir anneler günü yaşadım(hala da yaşıyorum:)) Hele de kızımın anaokulundan gelen cd ile dünyalar bir kez daha benim oldu: okuldaki görüntülerinin üstüne kızımın kendi sesi ile okuduğu 'benim annem' şarkısını dinlemeye, cd'yi tekrar tekrar izlemeye, ona sarılıp sarılıp öpmeye doyamıyorum:) Her ne kadar o 'yeter anne! anneler günü bitti artık!' dese de bana, ona sarılabildiğim her gün anneler günü:) Şarkıyı buradan dinletemiyoruma ama sözleri dilimden, kulağımdan düşmediği için buraya da yazmadan edemiyorum:)

Benim annem, güzel annem
Çiçeklerden çiçek annem
Bir gülüşü, bir bakışı
Dünyalara değer annem

Benim annem, güzel annem
Gönüllerde yatan annem
O güzel tatlı bakışı
Bana neler söyler annem

Not: Bu da tüm anneler için yapılmış kurabiye çiçekleri :)

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Bugün Hıdırellez

Bugün hıdırellez!!! Aslında dün konuştuk arkdaşlarla, bizim oralarda halen daha önem verilir, kutlanır diye. Türk aleminde kutlanan bir bayramdır, Hıdırellez. Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olduğu kabul edilerek kutlanmaktadır. Kıştan çıkış, yazın ilk günlerine merhaba demek içindir. Menşeii tam bilinmemekle birlikte, Mezopotamya ile Anadolu kültürünün bir parçası olarak kabul edildiği gibi İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu da söylenir. Ancak tarihe bakıldığında ilk çağlardan itibaren insanların bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı doğasal döngüler için sevinç duyduğu görülmektedir.Dolayısı ile tek bir kültürün parçası olması da beklenemez, değil mi? Hem hangimizin baharla birlikte içi kıpır kıpır olmuyor ki?

Biz de kutlardık. Gül ağacının altına o yıl neyi en çok istiyorsak yapmamızı söylerdi annem. Kendisi de az diploma çizmedi bizim için:) Evlenmek isteyemler sevdiğinin resmini çizer, bebek isteyenler bebek yaparlar bir kağıda ya da sağlık, para vs yazılır, çizilir, gül ağacının altına bırakılır. Gece Hızır'ın dolaştığı, istekleri bir bir toplayıp aldığına inanılır. Hızır aslında bir doğasal durumu, baharla vücut bulan yaşamın tazelenmesini imgeler.

Daha daha neler olur derseniz, yeşil büyük alanlarda kutlamalar yapılır. Ateşler yakılır, üsütnden atlayarak dilekler tutulur. Hıdrellezde baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır. Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.

İstanbul'da gül ağacı bulmak zor pek çoğumuz için... Ama böylesi bir geceyi atlamak da olmaz tabii:) Hiç olmazsa bana mail ile gelen şu duayı buradan yayınlamak istiyorum: (Sulukuleli kadınlardanmış)

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil sağlığı iyi olsun.
Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın. Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın.
Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.
Sevdikleriyle birarada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın. Nesi varsa, bölüşücek, nesi yoksa, bulup getiricek birileri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun.
Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.
Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun, ama yalan uydurmasın. O herşeyine, her haline tek tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun. Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.
Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. Gerçek başarının bu olduğunu unutmasın. İbadet eder gibi, bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun. Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün. O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.
Neşesi bol olsun.
Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde birşey durup durup zıplasın. Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın.
Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin. Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.
Değiştirmek istedikleri değişsin.
İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın. Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın. Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun. Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.
Birşey ona sürpriz olsun. Günlerinden birgünü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın. Bu gün üçyüzaltmışbeşten herhangi biri olsun. Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın. Öyle tahmini mümkün olmayan birşey olsun ki bu, hayatın sihirini anlatsın.
Bir hayali gerçek olsun. Bir hayale gözünü yumsun. Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın. Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın.
Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun. Duası gerçek olsun. Tek kelimesine, tek satırına nazar değmesin.
Amin.

4 Mayıs 2010 Salı

Kemanımla Sana Bir Pasta :)

Bu keman pasta da çok sevdiğim bir küçük hanım için... Yıllar önce, yanılmıyorsam 2- 2.5 yaşlarında tanıştım, kendisi ile. O zamanlar evimin kapısında pek de görmeye alışık olmadığım kokoşlukta mini mini bir hatun sapsarı kıvır kıvır saçları, çiçekli kotu ve güneş gözlükleri ile duruyordu. Önce girmek istemedi içeri, sonra annesinin ardından süzüldü evimize, hayatımıza. Bir süre izledi bizleri... Gözü tutmuş olacak bütün gece 'oku!' dedi bana, evimizdeki yegane düğün-balayı fotoğraflarından oluşan albümü:) Dün gibi hatırlıyorum ben o geceyi, ilk karşılaşmamızı...

O tatlı minik kız büyüdü artık: Kızımın Sena ablası oluverdi:) Son derece zeki, hazırcevap, güzel bir genç hanım artık karşımızdaki. Annesi doğumgünü pastası deyince tüm kalbimle istedim onun için birşeyler yapmayı. Ama henüz bir miktar cesarete ihityacım var bu işte. İnsanların gönüllerinden geçeni yansıtamamaktan korkuyorum hala. İş sevdiklerimle alakalı olunca tedirginliğim bir kat daha artıyor sanırım. Annesi, 'gerçekten yapabilir misin?' diye sorduğunda 'yaparım tabii' diye çıkıverdi ağzımdan. Onun için birşeyler yapma isteği bir anda ağır bastı yani...

Aslında kolaylıkla yapabileceğim bir pasta seçmişlerdi: yuvarlak, çiçekli falan... Ama yıllardır emek verdiği ve sevdiğini bildiğim 'keman' daha çok onu hatırlatıyordu bana. İsteğimi kırmadılar:) Aslına bakarsanız ne çıkacağını merak, umut ve heyecanla beklediklerine eminim:) Biz de son şeklini verene kadar aynı heyecanı yaşadık açıkçası. Eline hiç gerçek keman almamış olan benden bu pastayı yapmamı umdukları, beni cesaretlendirdikleri için teşekkürün büyüğü onlara...

Yine de bu son olacak sanırım. Bir süre bu pasta kurabiye işinden istifa ediyorum:) Çok erken oldu biliyorum ama geri çekilmekte fayda görüyorum bu işten. En kısa zamanda başka keyifli yazılarda görüşmek üzere...

Sena'cım: Kemanımla sana bir ses veremedim ama akoru bozuk bu kemanla sana bir pasta yaptım:) Umarım her günün bir öncekinden daha mutlu, sağlıklı ve başarılı geçer! Ve senin kocaman yaşlarını da görürüz hepbirlikte...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Sevgi Kırmızısı :)

Biliyorum blog yazılarım gitgide
mutfaktan çıkmayan biriymişim halini almaya başladı. Aslında yok öyle bir şey tabii!!! Beni bilen bilir yemek yapmaktan keyif alsam da hemen tüketilmesinden ve sonrasındaki toplama faslından hiç hoşlanmam. Hele misafirlerim varsa öyle mutfağa gelip yardım etmelerine falan tahammül edemem. Sevenlerim sağolsun söz dinler ve ben 'yardım edebilir misiniz' demedikçe de mutfağıma pek adım atmazlar:)

Sadece bu ara pek yoğunlaştım şu pastacılık işine. Bu merak beni nerelere götürecek bilemiyorum ama keyif verdiği kesin şimdilik. Ee, hayattan keyif almadıktan sonra, kendimize nefes alma fırsatları yaratmadıktan sonra gün geçirmenin, vade doldurmanın adı yaşamak olabilir mi? Sırf bu sebeple belki de daha bir hevesle öğrenmek, daha iyisini yapmak istiyorum kurabiye süslerken ya da pasta giydirirken. Aslında daha bahsetmediğim başka telaşlarım da var. Logosundan, broşürüne kadar pek çok ayrıntısı var üzerinde kafa yorduğum bu işin; her ne kadar buradan sadece mutfakta pasta yapan biri olarak gözüksem de bunca gündür...

Resimlere gelince evet, bunlar da ev halkına sunulan denemeler... Haftasonu süpriz olması ve sevgili eşimin 'hep başkalarına yapıyorsun biz lezzetini bilemiyoruz' serzenişi için bir saat içinde hızlıca hazırladığım bir sevgi pastası ve minik böcüğüme uğur getirmesi için uğurböceği kurabiyesi... Ve yine her zamanki gibi acele ile cep telefonumun kamerasından çekilen görüntüleri ile... Kabul edersiniz ki, bu çekici süprizleri yemek isteyenlerin önünden çekip sanatsal fotoğraf çalışması yapmak pek mümkün değil!

2 Mayıs 2010 Pazar

Enginar Dolması

Çok komiktir aslında benim enginarla tanışmam: Yıllar önce Kıbrıs'ta bahçeli bir evde oturuyorduk. Kayısı, nar , yenidünya, turunç vs bir çok meyve ağacı ve annemin ektiği maydonoz, marul, biber, domates ile dolu bir arka bahçemiz vardı. İki yıl kadar kaldık o evde. Neyse lafı uzatmayayım, birkaç mevsim geçmişti ki bizim bahçede bilmediğimiz bir bitki yeşermeye başladı. Annemin hoşuna gitmemişti durum. Tam anımsayamıyorum ama başka birşeyler ekmek istediği bir alanda kendiliğinden yeşeren ve hızla büyüyen bu bitkiden hiç ama hiç haz etmediğini hatırlıyorum. Sonrasında onun enginar olduğunu, kökünün yıllarca yaşadığını ve her ilkbaharda sürgün vereceğini öğrendik. Ne yazık ki, o yıla kadar annem enginarı sadece yenilen kısmı (açmamış çiçeklerinin geniş ve etli çiçek tablası ile brakte adı verilen enginar başındaki yapraklarının etli dip kısımları)olarak bellemiş:) Çok da alışık olmadığımız bir sebzeydi bizim için. Kimbilir zahmetliydi belki de...

Bu düşünce uzun yıllar benimle yaşadı. Sonra bir gün sevgili kayınvalidemi enginar dolması yaparken gördüğümde ise iyice pekişti:) Ben ki, dolmanın her türünü (biber, kabak, domates, soğan, patlıcan )severim ve afiyetle yerim; enginar dolmasını evlenene kadar hiç yememiştim. Zaten hep dediğim gibi evlilik, Ege'nin farklı ama bir o kadar lezzetli mutfağının kapılarını açtı bana. Bilmeyenler için söyleyeyim bence enginar, gerek zeytinyağlı, gerek iç bakla ile, gerekse dolması ile her türlü yenebilecek bir sebze... Dolmasının yapılışı için ahkam kesmeyeceğim, zira eskiden beri 'bazı yemekler anne yemeğidir, onları da annelerimize gittiğimizde yeriz' inanışım var benim. Gerçi anne olduktan sonra yavaş da olsa bunları benim de kendi çocuğuma aktarabilmek için öğrenme, deneme çabalarım oluyor. Ama henüz sıra enginar dolmasına gelemedi:) Bu sebeple de bizim enginar dolmaları ta İzmir'den geldi! Yine de tarif isteyene verebilecek kadar teorik bilgi edindim: Önce dış yapraklardan kötü olanlar temizlenir. Sonra bir miktar haşlanır ki ortasındaki tüyleri temizleyebilmek açılabilsin. Kaşığı arkası ile tüyler kazınır temizlenir ve içine hazırladığınız dolma içi konularak pişirilir gibi... Tabii ki şekli bozmamak esas bu işte! Bu arada yerken de yapraklar tek tek sıyrılarak yenilir ki yemekten alınan zevk iki katına çıkabilsin:)

Teorik bilgi demişken konuya biraz daha ciddi yaklaşmakta fayda görüyorum: Enginar, içeriğinde A ve C vitaminlerinin yanında kalsiyum, potasyum, demir, manganez ve fosfor gibi çeşitli mineralleri orta seviyede bulunduran bir sebzedir. İçerdiği Ciarin adlı madde ile de karaciğer, safra kesesi, böbrekler ve bağırsakların düzenli çalışmasına yardım eder. Kandaki üre ve kolestrolü düşürür. İdrar söktürür. Kandaki şeker miktarını ayarlar. Şeker hastaları için çok faydalıdır. Bedeni ve ruhi bitkinliği giderir. Vücuda dinçlik verir. Sinirleri güçlendirir. Damar sertliği ve kalp hastalıklarını önler. Böbreklerdeki kumların dökülmesine yardım eder. Karaciğer hastalıklarının çabuk geçmesini sağlar. Sarılıkta faydalıdır. Romatizmanın şikayetlerini geçirir. Mide ve bağırsakları temizler. İshali keser. Ancak, emziren kadınların ve böbreklerinde veya mesanelerinde itihap olanların yememesi gerekir. (bu tür şeyleri hurafe olarak gören ben emzirirken doyasıya enginar yiyip sonrasında da eyvah sütüm kesiliyor telaşına düşmüştüm maalesef)

Son söz: Eline sağlık anne! Sayende bu hafta enginarın her türlüsünü yedik... Ayrıca, dolmanın birinin fotoğrafını çektim ki görmeden yapacaklara emsal olabilsin:) Zira, sadece tarifle bu işin olmadığını biz yapraksız dolmaları yiyerek tecrübe ettik.
 
Clicky Web Analytics