28 Ocak 2010 Perşembe

Kurbağa Öpmeye Değer mi?

Bu yıl bir kızım, bir ben derken hastalıklardan başımızı kaldıramadık maalesef. Dolayısı ile hızlı bir başlangıç yaptık 2010'a hastalıklar açısından. 'Aman düzelelim de yazayım, insanların içini bayıltmamayım' diyorum, ama bir başka araz çıkıyor:( İçimde şiştikçe şişiyor hali ile... Sonra yine de 'Neyse, sağlık olsun! Daha büyük sıkıntılar, çaresiz dertler olmasın!' diyorum silkinerek:)

Dün, kar tatilinden nasibini alamayan zavallı kızıma değişiklik olsun diye Prenses ve Kurbağa filmine gittik. Malum bu aralar çocuklar için bol bol sinema ve tiyatro gösterisi var, gidilecek, görülecek. Aslında pek çok kez kafa yormuşumdur; Disney filmlerinde ve masallarında... Bu anlamda, benim adıma pek farklı sonuç vermedi filmi izlemek. Yine düşündürttü beni:) Aman, 'bir çizgi film ya da masal için düşünülür mü?' demeyin. Düşünmeli insan bence, hatta düşünüyor:)

Şimdi söyleyin bakalım: çocuğunuza şekilci ya da birbaşka deyişle önyargılı olmamasını öğretiyorsunuz ama sıra kurbağa öpmeye gelince 'aaaa aman sakın ha!!!' mı diyorsunuz yoksa 'ya prensi oysa?' diyerek öpmeye teşvik mi ediyorsunuz???

Hepimiz birer prensestik aslında, anne-babalarımızın gözünde. Bana kalırsa bir kısmımız kurbağaya dönüverdik yanlış öpücükler yüzünden:) Ama denemeden de bilinmiyor bu! Ne çıkarsa bahtına durumları yani:) Akılcı mı olmalı yoksa yüreğinin sesini mi dinlemeli? Bu soru da dünya varoldukça sorulacak sanırım...

Bunun gibi Sindrella masalının 'ya ayakkabı Sinderella'nın ayağına olmasaydı' konulu ikinci filminde, prenses olmak için canını dişine takmış külkedisini izledik çocuklarımızla. O filmde, sevdiğinin peşinden sonuna kadar git, onu kimselere kaptırma mesajı mı veriyor bizlere? Yoksa prenses olmak için herşey mübahtır mı??? Bir pamuk prenses masalı var ki, sonunda prenses camdan tabuta konur. Ama prens yine de gelir onu öper. Mutlu son olsun da nasıl olursa olsun dercesine... Burada da kasmayın, şayet prensesseniz bir beyaz atlı sizi mutlaka bulur düşüncesi mi aşılanıyor biz kadınlara... Bir bekle yani:)

Aslına bakarsanız dünkü filmin benim gözümde 'aşkın gözü kördür' şeklinde bir mesajı daha var. Zira, hangimiz göz göre göre kurbağa öper ki!!! Sonuçta asıl soru şu: prenses kalayım diye kurbağa öpmeye değer mi? Hele de hayatın gerçekleri varken:)))

23 Ocak 2010 Cumartesi

Yeni Bir Tat Yakaladık!

Bir süredir sadece anneler ve çocukları olarak görüşsek de çok şükür artık ailecek biraradayız. Muhabbetler keyifli, sohbetler tatlı... Yeni dostluklar için ben de yeni bir tatlı yapmak istedim. Daha önce hiç denemesem de annemde bir kez yemiş ve beğenmiştim bu tatlıyı. Yapılışı da oldukça kolay olunca 'tam bana göre!' diyebileceğim türden bir seçim oldu:) İkramların hazırlanması süresindeki payımı ve katkımı böylece özetlemiş olduk:)

Malzemeler:

10 adet Halley
1 paket krem şanti
1 paket çikolata sos
ceviz
kuru üzüm
(çikolata sos ve krem şantinin hazırlanması için de 3,5 bardak süt)

Hazırlanışı:

Bir kabın içinde halley bisküvileri kırın. Bir başka kapta da krem şantinizi hazırlayın. Sonra içine bisküvileri, ceviz ve kuru üzümleri ekleyerek iyice karıştırın. Dilerseniz kuplara, dilerseniz bir borcama hazırladığınız karışımı dökün. (Borcamdan servis ederken zorlanabilirsiniz. Resimden de görüleceği üzere şekiller istediğiniz gibi olmayabilir. Dolayısı ile kuplarda olması ikramı kolaylaştıracaktır.) Buzdolabında bekletin. Bu arada çikolata sosu hazırlayıp soğumaya bırakın. İyice ılıdıktan sonra buzdolabında beklettiğiniz karışımın üzerine dökün. Buzdolabında servis edeceğiniz ana kadar bekletin. Çikolata sosunu servis anında da dökebilirsiniz tabi. Afiyet olsun:)

22 Ocak 2010 Cuma

Gitar Dersleri Başladı: Do Re Mi...

Bundan birkaç ay önce veli toplantısında öğretmenleri kızım için pek çok güzel şey söylediler. Hali ile anne-baba olarak gururlandık. Çıkarken aklımızda bale öğretmeninin Defne'nin baleye yatkınlığı üzerine kurduğu olumlu cümleler ve müzik öğretmeninin Defne'nin bir enstrüman çalması hakkındaki yorumu vardı. Bir anne- baba olarak verdik kararı: Bale okuluna gidilecek ve bir müzik aleti çalması için teşvik edilecek!

Bale konusunda tembellik yapıp henüz çocuğu bir okula götürmedik ama geçen gün dayanamayarak ona bir enstrüman aldık. Bateri, davul, piyano ya da zaman zaman keman çalmak istiyorum diye tuttursa da itiraf etmeliyim ki 'müziğe gitar ile başlanır' diyerek kandırdık kendisini...

Müzik kesinlikle tüm ailenin ortak görüşü olarak ilgilenmesini istediğimiz bir alan aslında. Ancak, her ne kadar babası duyduğunu çalabilecek kadar bu işe hakimse annesi olan bendeniz o kadar uzağım konudan:( Çocukken annem ile babam bana kocaman bir org almışlardı - ki hala durur evde-. Bir yıl kadar da bir müzik öğretmeni bana ders verdi ve öğretmeye çalıştı. Ancak, pek sonuç alabildiği söylenemez ki en sonunda pes edip aileme 'dilerseniz zorlamayın çocuğu' bile dedi:) İşte, benim müzik kariyerimin sonlandığı o nokta!!!

Babası, dediğim gibi müzikten keyif alıyor. Söyleyemiyor belki ama çalabiliyor:) Hatta, askerde bile bando takımında çalgıcılık yapmış bir gönüllü o... Sevgili babam, istemeye geldiklerinde 'neden çalgıcı oldun? yazıcı olamadın mı?' diye sormuştu bile:) Askerde Çingenelerle çalmış olmasına rağmen hala kopmadı gitarından.

Gerçi eşimin ailesinde bu işe gönül vermişler var. Bilmem o kadar ilerler mi ama ilgilenmesi, bir yerden başlaması için biz üstümüze düşeni yapalım istiyoruz anne-baba olarak. Şimdilik gitar derslerini babası veriyor. İlk günkü disiplini görünce bizimkisi kesin bırakır bu işi diye içimden geçirmedim dersem yalan olur. Zira, metronom önünde yaklaşık bir saat tellere basma çalışması yaptıktan sonra 'anne parmaklarım çok acıyooo' diye yanıma geldi:) Babası önce ritm öğrenmesi gerektiğini düşünüyor. Oysa, bizimkisi ilk günden bir şeyler çalabilmeyi umut ediyor. Sonuçta, benim anladığım birşeyler çalabilmesi için babasıyla, yani gitar öğretmeni ile daha çoooook yolu var gibi. Yine de şimdilik duruşu ve gitar tutuşunu çözdü bana göre:)

Bugün okullarında karne alıyorlar. Karnesine bir not da bizden:
Evdeki gitar dersi --- Pekiyi!!!

18 Ocak 2010 Pazartesi

Ben Bebek İstiyorum:)

Yazını başlığını görenler heyecanlanmasın hemen!!! Niyeti bozmuş değilim:) Dün bir heyecan yazdım cumartesi gününün yolculuğunu… Ama günün tamamını aktarmadım. Aynı yazıya koyamadım, koymaya kıyamadım. Zira, ikisine de haksızlık olurdu bu durum. Çünkü, mavi derinlikleri görmek, dev bir akvaryumun içinde yer almak kadar veya kimbilir belki daha da fazla heyecanlandırıyordu beni Barbie’nin yıllar yılı süren serüvenine tanık olmak. Okuduğum ilk andan beri gidip görmek istiyordum, 17 Kasım-24 Ocak tarihleri arasında Forum İstanbul’da açılmış olan sergisini…

Aslına bakarsanız benim çocukluğumda Barbie sahibi olmak bir ayrıcalıktı. Özel bir durumdu. Aile büyüklerinden biri yurtdışına falan giderse getirebilirdi. Bu kadar yaygın değildi yani arkadaşlarım arasında da. Bir bilemediniz iki-üç Barbie’si olan çocuklardık bizler… Yoksa şimdikiler gibi 20-30 tane asla değil!!! Dakika başı yeni bir filmi ya da yeni bir modeli çıkarmazdı bizim zamanımızda. Dolayısı ile anne-babalarımız da soluğu oyuncakçılılarda almazlardı, satınalmak için…

Bebeklerim vardı tabii… Hem de pek çok arkadaşımdan daha çok bebeğim oldu: Konuşanı, ağlayanı, altına yapanı, yürüyeni… ama dediğim gibi Barbie’m kızımınkine oranla oldukça azdı. İşte, belki de bu çocukluğumun özel bebeği için görmek istedim sergiyi. 1959’dan günümüze Barbie’leri…

Kaçırmadan gitmeli, görmeli bence Barbie sahibi olmuş herkes. Ben çok ama çok keyif aldım orada olmaktan. Yıllar yılı değişen stilini, kilosunu saç modelini görmekten. Hatta, ailesini, arkadaşlarını tanımaktan. Zira, şimdiye kadar bir Barbie bir de erkek arkadaşı Ken’in adını bilirdim. Bir ara ayrılmışlardı hatta yanılmıyorsam:) Dedikodu bir yana sergide fotoğraflamaya çalıştığım bir aile-arkadaş ilişkilerini anlatan çizelge bile vardı.

Barbie’nin 1959 yılındaki ilk halinden başlayarak adeta bir filmi yaşıyorsunuz içeride. Başlarda biraz toplu gibi. Sonra, yıllar yılı saçları, giyim tarzı, arkadaşları değişiyor. Hatta bir dönem özellikle Ken’in baş parmakları oynar hal alıyor. Siz oyuncak dünyasında bir adım atılmış diye düşünürken film yıldızlarının birer küçük bebeği karşınıza çıkıyor: Kah, Scarlet O’Hara, kah Marilyn Monroe, kah Beverly Hills karakterleri olarak… Barbie kırmızı deri kıyafeti ile bir Ferrari’nin önünde, Ken ise Harley Davidson’ın ardında bekliyor sizi, kolunda dövmesi ve sakallı hali ile…

Sonra bir başka koridorda ünlü tasarımcıların kıyafetleri ile karşılıyorlar sergiye gelenleri. Ya da bir başka camekanda dünya prensesleri olarak… Bir bölümde de çocuklara daha tanıdık gelen Disney prensesleri bile… Yani 1968’lerdeki çiçek kızdan tutun da, Kleopatra’ya kadar hemen her çeşit Barbie var sergide. Kah ay tanrıçası, kah güneş tanrıçası olarak…

Elvis Presley, Superman, Star Wars karakterleri de var sergilenen onca Barbie’nin arasında. Ama kutularından çıkarılmadan katılmışlar sergiye. Belli ki sahipleri için hala çok ama çok kıymetli birer bebek onlar. Çıkışta Legolarla ilgili de bir bölüm var. Ancak, Barbie’nin büyülü dünyasından sonra çok kısa sürüyor buradaki gezi.

Serginin çocuklardan çok büyüklere hitap ettiği düşünülmüş ve çocuklar unutulmamış. Siz Barbie’leri hayran hayran incelerken, onlar projektörden yansıyan büyük ekranda Barbie’nin çizgi filmlerinden birini izleyebiliyorlar. Ya da serginin çıkışında ablalar eşliğinde, günümüz Barbie’lerinden ve Legolarından oluşan oyuncaklarla masaların etrafına oturarak oyun oynayabiliyorlar. Ama en sondaki Barbie kıyafet ve oyuncaklarının satıldığı bölümden masrafsız çıkabilmek elbette bir miktar sancılı oluyor, eğer bir kızınız varsa:)

Kişi başı 6 TL’ye gezilebilen bu sergi, vaktiyle Barbie’si olmuş herkes için mutlaka ama mutlaka görülmeye değer bence... Dediğim gibi 24 Ocak'ta bitiyor çünkü:(

17 Ocak 2010 Pazar

Derinlerden Gelenler

Ne zamandır istiyordum gitmeyi, görmeyi… Ancak her seferinde ya bir mani çıkıyor, ya da ‘taaaa oralara gidilir mi ya!’ şeklinde bir bezginlikle karşılaşıyordum. Keza dün de aynısı oldu: Malum İstanbul’da çeşitli yollar trafiğe kapatılacak düşüncesi ile evin çevresinden fazla uzaklaşmama kararı aldı bizim ailenin reisi… Haliyle de anne-kız bizim suratlar düştü bir miktar. Neyse yapılacak işler de var diyerek kadere razı olmuştum ki evin asıl patronu çıktı sahneye! ‘Ben gitmek istiyorum. Gidilecek!’ deyiverdi. Evin tek erkeği de kadının fendini yenemedi ve kadere razı olarak bastı gaza… istikamet ‘Forum İstanbul’dur’ diyerek:)

Hep gidip görmek istiyordum dedim ama aslında son zamanlarda gören arkadaşlardan duyduklarım da kafamda ‘acaba değer mi onca yolu tepmeye?’ sorusunu uyandırmıştı. Malum bizim evden bakıldığında epey uzakta bir yer:) Ancak, pek kolay ve hızlı ulaştık Forum İstanbul’a. Büyük yemek katında karnımızı doyurduktan sonra da soluğu Turkuazoo’da aldık. Bilet fiyatları anne-baba ve çocuk olarak 25x2+18 TL olunca ‘değer mi sorusu?’ başka bir boyut da kazandı hemen benim için:) Ancak, madem geldik görmek lazım dedik ve kalabalıkla birlikte girdik içeri.

Yirmidokuz ayrı akvaryum, farklı türlerde birbirinden ilginç yüzlerce balık! Kedi balıkları, köpek balığı, dev vatoslar, piranalar, mürenler, öpüşen balıklar, ahtapot ve adını bir daha hatırlayamayacağım ama görüntüsünü asla unutamayacağım bir çok balık. O kadar kalabalıkla kendinizi mavi derinliklerde gibi hissediyor musunuz tartışılır. Ama tünel diye adlandırılan akvaryumun içinden yürüyen bir bant üzerinden geçtiğiniz köpekbalıklarını da gördüğünüz bölüm son derece özenle tasarlanmış. Turkuazoo’nun bazı bölümlerinde dalgıçlar gösteri yapıyor, bazılarında akvaryumdaki canlıları izleyicilerin dokunabilmesi için yakınlaştırıyorlar. Aslında haftasonu aktivitesi olarak değil de fırsat olsa hafta içi daha sakinken gidilip görülesi bir yer bana kalırsa. Hoş tüm alışveriş merkezleri haftasonları gidilir halde olmaktan uzaklaşmıyorlar mı?

Turkazoo’yu gezen çocukların, içeride gördüklerinden dolayı yüzlerinden mutluluk, heyecan ve şaşkınlık okunabiliyor kolayca… Yüz boyaması aktivitesi de onların neşelerine neşe katıyor sadece. Bizim prensesi en çok ne etkiledi derseniz, ‘Nemo ve arkadaşları’ diye adlandırdığı balıkları gördüğü akvaryum diyebilirim. Yoksa o, dev köpekbalıklarının heyecanı ile gitmişti oraya. Hayal ettiği büyüklükte köpekbalığı sadece maket olunca bir miktar buruldu ama yine de sayısız değişik türde balık tüm çocuklar gibi onun da ilgisini çekti.

Bu arada bir aksilik oldu ve biz tam çıkışa yaklaşmışken elektrik kesintisi yaşandı. Her ne kadar yetkililer ‘panik yapmayın bu kısa süreli bir arıza’ dedilerse de maalesef sorunu çözemediler ve içerideki kalabalığı dışarı çıkarmak zorunda kaldılar; ‘isim yazdırdığınız takdirde biletleriniz geçerlidir’ diyerek. Bu sebeple, girişte çektirdiğimiz fotoğraflarımızı alamadığımız gibi hediyelik eşya bölümünü de herhangi bir şey almadan geçmek zorunda kaldık:(

Not: Bilindiği üzere, fotoğraf çekmekte çok başarılı sayılmam. Bunda makinanın da payı var tabii. Bu sebeple, bunlardan başka buraya koymaya değer pek fotoğrafımız yok maalesef:(

14 Ocak 2010 Perşembe

İyi ki Varsın: Mai Ling

Yokum yine ortalarda, değil mi? Aslında orada, burada ve şuradayım... Vaktim nasıl geçiyor? Ben yine nasıl bir koşturmada yaşıyorum, ya da yaşamaya çalışıyorum anlamıyorum! Buna bir de malum kış hastalıkları eklenince, çayımı alıp bilgisayarımın başında keyif yapmak hayal oluyor...Yoksa bilgisayardan pek de ayrı sayılmam iş gereği:)

Evet, çok şey oldu bu on küsur günde... Lodos çıktı, kızımın alerjisi azdı. Öksürük krizleri ile uykusuz birkaç gece geçirdik. 'Tüm dünyada bir hafta ertelenen yılbaşı kutlamaları!'nı biz de evde pizzaları yiyerek kutladık:) vs...

Dün de yine herkesi organize ettikten (önce kızıma geç geleceğimi, sonra bakıcı teyzemize babası gelene kadar beklemesi gerektiğini, sevgili eşime vakitli gelmesini vs) sonra biraz mızıldayarak da olsa kızlarla bir Çin lokantasında aldık soluğu, arkadaşımızın doğum gününü kutlamak için. Bizim eve oldukça uzak bir mekan olmasından dolayı mızmızlık yaptım. Yoksa şikayet edilecek hiç bir yanı yoktu yemeklerin. Hele de doğumgünü çocuğu orada olmak istedikten sonra...

Aslına bakarsanız ben sevmem kahvaltıda tereyağ, üstüne reçel, üstüne peynir koyarak ekmek yudumlamayı. Bana kalırsa ayrı ayrı yiyeceksin tatlıyla tuzluyu... Birbirine nasıl olsa midede karışıyor demek pek bana göre değil yani. Ancak, Çin yemeklerindeki bu tatlı-ekşi vs anlayışı beni hiç rahatsız etmiyor. Dengeyi çok mu güzel tutturmuşlar, bilemiyorum ama yedikçe yiyesi geliyor insanın. Keza dün de öyle oldu... Yedikçe yedik, mantısından, acı sosundan, kıtır sebzelerinden, tatlı-ekşi tavuğundan, dana etinden...

Mai Ling, yani dün gecenin lezzetli mekanı, ev yapımı erişte, Çin böreği, Çin mantısı ve nefis Çin yemeklerinin yanı sıra orijinal malzemelerle hazırlanmış Sushi keyfini de yaşayacağınız sevimli ve sıcak yer olarak biliniyor. 'Bunu da yiyelim, şunu da yiyelim' diye sipariş verirken bir kez daha anladım ki damak zevkine güvendiğim arkadaşlarımın da favori mekanı oluvermiş burası:)Paket servisi de olduğu söyleniyor ama korkarım bize yaramıyor. Zira, mekan Feneryolu'nda ve bizim ev taaaaa Tuzla'da:(

Bu arada itiraf etmeliyim ki yıllardır bir şekilde yediğim Çin yemeklerinin en iyisiydi dün yediklerim. Arkadaşlarla olmanın da tadı, yemeklere eklenince daha bir lezzetli oldu tabii herşey:) Bir daha olsa giderim ve yerim yani...

İyi ki doğdun arkadaşım, iyi ki varsın ve iyi ki sürükleyerek de olsa beni bu Çin lokantasına getirdin:)

1 Ocak 2010 Cuma

Kimler Geldi Kimler...


Bütün planlar suya düştü:( Yeni yıl için yapılan hazırlıklar misafirlerimizden küçük hanım hastalanınca tamamen bize kaldı. Gerçi ailecek bitirmek için elimizden geleni yaptık ama sonuçta bizlerin bile birer kapasitesi var:)

Misafirler gelemedi ama Noel Baba bize geldi :) Bacadan girmedi çok şükür ama 'HO HO HO! dedi kocaman gülüşüyle... Bir de ısmarlanan müzik çalan aleti getirdi sağ olsun:)

2010 için de alınan karar :
1. çok plan yapılmayacak. hatta plansız yaşanacak. hayatın ne getireceği bilinmiyor!
2. ailecek bol bol tombala oynanacak. yenince ceza vermesi çok keyifli:)hele de horoz taklitleri...
3. yemek yerken dikkat edilecek. verilen kiloların alınmasına gerek yok
4. ihtiyaç sahibi olunacak. malum büyük ikramiyenin ona çıkması için dua ediliyor. nasıl bir ihtiyaç ise bu:)
5. I want to play a game: Let's play tombala:)
 
Clicky Web Analytics