28 Aralık 2010 Salı

İlk Kurumsal Deneme

Buradan her kurabiye ya da pasta fotoğrafı yayınladığımda bu son olacak diyorum. Zira, blogumun bu şekilde gelişeceğini hiç hayal etmemiştim. Hem artık bu işi ciddiye alıp yeni yepyeni bir site hazırlığındayız. Günlerdir, haftalardır bir yandan onların telaşı sürerken bir yandan da gelen siparişleri yetiştirmeye gayret ediyoruz. Günler bu heyecanlarla geçip giderken de yaptığım, yaparken keyif aldığım bu kurabiye ve pastaları paylaşmadan, yayınlamadan edemiyorum. Hem bu seferki pasta ve kurabiyelerin ayrı bir yeri var: bunlar ilk kurumsal pasta ve kurabiyelerimiz:)

INGBANK'ın turuncu sımsıcak renkleri ile bizim de içimiz ısındı. Zevkle pişirdik, kapladık ve paketledik. Böylece, Bakırköy Şube çalışanlarının yapacakları yeni yıl kutlaması için hazırladığımız bu kurabiyeler ve pasta aynı zamanda 2010 yılının son lezzetlerinden biri oldu:)

Mutlu yıllar şimdiden!!!

26 Aralık 2010 Pazar

Veeeeee Baskeeeeeeet!

Daha trenli pastaya, birbirinden canlı renklere doyamamışken iki pasta daha sığdırdım bir güne. Çok sevdiğim arkadaşımın baskete gönül vermiş kızı ve takım arkadaşları için hazırladım birini. Hem de kızlara süpriz olacak düşüncesi ile... Üzerinde basket toplarının ve formalarının olduğu bir pasta canlandı gözümde. Aylardır heyecanlarını uzaktan da olsa takip ettiğim bu 22 kızın adlarını formaların üzerine yazdım, kaptanları Çağla ve Öykü'yü ortaya alarak. Basket sahasının yani pastanın çevresini de zıplayan basket topları ile süsledim. Hatta; hayatında hiç basket oynamamış hatta basket topunu eline alıp potaya atmamış biri olarak ben, basket toplarını yaparken evdeki hiç basket sahası görmemiş toptan da kopya çektim:) Bu samamimi itiraf bir yana, ileride de bu kızların attıkları sayılar ve yaptıkları skorlarla göğsümüzü kabartacaklarına yürekten inanıyorum.

Bir diğer pasta annelerden biri için... Söz konusu 'Anne' olunca pasta da daha sade oldu hali ile:) Tercihler de çok belirtilmeyince ne zamandır denemeyi planladığım puanlı pasta çıktı ortaya. Böylece de benim adıma bir güne üç pasta sığmış oldu:) (saymayı şaşırmadım: tren pasta ile aynı güne sığdırdım hepsini. Sadece aynı gün yayınlamayı beceremedim:( )

25 Aralık 2010 Cumartesi

Rengarenk Yolculuk...

Bir önceki yazıda 'moralim bozuk, mutsuzum, kişiselleşen doğrular yüzünden siyah-beyaz yok dolayısı ile kendimi net bir sahnede göremiyorum, hatta sis bulutunun içinde hissediyorum' benzeri birtakım cümleler kurarak o günkü duygularımı ifade etmeye çalışmıştım. O gün bu gündür yazı yazmamamın sebebi ise süregelen bunalım hali değil çok şükür. Aksine bana ilaç gibi gelen geziler, heyecanlar ve dost buluşmaları...

Evet, gezdim, hatta gezdik: Bir gün boyunca Eminönü'nün nereseyse girilmedik dükkanını bırakmamacasına... Gittiğim yerlere, girdiğim ara sokak ya da hanlara bir daha git deseler iki kere daha düşünürüm herhalde:) Bir ton pasta malzemesi aldık. Bir tonunda da gözümüz, aklımız, kalbimiz kaldı...

Evet, bu yeni gelişmeler beni heyecanlandırıyor. Hala tam 'müjdeler olsun ey ahali!' diyemesem de ufak ufak birşeyler netleşmeye başladı. İşler büyüyor, rayına oturuyor duygusu bende de kendini hissettiriyor artık:)

Evet, ilaç gibi bir 'update toplantısı' yaptık, kızlarla buluşarak. Nişantaşı'nda bir kahvaltı ve bol dedikodu ile başlayan gün Kanyon'da içilen kahveler ve hoş sohbetle devam etti. Sonrası ise şehirden uzaktaki evime seyahat tabii... Ara sıra da olsa eski dostları görmek, şehre inmek iyi, hatta çok iyi geliyor bana.

Neyse, bu yazının özeti şu ki; hayatı olduğu gibi kabul etmeli: Yaşamalı görmeli... Siyahlar-beyazlar yerine griler var dedik ama bence hayat bu resimdeki kadar renkli. Neresinden bakarsan bak öyle de kalmalı. İki yaşına basacak minik Emir için bu pastayı seçerken ve yaparken rengarenk olmasına özen gösterdik. Henüz çok başında olduğu hayat yolunda renkli vagonlarda keyifli bir yolculuğu olsun diyerek hazırladık. Küçük bey'e çok ama çok renkli bir ömür diliyorum. Hayatın tüm renklerinden keyif al inşallah!

17 Aralık 2010 Cuma

İki iki daha...

Bugün yine karışık günlerden biri maalesef., odamın, mutfağımın karışıklığından çok kafam karışık bu ara:( Korkarım, otuz yıldır her soluk alışımda biraz daha içime sindirdiğim doğrulara, öğretilere karşı sorgulama yapmak üzereyim. Mutsuzum: Çünkü bunlar belki de anayasanın ilk maddeleri gibi sorgulanmaması gereken şeyler bana göre!

Neden mi bu haldeyim? Çünkü, hayatta iki iki daha dört yapmıyor her zaman. Ve maalesef ben bir mühendisim. Kabul edemiyorum bu gerçeği. Yıllarca, sayfa sayfa teoremlerle bunun ispatını yapmışken hayatın anlamadığım oyunlarla bana 'iki iki daha dört etmez' demesini kaldıramıyorum. Birinin ak dediğine öbürünün kara demesi gibi birşey bu. Ama doğrular öyle insandan insana değişmemeli bana kalırsa. Vicdana bırakılmamalı gerçekler asla...

Bize küçüklüğümüzden beri öğretilen 'doğru' olma, başkalarına öğretilmemiş mi acaba? Ya da biz çocuğumuza bu derece 'doğru' olmayı öğretmesek mi? Bu dediğimin 'doğru' olmadığını, olamayacağını bile bile... Zira, öğretilerle şekillendik, öğretilerimizle şekillendiriyoruz. Yolda tosladıklarımızla deforme oluyoruz:(

Bugün iki iki daha dört etmediği günlerden biri... Her ne kadar bana öyle öğretilmiş olsa da...

13 Aralık 2010 Pazartesi

Yeni Yıl Hoş Geldin Bize!

Evet, yeni yıl gitgide yaklaşıyor.
Bundan bir hafta önce hava günlük güneşlikken yeniyıl heyecanına bir türlü adapte olamamıştım. Beynim resmen kar yağmasını bekliyordu. Çünkü ben yılbaşında kar yağmasına, aralık ayında havaların çok ama çok soğumasına alışmışım bir kere. Dolayısı ile de alışmış, kudurmuştan beter oluyor işte! Bir şekilde etrafımda süslenen caddeleri, alışveriş merkezlerini görsem de yılbaşı hazırlıklarına başlamaya ve yeni yıl kurabiyeleri yapmaya elim gitmiyordu maalesef:( Ama, çok şükür ki haftasonu ile başlayan kar yağışı beni bir anda kendime getirdi.

Böyle soğuk günlerde insanın içini ısıtan kırmızı ve yeşil, bizim kurabiyeleri de renklendirdi, canlandırdı. Daha pek çokları var buraya koyamadığım. 2010'a sığdıramadıklarım gibi:( Ama şimdi yeniden umut etme zamanı... Acıları, yaraları, dertleri kenara koyup baştan başlama, dimdik durma, mutlu olma zamanı... Bir önceki yılın tecrübeleri, dostlukları ve tüm kazanımları ile büyüme zamanı... Kabul ediyorum bunları söylemek için daha 17 gün var. Ama bizim yeni yıl kurabiyeleri pişti, paketlendi ve okuldaki çocuklara süpriz olsun diye gönderildi bile:)

10 Aralık 2010 Cuma

Minik Bir Adama:)

Bugünün terapisi de bunlar işte!!!
Tam elli tane birbirinden keyifli kurabiyeler yaptık: Banyo yapan, arabada, ayıcığı ile uyuyan bebekler, nazar boncukları, tulumlar... Paketledik, etiketledik, fotoğrafladık ve karşılarına geçip kocaman bir 'oh!' çektik. Hani derler ya bundan iyisi Şam'da kayısı diye... Zira, ikimiz de hastaydık, ikimiz de yorgunduk. Ama kurabiye bu beklemez de bekletilmez de:)

Bebek kurabiyesi setlerimize bir yenisini daha eklediğimiz bu güzel kurabiyelerin lezzetlerini de karanfil, zencefil, tarçın, fındık tozu ve badem aroması ile zenginleştirdik. Açıkçası yememek için zor durduk:)

Minik Sarp'ın planlanan doğum tarihinden önce dünyaya gelmesinden dolayı mevlüte ertlenen bu siparişi de teslim ettikten sonra artık yılbaşı hazırlıklarına başlamanın vakti geldi diyorum. Çok cici, çok sıcak, çok yeni fikirlerimiz var:) Ama biraz daha sabır!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Kırk Tilki..

Birkaç gün önceki acı olayın etkisi hala üzerimde. Omlet de yapsam, alışverişe de gitsem sorgulamaları henüz bitirebilmiş değilim. Yılbaşı geldi burnumuza dayandı ama heyecanını hissetmekte güçlük çekiyorum. Alışveriş merkezlerindeki süslemeleri görmesem Aralık'ta olduğumuza bile inanamayacağım neredeyse. Tabii bu bunalımıma geçen yıla nazaran almış olduğum 10 kiloyu eklersem içinden çıkılmaz bir kabusa dönüşüyor hayat:(

Bunalımdan çıkmanın iki yolu var bildiğim: birincisi kendini koşu bandının üstüne atıp, laptopta seyredebileceğim bir film bulmak - bu yol endorfin salgısına sebep olduğu ve uzun vadede zayıflama etkisi yaptığından oldukça başarılı-, ikincisi de hamurlarla boğuşup kafa dağıtmak. Kısa vadede yapılacak kurabiyeler var aslında. Mesela yarın bir bebek mevlütü için yapacaklarımız beni biraz olsun uzaklaştıracaklar bu tatsız havamdan. Ama yaarına kadar sabretmesi güç:(

Şu sıra, hayat ertelemeye gelmez diye haykırmama rağmen içimden hiç birşey yapmak gelmiyor. 'Tatile ihtiyacım var' desem pek çok arkadaşımdan hatta yakınlarımdan çok büyük tepki alacağıma eminim. Bütün gün evde, serbest bir hayat sürdüğüm için tatile ihtiyaç duymam garipsenecek bir durum değil halbuki. Herkesin ihtiyacı var, dinlenmeye, kendini dinlemeye, dinginleşmeye, değişikliğe... Zira, hepimizin kafasında kırk tilki, kuyrukları birbirine değmeden dolaşsınlar diye debelenip duruyoruz:)

Ey ilgili, duy sesimi, bu sessiz çığlığımı...

4 Aralık 2010 Cumartesi

Hayat...

Gözlerim acıyor. Kapatmak istemiyorum hiç. Beynimin içinde o ilk tanıdığım zamanki halleri… İçim yanıyor. Ağlıyorum durmadan. Oysa annesinin, babasının, kocasının, kızının, oğlunun, kardeşinin acısı öyle büyük ki! Nasıl dayanıyorlar bilemiyorum. Bilmek de istemiyorum aslında. Korkunç bir duygu benimkisi. Kimbilir belki de içimde beni yiyip bitiren kocaman bir suçluluk duygusu bu. Yıllar yılı aramamış, yanında olmamış olmamanın verdiği dev bir suçluluk! Gözden uzak olunca, dünya telaşlarına gömülünce sanki acılar hiç yaşanmıyor ya da yaşanmayacakmış gibi geliyor bazan bana. Salakça! Ama görmeye dayanamam diyerek kaçmak da işe yaramıyor işte. Herşey ortada şimdi. Herkes karşımda :(

Ne çok yaşanacak şey var daha diye geçiriyorum içimden. Çocuklarının düğünlerinde göbek atamadı, mezun olduklarını görmedi, sevgilileri ile tanışmadı diye ağlıyorum. Ölümden korkmuyorum ben. Arkada bırakılan sevenlere daha çok acıyorum. Bir yanları eksik, kırık, buruk kaldığı için. Yatağa girerken öpemeyecekleri, başını onun dizine yaslayamayacakları, elini tutamayacakları, gülen gözlerine bakamayacakları için… Annesiz, evlatsız, kardeşsiz, kadınsız kaldıkları için.

Hayat bizim için bir şekilde devam ediyor işte. Ben yarın kalktığımda muhtemelen omletin telaşında olacağım. Birimiz ekmek almak için bakkala gidiyor olacak. Ve hayat kaldığı yerden sürüp gidecek. Bugün düşünülenler, yaşanan, hissedilen acılar, hatta bendeki suçluluk duygusu bile derinlerde bir yerlere tıkılarak unutulmaya bırakılacak, ta ki başka bir acıya toslayana kadar. Ateş düştüğü yeri yakmaya devam edecek. Gönüller, gözler onu hep arayacak…

Söylenecek çok söz yok ölüm üstüne. Allah kimseye sevdiğinin acısını göstermesin. Kimseyi yavrusunun kokusundan mahrum bırakmasın. Nur içinde uyu ablacım!

1 Aralık 2010 Çarşamba

Beypazarı Günlüğü

Kurabiye pasta derken yine damağımda kalan bir lezzeti atladım yazmayı. Bayramda Beypazarı'ndaydık. Ne zamandır aklımın bir köşesinde olan görmek istediğim bir yer burası. Gidenlerin anlatırken 'mutlaka bir kere görmen lazım' dedikleri türden bir yer.

Eskişehir'e de gitmişken uzun tatili fırsat bilip bir günlüğüne kaçtık Beypazarı'na. Annemin tarifine uyarak yolculukta vakit kaybetmemek adına Nallıhan üzerinden gittik hem de... Bizim açımızdan Eskişehir-Sarıcakaya arasındaki o kıvrım kıvrım dar yollar, çevrenin doğal güzellikleri ve yeşil ile sarının kol kola duruşu çok keyifli idi. Ancak, kayınpederim şoför koltuğunda oturmanın ve en büyük olmanın otoritesini kullanarak dönüş yolunu Ankara üzerinden olarak belirledi:( Diyeceksiniz ki, gitmeden, anlatmadan dönüş yoluna geçtin. Haklısınız:)

Beypazarı, tarihini, kültürünü çok güzel korumayı ve duyurmayı başarmış bir belde. Bayramın da etkisi ile bir hayli kalabalıktı çünkü sokakları... Özellikle Alaattin sokakta kurulan tezgahlarda, Beypazarılı ev hanımlarının tarhana, ev makarnası, cevizli tatlı sucuk, bazlama gibi el emeği ürünlerini tadabilir, el emeği takılardan almak için durabilir ya da örtülerden satınalabilirsiniz. Tabii ki Türkiye'nin havuç ihtiyacının %60'ını karşılayan Beypazarı'nda havuç suyu içmeden ya da havuçlu lokumunu yemeden o sokaklardan geçmek de olmaz:) Madem laf döndü dolaştı yemekte odaklandı, siz siz olun beypazarı güveci yemeden, yine yöreye özel bir yıla kadar dayanıklı olan beypazarı kurusu almadan beldeden ayrılmayın.
Bizler çok araştırmadan, herhangi bir rehberimiz olmadan gittiğimizden biraz el yordamı ile, biraz da içgüdüsel olarak bulduk yapacaklarımızı. Hele de vaktimiz sınırlı olduğundan birkaç müze-konak ancak gezebildik. İlk olarak ayaklarımız bizi Yaşayan Müze'ye götürdü. Avludan yukarı doğru basamakları çıktığımızda bir dönen dolap aracılığı ile konak sahiplerinin kimseyi rencide etmeden, kırmadan ihtiyaç sahiplerine yaptıkları yardımlar anlatılıyordu. İnsanı şimdileri sorgulamaya yönelten bu davranışı duyduktan sonra merakla içeriyi gezmeye başladık. Hemen her odası bir geleneği anlatmak üzere faal tutulan konakta, ıhlamur baskısı yapabilir, ebru sanatının ince dokunuşlarının keyfine varabilir, gölge oyununa izleyici ya da konuk oynatıcı olarak katılabilirsiniz. Ya da bu ara üzerimde bir nazar var diyorsanız, kurşun döktürebilirsiniz:) Tabii tüm bunların yanı sıra bizler gibi hayran hayran bindallılara bakıp, tamamen eskiyi yansıtan şekilde döşenmiş baş ve gelin odalarını gezebilirsiniz. Ve kimbilir benim gibi o yıllarda o konakta yaşamış olmayı içinizden geçirebilirsiniz:)

Sonraki durak, tabii yine yoldaki standlardan sıyrılabildiğimiz ölçüde Asayişlerin Konağı ya da bir diğer deyişle Doğa Evi idi. İçinde bölgede görülebilecek kuşlara ve hayvanlara ait bilgiler bulabileceğiniz 1925 yılı yapımı bu konak, 2008 yılından itibaren BM Kalkınma Programı -Küresel Çevre Fonu-küçük destek programı biriminin desteği ile Doğa Derneği ve Beypazarı Belediyesi tarafından Beypazarı Doğa Evi olarak kullanılmakta. Konağın bilinen adına gelince; Kurtuluş Savaşı sonrasında çıkan isyanların bastırıldıkça konağın o dönemki kiracısı olan ve boş zamanlarında müezzinlik yapan gazi Mehmet İmren'den minareye çıkıp 'Asayiş Berkemal' diye halka seslenmesi istenir. Bundan sonra da konak Asayişin Konağı oluverir...


Bu konaktan çıkınca hemen karşıda duran müze-konak sizi tüm ihtişamı ile içeri davet ediyor. Bahçesinde bir buğday ambarı, içeride o döneme ait bir tulumba karşılıyor sizi. 1800'lü yıllardan birtakım keskiler, silahlar vs.. Ama sonra basamakları tırmandığınızda konağın geçmişi sizi sarıveriyor. Sedirler, 1850'li yıllardan kalma daktilo, saçtan mutfak lavabosu, en az 100 yıllık kıyafetler, bebek beşikleri ya da muazzam şekkilde döşenmiş gelin odası sizi 2000'li yıllardan çok uzaklara alıp götürmeye yetiyor. İçeride yaşayan müzedeki gibi bir anlatım yok. Dolayısı ile keşke bir rehberimiz olsa demekten kendimi alamıyorum. Zira, odalar o kadar birşeyler anlatmak isterce duruyordu ki insan gezmeye doyamıyor.


Son durak-ki bunu bilerek sona sakladığımızı düşünüyorum- gümüşçüler çarşısı idi. İçinden çıkılmak istenmeyecek bir mekan da burası. Takı kullanmayı pek beceremeyen biri olarak ben bile alış veriş yaptım. Gerçi gezmek, yöreye has telkari işleme tasarımları incelemek bile ayrı bir keyifti.

Daha görülecek konaklar, yapılacak birtakım işler aklımızda kalarak mecburen dönüş yoluna geçtik bizler. Ama bu sefer Ankara yolunu tercih ederek, Polatlı üzerinden:)

29 Kasım 2010 Pazartesi

Yine Tuna'nın Doğum Günü:)

Haftasonu telaşı, keyfi, lodos, kızımın öksürükleri vs derken ben kendimi unutuverdim. Boğazımda bir tüy yumağı ile birkaç gündür hasta olacak vakti bulamadığım için olsa gerek idare ediyordum. Ancak, bu sabah fark ettim ki ben gerçekten dökülüyorum. Hiç iş yapabilir bir halim yoktu sabah sabah evden herkesi uğurladıktan sonra. Üstelik yatak da beni çağırıyordu olanca cazibesi ile :)

Ama bir de içimizdeki şeytan var. Gözlerimi kapamamın üzerinden çok geçmemişti. En fazla 9-10 koyun atlamıştı çitlerden ki aklıma yarın için verdiğim doğumgünü pasta ve kurabiye sözleri geldi. Ancak bir çatlak ya da işine çok saygı duyan biri kalakardı o yataktan, ben de kalktım:) Doğrudan mutfağa koşarak gerekli hazırlıklara başladım.

İlk defa herhangi bir konsept, ön rica vs yoktu. Tamamen keyfime göre yapacaktım pastayı da kurabiyeleri de... Hoş, bundan öncekilerde de keyfime göre yaptığım çoook oldu ama neyse:) Kurabiyeler çok düşünemeden bir anda çıkıverdi ortaya. Zaten doğum gününe katılacak erkeklere 'korsan' şeklinde kurabiyeler yapmak istiyordum ne zamandır. Kızları da uyum sağlasın diyerek 'prenses' yapmaya çalıştık.

Ancak, pasta için aklımda net bir şeyler yoktu. Balerin pastasını isterken bir ara 'bana kedili pasta yapar mısın?' demişti ama... Bu halde nasıl yapacağımdan emin olamadım bir türlü. Renkleri konusunda da 'aman bütün pastalar pembe, beyaz oluyor, bu farklı olsun' diye geçti içimizden, nedense!!! 'Uçuk sarı da yapıldı, aaa neden uçuk yeşil yapmıyoruz?' derken ortaya bu çıktı:( Neyse ki çocuklar bizim kadar hayal kırıklığı yaşamadı bu durumdan:) Kedi de benim gibi yorgun birşey oldu zaten. Dili bir karış dışarıda:)

27 Kasım 2010 Cumartesi

İçinden Çıkmak İstenmeyen Parklar

Dinlendirir, keyiflendirir, rahatlatır, eğlendirir parklar insanı. Hele de şehir hayatını tüm yoğunluğu ile yaşıyorsanız. Trafikten, üstünüze gelen apartman bloklarından uzakta yeşil ve mavi ile dinginleştirir. Hoş, bir genelleme yapacak olursam; biz şehir insanları yeşili ve maviyi bir arada sadece tatillerde görüyoruz ama Eskişehir'li yenilenen yüzü ile parklara çoktan alışmış.

Bundan 5-10 yıl önce Eskişehir hakkında böyle övgü dolu cümleler kuracağımı söyleseler güler geçerdim herhalde. Zira, yanılmıyorsam Hıncal Uluç 'Eskişehir, eskiten şehir!' başlıklı bir yazısı ile yıllar önceki duygularıma tercüman olmuştu. İtiraf etmeliyim ki lise yıllarımın geçtiği bu kentte böyle güzel parklar, sokaklar olacağını asla tahmin edemezdim. Hemen her gidişte biraz da kızımı gezdirmek bahanesi ile parklardan birinde alıyoruz soluğu. Bu sefer üç parkı bir güne sığdırdık:) Ayaklarımıza kara sular indi gezerken ama gözümüz, gönlümüz yeşile, maviye doydu, hem de Eskişehir gibi İç Anadolu'nun göbeğindeki bir kentte...

İlk gidilen park Şelale Park'tı ki 2008 yılında yapılmasına rağmen benim de bu ilk gidişim. Toplam 25 bin m2 alan üzerine kurulu parkta adından da anlaşılacağı üzere şelaleler mevcut. Aynı zamanda çocuklar için zihni sinir oyuncaklar, dev bir yel değirmeni, upuzun kaydıraklar-ki kaymamak için kendimi zor tuttum:)- ve Eskişehir manzarası.

İkinci durak Kent Park. Burası medyada 'Eskişehir'e plaj yapıldı' haberleri ile ünlenen yaklaşık 300 bin metre karelik alan üzerine kurulu o meşhur park. İşin plaj kısmından çok, suyu ve yeşili yan yana görebilmek insanı etkiliyor, bana kalırsa. Sonuçta köprülerden geçerken suyun içinde yüzen kocaman balıklar sizi adeta selamlıyarak şaşkınlığınızı bir kat daha arttırıyor. Parkın içindeki alanda çocuklarınızı midillilere bindirebilir, kafelerde oturabilir, çibörek yiyebilir ya da bisiklete binebilirsiniz. Ayrıca, buraya geldikten sonra hiç eve dönüp dört duvar arasında kapalı kalmak istemeyebilirsiniz:)

Son gittiğimiz park Bilim Sanat ve Kültür Parkı ya da bizimkilerin deyişi ile Sazova Parkı idi. Aslına bakarsanız bu ilk gördüğüm günden beri benim en favori parkım. Yaklaşık 400 bin metre karelik alanı ile Eskişehir'in en büyük parkı olma özelliğini taşıyor. Park alanı içinde çeşitli su sporları ve aktiviteleri de yapılan büyük bir gölet, restoranlar, 2000 kişilik açık hava konser alanı anfi tiyatro, bire bir ölçülerde korsan gemisi -ki içini gezerken şaşkınlığınız, hayranlığınız bin kat daha artıyor-, masal kahramanlarından oluşan oyun grupları, kaydıraklar, çocukların su ile ilgili çeşitli aktiviteleri yapabilecekleri oyun alanı, engelli çocuklar için düşünülmüş oyun alanı ve henüz tamamlanmadığı için içini gezemediğimiz ama biter bitmez gezmek için soluğu Eskişehir'de alacağımız dev masal şatosu ve yine henüz tamamlanmamış büyük bir planetaryum (gözlemevi)bulunuyor. Hatta bu büyük alanda ulaşım özel trenle sağlanıyor. Sayarken ya da daha doğru deyişle yazarken bile yorulduğum ve muhtemelen unuttuğum bazı ayrıntıları ile bu parkın Türkiye'de bir eşi daha olduğunu sanmıyorum. Bu sebeple olsa gerek Eskişehir'e her gidişte uğramadan edemiyorum:)

Bu arada, süre darlığından bizler bir günde ancak 3 park gezebildik, o da hızlandırılmış turlarla. Ama biliyorum ki Eskişehir'de uğranması gereken bir de Büyük Park var. Önceki yönetimler tarafından boşaltılan metruk mezarlık alanı, Büyükşehir Belediyesi’nce, kötü görünümünden kurtarılarak, içinde binlerce ağaç ve süs bitkisi, çocuk parkları, biri 1200, diğeri 900 m2 göletleri, şelale tipi süs havuzu ve Eskişehir’in tarihi değerlerinin başında gelen Yunus Emre’nin temsili makamı olan bir park alanı haline dönüştürülmüş ve büyük çok büyük bir keyif alanı inşa edilmiş.

Bunlar sadece parklar tabii... Aşk adası, Japon Bahçesi, Barlar sokağı görülmeye değer yerler. Tabii sudan korkmuyorsanız Porsuk'ta sandal turu da ayrı bir keyif olabilir:) Kentin çevresindeki tarihi dokudan söz etmiyorum bile. Zira, henüz ona sıra gelmedi maalesef...

26 Kasım 2010 Cuma

Nice Senelere...

Gezi notlarına yine bir ara vermek zorundayım. Zira, beni çok heyecanlandıran bir kurabiye terapisi daha yaptım geçen gün. Annemlerin evlilik yıldönümünü kutlamak için bir süpriz hazırlamak istedim. Günler öncesinden kızımla birlikte resimledik yapacaklarımızı ve hatta ser verdik sır vermedik kimselere:)

Uzaklarda olduğumuzdan nasıl olacak, ellerine ulaşacak mı, kargoda kırılacak mı endişesi çekmedim değil. Ama hazırladıklarımı hem tatsınlar, hem de yakından görsünler istedim. Zira, bugüne kadar her konuda yaptıkları gibi bu konuda da yanımda olduklarını, arkamda durup bana destek olacaklarını hissettirdiler. Dolayısı ile ben de onların bu mutlu günlerinde küçük bir gülümseme olmak istedim.

Çevremdeki çarpık ilişkilere baktıkça, onlara duyduğum saygı ve sevgi her geçen gün daha da büyüyor. Zira, bunca yıllık birlikteliklerinde birbirlerine hala sevgi dolu, inanarak baktıklarını görebiliyorum. Yıllar sonra el ele tutuşabilmek, karşındaki insanı önce bir birey olarak kabul edip, tüm artıları ve eksileri ile sevebilmek, saygı duyabilmek, hemen her konuda yanında durabilmek, ya da onun yanında olacağını bilmek bence önemli. Tüm bunları başardıklarını düşündüğüm için de bu küçük süprizi hazırladık. Umarım keyiflerine keyif; tarçınlı, karanfilli ve zencefilli kurabiyeler ile de ağızlarının tadına tat katabilmişimdir:)

Nice mutlu senelere, beraberce!!!

25 Kasım 2010 Perşembe

Eskişehir'de Gezi Sürüyor...

Bir kurabiye molasından sonra Eskişehir'de ikinci duraktan söz etmek istiyorum: Cam Müzesi. Türkiye'nin ilk cam müzesi olma özelliği taşıyan ve asıl adıyla Eskişehir Çağdaş Cam Sanatları Müzesi yaklaşık 3 yıldır hizmet veriyor olmasına rağmen daha önce gezip görmediğim için pişman olduğum yerlerden biri. Odunpazarı'ndaki müzede Türkiye'den ve dünyanın dört yanından cam sanatçılarının eserleri sergilenmekte.

Görenlerin hayranlıklarını gizleyemediği, bir sonraki odada neler var acaba diyerek gezdiği sergide soluklanmak için evin iç avlusunda, havuzun kenarında durup başınızı yukarı kaldırmanız gerekiyor.

Bu, bir benzerini daha önce görmediğimiz sergiyi ya da daha doğru tabiri ile müzeyi gezdikten sonraki durağımız Kurşunlu Cami ve Külliyesi idi ki buradaki cam atölyesinde Anadolu Üniversitesi öğretim üyelerinden camın şekillendirilmesini izledik, hayran hayran. Bu arada camii-külliye dedim ama içinde pek çok sanatı (dokuma, ney, lüle taşı işlemeciliği vs. ) bulmak mümkün. Caminin arkasındaki büyük kubbeli semahane, medrese odaları, ön taraftaki sütunlu açık mekan, semahane üzerindeki Mevlevi sikkesi olarak şekillenmiş alem buranın bir Mevlevi tekkesi olduğunu kanıtlamaktadır. Külliyenin bir parçası olan nikahane ya da günümüz Türkçesi ile Nikah salonu da düğünler için hoş bir atmosfer olturmuş bana göre...

Buradan çıkıp Osmanlı Evini gezmek mümkün. Döneminde 'Yeşil Efendi Konağı' olarak bilinen bu ev, 19. yy ev yaşantısını aksettirecek şekilde tanzim edilmiş ve Müze -Restoran olarak hizmet vermekte. Ancak, biz Çibörek derdine düştüğümüz için soluğu Kırım Çibörek evinde aldık:)

24 Kasım 2010 Çarşamba

Öğretmenim Canım Benim

Öğretmenim canım benim, canım benim
Seni ben pek çok, pek çok severim...

Sayısız öğretmenin emeği var bende. Hepimizde... Nasıl anne-baba olarak işlenmemiş bir hamuru yoğurup şekillendirmeye çalışıyorsak, öğretmenlerimiz de en az bizim kadar özenle bu hamurun ayakta durabilmesi, düzgün ve doğru olabilmesi için uğraş veriyorlar. En büyük mutlulukları kendi yetiştirdikleri çocukların doğruluktan, dürüstlükten vazgeçmemiş, vatanına, ailesine faydalı, çevresine saygılı ve duyarlı olarak büyüdüklerini görebilmek. Bu büyük emeği, katkıyı takdir etmemek, görmezden gelmek imkansız. Hele de öğretmenler gününde... Biz de kızımla öğretmenlerine bir süpriz yapmak istedik. Kurabiyelerimizde çiçekler sunduk öğretmenlerimize, her birine özel şekiller verdik, her ne kadar buradan hepsini yayınlayamasam da...

Başta annem olmak üzere tüm öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutlarım.

23 Kasım 2010 Salı

Eskişehir'de İlk Durak Odunpazarı!

Eskişehir'e gelenlerin ilk durakları Odunpazarı Evleri oluyor yanılmıyorsam. Zira, şehrin güneyindeki tepelerde yer alan ve ilk yerleşim merkezlerinden biri olan Odunpazarı, kentin tarihini günümüze yansıtan tek geleneksel yerleşim yeri olma özelliğinde. 20.yy'ın ilk çeyreğine kadar yüksek gelir grubu tarafından mesken edinilse de kensel gelişimin demiryolu düzlüklerine kayması ve apartman tarzı blokların popüler olması sebebi ile 1950'den sonra varlıklı aileler tarafından terk edilmiş. Ancak, Türk mimarisinin özgün örneklerini oluşturan ahşap evleri, kıvrımlı dar sokakları, külliye, cami, türbe, tekke ve hanlarıyla günümüze bir miras niteliğinde olan bu yerleşim alanı Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı anıtlar yüksek kurulu tarafından ilk olarak 1978'de koruma alanı ilan edilmiş. 1995'te Odunpazarı Belediyesi tarafından bölgede planlama çalışmaları başlamış ve Koruma İmar Planı hazırlanmış. Son plana göre bölgede 182 adet tescilli ve 16 adet anıtsal bina korunacak taşınmaz olarak ilan edilmiş. 2006 yılından itibaren 25 sokakta 250 evi hayata döndüren Tarihi Odunpazarı Evlerini Yaşatma Projesi başlatılmış ve proje ile sosyal, ekonomik ve kültürel bağların yeniden yaşatılması ve geleneksel atmosferin korunması hedeflenmiş.

Annem de gezi rehberimiz olarak turumuzu tam bu noktadan başlattı ve bizi Odunpazarı'ndaki bir uğrak noktası olan Atlıhan'a götürdü. Hoş, içine girdikten sonra başka bir yer göremeyeceğiz diye korktuk. Zira, hediyelik eşya satıcıları, birbirinden güzel lüle taşları turun ikinci ayağına geçmemize epey engel oldu:) 1850'li yıllarda çevre köy, kasaba ve şehirlerden gelen pazarcıların, köylülerin ve seyyahların, hem kendilerinin hem de hayvanlarının konaklaması için yaptırılmış 675 m2'lik bir alan üzerine kurulu iki katlı bu yapı, Odunpazarı Evleri Yaşatma Projesi kapsamında 2006 yılında orjinal mimarisi korunarak yeniden inşa edilmiş ve şimdilerde el sanatları çarşısı olarak hizmet veriyor.

Sonra adım adım kıvrımlı caddeler boyunca bitişik nizamda inşa edilmiş, cumbaları birbirine bakan, genellikle 1 veya 2, kısmen de 3 katlı evler arasından geçerek sursuz, iç kalesiz, çarşı ve konutları birbirinden ayrı olarak kurulmuş Türk-İslam şehir geleneğinin önemli bir örneği olan Odunpazarı sokaklarında dolaştık. Fotoğraf makinelerimizi birer ikişer çantalarımızdan çıkararak bir daha hiç koymamacasına elimize aldık:)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Bayram Gibi Bayram!

Uzun, upuzun zaman olmuş yazmayalı... Bayram girince araya elim pek gitmedi bilgisayara. Zira, bayram gibi bayramdı geçtiğimiz hafta. Eskisi gibi kalabalıkla, ziyaretlerle, kah gülerek kah tıka basa yiyerek geçti günler:)

Çocukken hemen her bayram düşerdik Eskişehir yollarına. Babaannemlerde kalır, bayram namazından dönen büyükleri beklemek için erkenden kaldırılırdık yataktan. Sonrasında kalabalık bir sofrada yapılan kahvaltı ve bir an önce alınmış bayramlıkları giyme telaşı. Tabii el öpüp harçlıkları toplama heyecanı da cabası...

Bu bayram telaşını, heyecanını yaşamak ve yaşatmak için bizler, herhangi bir sağlık problemi olmaz ise aksatmadan büyüklerimizin yanında alıyoruz soluğu. Nitekim bu bayram da sıra bizimkilerdeydi. Eskişehir yollarına düştük dolayısı ile... Ve bayramın daha keyifli olması için eşimin ailesi de geldi Eskişehir'e:) Hem ziyaret, hem ticaret babında... Zaten bu ara Eskişehir'e hafta sonları yaklaşık 50 bin kişinin turistik gezi amacıyla geldiği söyleniyor. Yalan da değil sanırım. Zira, hemen her köşede biri elinde fotoğraf makinası ile görüntü alıyor:)

Bendeniz 'Eskişehir'liyim' derim soranlara, ama hiç bu kadar yoğunlaştırılmış gezi yapmamıştım memleketimde. Misafirleri gezdiriyoruz diye bir gezdik pir gezdik bizler de:) Fotoğraftaki gibi makineme takılan kareleri de bir bir aktaracağım sırasıyla. Zira, bayram bu: sevgiyle, kardeşlikle, beraberce güzel!!!

6 Kasım 2010 Cumartesi

Pembe Minik Balerin

İşte bizim bacaklarını açmış balerin!!! Gerçi istenen ya da resmedilen balerin-peri-prenses kırması birşeydi ama benim içimden geçen bu oldu:) Süreci nasıl anlatmalı, nereden başlamalı bilemiyorum. Geçen seneki doğum günü belki kırılma noktası idi kendi adıma. Benden istediği şeyi sırf ailenin kurallarını çiğnememek adına alamamıştım ve içime dert olmuştu verdiğim sözü tutamamak. Hele de gözlerindeki hayal kırıklığını gördükten sonra... Bu sene benden pespembe bir pasta istediğinde ve hatta istediği pastanın resmini yapıp gönderdiğinde onu kırmamak için elimden geleni yapmaya karar verdim. Kim ne derse desin şeklinde:) Ancak, durum geçen seneye göre oldukça esnek bırakılmıştı. Annesi bizzat 'bu sene hiçbir şeye karışmıyorum, ne isterseniz yapın!' deme gafletinde bulundu. Bu da ben ve benim gibi düşünenler için fırsat oluşturdu doğumgününden edindiğim izlenime göre. Zira, küçük hanım, üzerinde pembe bir prenses kostümü arkasında pembe kanatlar ile dolaştı durdu bütün gün. Hatta, doğum günü sonrası gittiğimiz park da bile kimse onları çıkaracak mısın diye teklif bile edemedi:)

Neyse lafı dolandırmadan yine pastaya getirecek olursam; en keyif alarak yaptığım pastalar sıralamasında baş sıralara koyabilirim bu pastayı. Öncelikle, benden balerin pasta istediğinde Debbie Brown'un balerin pastasını yapmayı geçirdim içimden. Ancak, çizimleri de aldıktan sonra, daha çocuksu bir pastanın ona yakışacağına inandım (nedense?!?). Balerin köşeye mi otursun, bacaklarını mı açsın derken bir anda çıkıverdi pastanın şekli ortaya. Saçlarının topuz olmasını sevgili kızım istemedi. Ben de maşa yapıp çiçekler taktım biraz:)

Tüm bunlara uysun diye de melek ya da peri diyebileceğim kurabiye seti hazırladık doğumgününe katılan çocuklara verilmek üzere. Rengarenk kıyafetler giydirdiğimiz perilerin taçları olmadığı için sevgili kızımdan bir hayli acımasız eleştiri aldım maalesef. Ancak, doğumgünü katılımcılarından gelen olumlu tepkiler bu konuda beni oldukça rahatlattı.

Şimdi bu şeker dünyasına kısa ama çok kısa bir ara verme zamanı... Başka telaşlar, yapmam gerekenler var. Tek söyleyebileceğim de biraz daha sabır:)

5 Kasım 2010 Cuma

Son Anda Gelen Süpriz!

Bugün burada olan kurabiyeler sabah gelen 'acil!' mesajının eseri. Zira, sevgili Melike'nin de beklediği gibi bugün burada bir balerin pasta ve ona uygun hazırlanan perili kurabiyeleri yayınlamayı planlıyordum. Tüm hazırlıklar ve planlar cumartesi günü yapılacak doğumgünü partisi içindi. Aylar önceden siparişi verilen, hatta doğum günü sahibi tarafından tasarımı çizilip tarafıma ulaştırılmış pembe bir balerin pastayı görmeye, göstermeye hazırlanıyordum ama bu kurabiyelere kısmetmiş:)

Sabah öyle zor kalktık ki, kızım az kalsın servise yetişemiyordu. Üstüne bir de daha ben üzerimden sersemliğimi atamamışken arkadaşımdan gelen mesaj eklenince öncelik bir anda bu bebek kurabiyelerine dönüverdi. Yaparken de düşündüm, Seda da anne oldu diye... Hani derler ya ben onun çocukluğunu bilirim diye, neredeyse öyle bir durum bu benim için. Dolayısı ile önceliği kapması hiç de şaşırtıcı değil:) Ve işte, yaklaşık 9 aydır her dakika beklenen bir küçük hanım için elli adet ve pembe-lila renklerinde hazırlandılar, poşetlendiler ve sepetteki yerlerini aldılar.

Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim; hızlı çalışmak adına hemen renkleri, şekilleri ve sayılarını kurabiyelere başlamadan önce belirledik. Ama tabii ki he zamanki gibi planlara uymadık:) Zaten kurabiyeler de bugün için planlanmamıştı ki:) Her zaman dediğim gibi hayat bu! Planlanmaya gelmiyor hiç bir zaman!!!

Not: Tuna'nın pasta ve kurabiyeleri için bir gün daha beklemek gerekiyor... Ama onlar da içime sindi doğrusu:)

3 Kasım 2010 Çarşamba

Menekşeler...

Dün aylaklık günüm diye sokaklarda yürürken gelen 'pasta yapmamız lazım, hem de bugün' telefonu ile başımın üstündeki düşünce balonu birden büyüdü ve içinde pastalar, şeker hamurları, şekillendiriciler yerlerini birer ikişer aldı. Hal böyle olunca, ayaklarım tam da bu işin kalbine doğru götürüverdi beni: Kalıplar, pasta altılıkları, ihtiyaç duyduğumuz kesiciler...vs. Kısaca arkadaşımın tabiri ile dünya üzerine satılan ne varsa bir örneğinin satıldığı Eminönün'e...

Pasta keki kakaolu, kreması da fıstık-krokanlı olması dışında süsleme tamamen zevkimize bırakılmıştı. Aslında bu bizim için en tehlikeli durum. Zira, düşlemenin sınırı maalesef yok:) Allah'tan süre oldukça dardı ve ben de İstanbul'un öbür ucunda pastacılık malzemelerinin arasında kendimi kaybettiğimden daha fazla harcayacak zamanımız olamadı. Hızlıca kararımızı verdik ve uyguladık. Ve ortaya bu menekşeli pasta çıktı. Mutlu yıllar Evren! Yeni yaşın kutlu olsun!

Not: Nedense, yaptığım her menekşede kulağımda bir zamanlar Beşiktaş'ta minübüslerin orada 'menekşeler, menekşeler' diye önündeki birkaç saksı menekşesini satmaya çalışan amcanın sesi vardı.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Büyüdük...

Büyüdük mü şimdi biz? İsteyerek mi oldu yani bu? Hani çocukken hep 3-5 yaş daha büyük olmaya, ilk gençlik döneminde 'ah bir 18 olsam!' demeye, sonrasında da okul bitsin para kazanayım bir an önce diye arzulamaya pek meraklı olduğumuzu hatırlıyorum. Ama sonra da sayamadan, yavaşlatamadan aktı herhalde seneler:( Ve korkarım büyüdük biz de... Pek çoklarınızın okurken 'dur daha yaşın kaç başın kaç?' dediğini duyar gibiyim. Ancak konum yaşlandım, genç değilim artık vs değil... Sadece 'büyüdük işte' diyebiliyorum.

Hissettiklerimi biraz daha açıklayacak olursam; çocuklarınız karşınızda size pek de anlamsız gelen şeylere kahkahalarla güler veya kendi etraflarında çılgınca dönerken onlara katılabiliyor musunuz? Yoksa sadece 'durun, düşeceksiniz, biraz daha yavaş olun' gibi söylemlerle onların eğlencesini bölmeye mi çalışıyorsunuz. Ben maalesef b şıkkını seçenlerdenim. Çocuk gibi şen, çocuk gibi enerjik, çocuk gibi rahat olamayanlardan:( Hatta bunun farkında olup onların neşesini, sorumsuzluklarını doğru kelime mi bilemiyorum ama kıskananlardanım.

Hayat mı, yoksa biz çocukken bizim büyüklerimiz de bizleri mi kıskandı bilemiyorum ama pek çok konuda büyüdükçe kalıplara girmek zorunda bırakılıyor insanoğlu. En sevdiğin renk, en sevdiğin yemek, en sevdiğin takım vs... Neden? Benim kızım bütün renkleri seviyorum diyebiliyor. Önce tuhaf karşılıyor insan belki... Hatta ben de şaşkın şaşkın bakmıştım ilk duyduğumda. Ama şimdi düşününce neden olmasın diyorum. Yani birini özellikle sevmesi mi gerekir? Neden bu sınıflama, katagorize etme derdimiz?

Çocuk olmanın saflığı neden ve ne zaman yok oluyor tam olarak bilemiyorum. Çünkü bunun 3-5 ya da 15 gibi bir yaşı olduğuna inanmıyorum. Ama biz büyüyüp kirlendikçe onları da yanımıza çekmek için devamlı, ama bilinçli ama değil, bir çaba sarfettiğimiz kesin. Onlara sorumlu bireyler olmayı öğretmek için türlü aktiviteler yapıp kurallar, ödüller koyuyoruz. Bir an önce büyüsünler diye her gün çıtayı biraz daha yukarı çekiyoruz.

Peki de biz büyüdük de ne oldu?

Minnie'li Pasta


İki gündür yazı yazmıyorum diye hamurlardan uzak kaldım sanmayın! Aslına bakarsanız bu sıra hamurlar kadar beni meşgul eden başka konular da var. Yeni yepyeni bir başlangıcı müjdelemek için sabırsızlanıyorum. İçim kıpır kıpır. Bu da hamurlardaki, pastalardaki figurlere, renklere yansıyor. Daha fazlası için biraz daha sabırlı olmak gerekli diyorum sadece...

Beş yaşına girecek bir küçük hanım -ECE- için bir pasta yapmamız istendiğinde arkadaşımla hemfikir olarak düşlediğimiz bu pastanın minniesini yapmak benim adıma epey eğlenceli oldu evdeki inşaat sürerken... Her zamanki gibi bir nevi terapi diyebilirim. Hoş bizim banyo birkaç gün daha bitmeseydi ben Walt Disney'in tüm çizgi film karakterlerini sıradan çıkaracaktım ama neyse:)

Çubuklara saplanan kalpleri, puantiyeleri, kenarına geçtiğimiz biyesi ile içimize sindi bu pasta da. Ayrıca, korkarım çikolatalı-muzlu içi ve çikolatalı keklerinden artanları yapım stresi ile farkında olmaksızın mideme indirmişim. Dolayısı ile doğumgünü öncesi bir nevi lezzet testini de yapıp onaylamış bulunmaktayım pastayı:)

Yiyenlere afiyet, doğum günü çocuğuna da yeni yaşın kutlu olsun diyorum. Sevgilerimle...

27 Ekim 2010 Çarşamba

Cadılar Bayramı

Biliyorum bizim kültürümüzün bir parçası değil cadılar bayramı. Hatta kökeni aslen Samhain olarak bilinen kadim Kelt Festivali. Hasat mevsiminin bitişini kutlamak için gerçekleştirilir ve Paganlar tarafından kış için malzemelerin hazırlanması için kullanılırmış. Cadılar Bayramı olarak bilinen 31 Ekim'in yaşayanlar ve ölüler dünyası arasında bir bağ yarattığına inanırlırmış. Ölüler kötü niyetli ve tehlikeli kabul edilir, yaşanılan sorunlardan hastalıklardan ve kötü hasattan onlar sorumlu tutulurmuş. Festivalde ateşler yakılarak kış için öldürülen hayvanların kemikleri de bu ateşlerde yakılırmış. Ruhları taklit edebilmek için maskeler ve kostümler giyilirmiş..vs. Ancak, günümüzde gerek ders kitapları, gerek filmler, gerekse 'globalleşen dünya' koşulları sebebi ile cadılar bayramı hemen her yerde kutlanır olmuş:)

Bu tartışmayı geçenlerde evimizin kralı -ki kendisi İzmir Amerikan Lisasi mezunu olur- ile yaptığımızda bu geleneğin bizi ilgilendirmediğini, onların okullarında bile böyle bir kutlamanın yapılmadığını, saçmalamamamız gerektiğini vs savundu. Ancak, dedim ya bizim evin durumu içler acısı. Banyo hala kullanılabilir durumda değil. Üstüne dün evi havalandırmak için açtığım camdan giren ve her tarafı fütürsuzca pisleten kuş eklenince delirmemek için zor durdum. Bu bir işaret ve çalışman lazım söylemlerini bir kenara bırakıp önce halıyı ve koltukları sildim. Sonra da sakinleşmek için elime hamurlarımı aldım. Sağolsun beni hiç bir kurabiye aktivitemde yanlız bırakmayan arkadaşımı da yanıma:)

İşte bunlar çıktı ortaya! Çünkü benim için de Cadılar Bayramı 31 Ekim'de kutlanan, çoğunlukla çocukların kostüm giyerek kapı kapı dolaşıp şeker, meyve ve diğer hediyeler aldığı bayramdır. Bir Pagan festivali olarak İngiltere'de İrlandalılar, İskoçlar ve Galliler tarafından kutlanılmaya başlanmış ve 19'uncu yüzyılda Kuzey Amerika'ya göçenler tarafından da devam etmiş olmasının, 20'inci yüzyıla gelindiğinde bunun Amerikan popüler kültürü olarak tanınmasının hiç bir önemi yok. Özentilik yok! İnanış problemi yok! Sadece mutluluk var! Terapi var:) Yoksa biz de evde Cadılar Bayramı'nın sembolü olan balkabağının içini boşaltılarak gülen bir surat şeklinde kesip sonra içinde bir mum yakmıyoruz. Kızımı da korkunç kostümler giydirerek kapı kapı dolaştırmayacağım muhtemelen. Ama bu yaptığımız kurabiyelerden yemesine izin vereceğim mutlaka:)

26 Ekim 2010 Salı

Kurabiye Haftası :)

Bu hafta şeker gibi başlasın öyle de devam etsin dediğim için değil bu kurabiyeler. Tamamen terapi amaçlı:) Zira, bizim ev tam bir savaş alanı. Ailecek sinirlerimiz gergin. Eylül ayının 16'sından beri kırık olan banyomuz hala daha tamamlanamadı. Çamaşır makinası salonda, klozetimiz de banyo kuvetinin içinde duruyor. Banyo karolarını kırıp sonra da aynı ürünü yaklaşık bir ayda tedarik edemeyen ve sarının alternatifi olarak eflatun, fıstık yeşili, siyah gibi seçeneklerle gelen sonrasında gözümün içine baka baka 'isterseniz duvar seramiğinden yerlere de döşeyelim' gibi saçma ve bir o kadar da olmaz bir öneri sunan, eski dostlar aracılığı ile bulduğum seramikleri ise bir koca günde döşeyemeyen ustalar ve onların planlamalarını yapamayan şirket çalışanları yüzünden epey asabiyim aslında... Her gün bir elimde elektirik süpürgesi, diğerinde vileda sopası yerleri temizlemekten tabiri caiz ise imanım gevredi:)

Bütün bu olumsuzlukların yanı sıra ev hayatımın başlamasından sonra tanıdığım ama çok sevdiğim bir arkadaşım da bir ay kadar önce iş hayatına atılmış, hatta benim tabirimle 'patroniçe' olmuştu. Ne zamandır türlü bahaneler yüzünden ziyaret edememiştik kendisini. Bugün hem bu vazifemizi yapmaya, hem de benim bu asabiyetten kurtaracak kurabiyeleri süslemeye karar verdik. Sabah gözümü açarken yaptığım kurabiyeleri neredeyse dumanları üstünde teslim ettik:) Ben de biraz olsun tozlu evimden uzaklaşarak, hem de şekerlerle dolu güzel bir gün geçirdim.

25 Ekim 2010 Pazartesi

1-B Sınıf Kurabiyeleri

Haftaya tatlı bir başlangıç yapalım istedik kızımla. Geçenlerde bir arkadaşının sınıfa annesiyle yaptığı kurabiyeleri getirmesinden yüz bulup bütün şirinliği ile benden yardım istedi. Önlüklerimizi takıp başladık hamurumuzu yoğurmaya. Bendeniz bu kez mutfak şefliğini sevgili kızıma bıraktım. Sadece talimatlara uydum ve ufak tefek bilmediği konularda (fırının ısısını belirlemek, hamura katılacakların oranını söylemek gibi) ona destek oldum. Tamamen onun istekleri doğrultusunda yaptığımız kurabiyelere ayrı ayrı sınıfındaki tüm arkadaşların ismini yazdık. Kızlar için pembe, erkekler için mavi hamur kullandık. Öğretmenini de unutmadık: üzerinde 1B yazan kalpli onun:)

Sonuç gece fotoğraflandığı için çok başarılı görülemiyor olabilir ama kurabiyeler kızımın lezzet testinden 'bravo' ile geçti:)
Sabah da bunları arkadaşlarına ve öğretmenine götürmek için adeta koşarak gitti okuluna... Onlara afiyet olsun demekten başka söz yok şimdilik!
Herkese şekerli bir hafta diliyorum!!!

22 Ekim 2010 Cuma

Ah Şu Çocuklar

Başlığı 'ah şu çocuklar!' diye attım ama 'ah şu büyükler!' de irdelenmesi gereken bir konu bana göre. Neden mi ah şu çocuklar? Çünkü, ufacık bir hastalıkta bile solabiliyorlar, biraz enerjileri olsa zıplayıp atlayarak onu harcayacak yer arıyor ve buluyorlar. Halbuki; yat, dinlen, sağlıklı beslen değil mi ama... Buluttan nem kapabiliyor mesela bizimki. Şahsen ödüm kopuyor lodos gelecek ya da koşuşturup terleyecek diye. Zira, hemen bir 'öhö öhö' başlayıveriyor geceleri.

Diyeceksiniz ki, bu işin 'ah şu çocuklar!' kısmı olduğuna emin misin? Cevap veriyorum: Hayır! Değilim. Bu bizim özellikle anne-baba olduktan sonra geliştirdiğimiz devamlı endişe halinde olma sonucu oluşmuş bir durum belki de. Git gide daha çok anneme benziyorum zaten bakıldığında. Zamanında ona karşı yaptığım tüm eleştirileri kızımın da bana yapmasına çok az kaldı eminim. Her ne kadar anneme kızsam da 'bugün ne yedi?' sorusu yüzünden, ben de kızıma soruyorum 'bugün ne yedin?' diyerek... Aslında, pekala biliyorum aç kalmayacağını, karnını bir şekilde doyurabileceğini. Ama 'annelik işte' diyerek sıyrılıyorum bu durumdan kendi adıma:)

Ya da geçen haftasonunda kuzenimizin kızı hastalandığında ne kadar tuttu isem de kendimi, düşününce farkediyorum ki yaptım yine anneliğimi: Anne-babası 'üşümez, hava sıcak' dediyse de 'canım şu pikeyi de örtüverelim, uyuyanın üstüne kar yağarmış' demeden edemedim:) Hem hastaydı çocukcağız. Hatta bununla da kalsam iyi midem bulantısı, kusma sebebi ile yemek yemediği için kahroldum desem yeri. Tıpkı annem gibi!!!

Ah şu çocuklar diyorum, çünkü kendilerine bakmayı beceremedikleri, terleyince üstünü değiştirmeyi düşünmedikleri, öksürüğün artacağını bile bile zıpladıkları, meyvelerini yemedikleri için! Ve devamlı bir paranoya ve endişe halinde bulunmaktan ötürü de 'ah şu büyükler' demekten kendimi alamıyorum. Anne-babamı gördükçe de korkarım bu hal ölene kadar bizimle artık diyorum:(

15 Ekim 2010 Cuma

İlk Diş:)

Bu aralar yaptıklarım eskisinden daha fazla keyif veriyor bana. İçime sindikleri için olsa gerek... Hal böyle olunca da yeni yepyeni işler yapmak istiyorum. İş hayatına başlarken bilmediğim, ama sonrasında keşfettiğim bu proje bazlı işler tam bana göre:)

İşte, dün tam benim istediğim gibi birşey oldu, ıhlamurumu yudumlarken. Bir arkadaşım -ki ben onun hala ne zaman çocuğunu 7.5 aylık yaptığını anlamış değilim- aradı. Bana oğlunun ilk dişi için kurabiye yapıp yapamayacağımı sordu. Gözlerimin nasıl parlarığını, içimin nasıl kıpır kıpır olduğunu söylemeye gerek yok tabii:) Kendi kızıma söz verip yapamadığım diş kurabiyelerinin tam sırası diyerek seve seve başladım işe. Tabii sonsuz ve sınırsız destek arkadaşımdan, adaşımdan:) Sonucu fotoğraflamayı ihmal etmedik tabii...

Bu arada diş buğdayı nedir? diyenlere eski bir Türk geleneği olduğunu söyleyebilirim. Çocuğun ilk dişinin çıkışını kutlamak için yapılan diş buğdayı, dişlerinin daha sağlam olması, çabuk büyümesi ve rızkının artması niyeti ve dileğiyle aile arasında yapılan bir kutlamadır. Dişbuğdayı, kaynatılmış buğdayın şekerle harmanlanıp üzerine nar, ceviz, meyve şekeri gibi süsler konulmasıyla hazırlanır. İçine boncuk veya yüzük gibi bir şey saklanır ve saklanan eşyayı bulan çocuğa çeşitli armağanlar alır.
Diş buğdayı töreni ritm tutup şarkı söylenerek düzenlenen bir eğlenceyle kutlanır.

Minik Doruk ilk dişin hayırlı, bu ve bundan sonra çıkacak tüm dişlerin sapasağlam olsun!

14 Ekim 2010 Perşembe

Mmmm Ihlamurrrr!!!

Yaz bitti maalesef. Bir süredir yazdan kalma havalar, arada bir açan güneş kandırıyordu bizleri. Ama bardaktan boşanırcasına yağan yağmurlar, gri gökyüzü, yanan kaloriferler ve en önemlisi sabah kızımı okula göndermek için kalktığımız saatlerde güneşi görünmemesi artık kabul etmeme neden oldu: kış kapıya dayandı:(

Yazı sevenlerdenim ben. Mis gibi açık havayı, güneşin ışığını, ısısını... Ama madem kış geldi geliyor, duruma da adapte olmak lazım. Gündüz kısa kollu gezip, akşam kalorifere yaklaşmaya başlayınca mevsim geçişinde dimdik durabilmek için aklıma minik tedbirler almak geldi. Birinci tercihim mandalina tabi ki! Sevgili kızıma henüz severek yedirtemediğim ama suyunu sıktığımda ve 'happy birthday to you, mandalina suyu, çişini yap da uyu!' şarkı sözleri eşliğinde içirebildiğim mandalina, bilindiği gibi C vitamini desteği için gerekli.

Ancak, bu ve bundan daha soğuk havalarda ve hatta biraz da keyfimin kaçık olduğu, boğazımın içinde birşeyler hissettiğim, burnumun sızladığı dönemlerde esas tercihim ıhlamur! İşte bu sebeple de artık evde ıhlamur günleri başladı diyebilirim. Vücut direncimizi arttıramk için her akşam bir demlikte ıhlamuru birkaç tane tarçın çubuğu, zencefil ve meyankökü ile hazırlıyorum. İçine birkaç damla da limon sıkıyorum. Nitekim, kurutulmuş ıhlamur yaprakları, çiçekleriyle birlikte kaynatılarak yapılan bu hoş kokulu içeceğin sinirleri yatıştırıcı, bağırsak kurdunu düşürücü, bağırsak sancısını giderici, öksürüğü kesici, damar tıkanıklığını açıcı, gribi iyileştirici, hazımsızlığı önleyici, mide üşütmesini ve uykusuzluğu giderici etkileri var. Ihlamur, ayrıca idrar söktürücü, terletici, yatıştırıcı, göğüs yumuşatıcı özelliğe de sahiptir. Ihlamur çiçeğinin balla karıştırılıp içilirse mide ülserine de iyi geldiği söylenir. Bu kadar faydalı ve güzel kokulu olunca içmemek de olmaz tabii.

Çalıştığım dönemde bu tür havalarda hep yapmak istediğim gibi battaniyemi alıp, televizyon karşısında ıhlamurum elimde tembellik yapıyorum bugün. Taze kaynattığım - ki şifa olması için hep taze demlemekte fayda var- ıhlamurumu yudumlarken de aklımda, damağımda, burnumda lisedeki matematik öğretmenimin annesinin yaptığı o nefis ıhlamurun tadı ve kokusu... İçine benim bugün içtiğimden farklı olarak elma kabuğu ve karanfil atardı. Nefis olurdu, içmeye doyamazdık! Tavsiye ederim:)

11 Ekim 2010 Pazartesi

Mini Mini Bir Kıza Miniş Pasta

Kızımın doğum gününde tanıştığım sonrasında çok sevdiğim arkadaşımın, adaşımın kızının doğum günü hazırlıkları sebebi ile geçen hafta oldukça yoğun geçti. Üstüne bir de annemin İstanbul'a gelişi eklenince yazmaya fırsat bulamadım. Neler mi yaptık doğumgününde? Zengin menüye pek katkım olmadı ama doğum günü pastası tam istediğimiz gibi oldu:)

Günlerdir 2-10 yaş arası özellikle kız çocuklarının çok ama çok sevdiği -ki bana sorarsanız neden sevdiklerini anlamak pek mümkün değil, zira ne sesleri var ne atraksiyonları- minişler ile yatıp kalkıyoruz:) Sevgili arkadaşım konsepti 'minişler' olarak belirledikten sonra algıda seçicilik mi dersiniz, yoksa çılgınlık mı bilemiyorum ama bakmadığımız miniş oyuncağı, resmi, web sitesi kalmadı gibi bir şey... Nitekim, pastayı süslemek için altı şirin miniş figürü yaparken benzetebilmek adına kızımın minişlerini de masamın üstünden eksik etmedim:) Öylesine içime sindirdim ki, şimdi deseniz gözüm kapalı en az yirmi- otuz tane çizebilirim:) Bu arada, korkarım 500'ün üzerinde miniş var web sitelerinden bakıldığında. Oyuncak dünyasından ve tüketim toplumu olmaktan çocuklarımızı mümkün olduğunca uzak tutmaya çalışan biz anne-babalar için bu da amip gibi çoğalıyorlar demek:(

Pasta ahtapot, domuz, salyangoz, balık, kuş, maymun figurlerinden oluşuyor. Bunun yanısıra çocuklara verilecek kurabiyeler de miniş resimleri baskı yapılarak hazırlandı. Bunların dışında yemeğe doyulmayacak pek çok leziz ikram da cabası...Ee bu durumda bize yani doğumgünü katılımcılarına da yemek, şişmanlamak falan düştü:) Ellerine sağlık arkadaşım ve nice nice tatlı senelere minik kız!!! (Minik dediğime bakmayın dün bir yaş daha büyüdü Delfin! Hem de bu sene ilkokula başladı: mini mini bir yani:)))
 
Clicky Web Analytics