28 Kasım 2009 Cumartesi

Hastalığın pisi temizi olur mu?

Değil yakından, uzaktan bile görmediğim; hakkında sadece bana öğretilenlerden edindiğim bir önyargımın olduğu ve pek de sevimsiz bulduğum bir hayvandır domuz! Hani bazan pembe ve şirin karikatüre edilirlerse de, çamurların içinde yuvarlanmaları, pisliklerinin içinde yaşamaları bana hep itici gelmiştir. Beni tanıyanlar bilir hijyen manyağı değilimdir... Yani bu hoşlanmama duygumun altında yatan temizlik duygusu değil kesinlikle. Burada psikolojik analiz de yapacak değilim kendi kendime. Diyeceğim şu ki; hayvan sevimsiz ya, hastalık da en az onun kadar sevimsiz!

Diyeceksiniz ki hangi hastalık sevimlidir? Elbette, her hastalığın kendine has yarattığı bir tramva, bir moral bozukluğu, rahatsızlık veren bir yanı vardır. Domuz gribi denen bu hastalıkta da yok yok! Televizyonlar, internet, tanıdık tanımadık bir çok doktorun yorumu hepsi boş geldi yaşadıklarımızı düşününce. Zira, yaşamayan bilemez bence, tahmin edilesi bir şey değil çünkü.

Başlangıçta, asla düşüremeyeceğiz diye korktuğunuz bir ateş var bir kere... Beş buçuk yıldır çocuk bakan biri olarak ilk defa bu kadar endişelendiğimiz, bu kadar uzun süren ateşle karşılaştık diyebilirim. Sonrasında başlayan ve erken davranıp verdiğimiz ilaç sonrası tetiklenerek artan mide bulantıları ve kusmalar... Her tarafının ağrıması, iştahsızlık, ishal...

Çok şükür atlattık sayıyoruz. Biraz serum, biraz antibiyotik derken küçük hanım ayaklandı. Biz ise karantinadaki ailesi olarak ilaç desteği ile hafif denecek şekilde atlattık bana göre. Ateşlenmeden ama mide bulantıları ve kırgınlık hissederek.

Diyeceğim o ki, hastalığın adında bile meymenet yoktu ki kendinde olsun! Pis bir hastalıktı işte, geldi geçiyor bizim evden. Ortalığa saçılanlardan dolayı da, neden olduğu rahatsızlık hissinden ötürü de pisti işte! Sonuçta, bayramda gezmek, el öpmek, bu güzel havaları dışarıda sevdiklerimizle değerlendirmek yalan oldu bize. Bayramın tadını bir sonrakine bıraktık mecburen. Ne diyelim dermansız dert olmasın! Ve geçirmeyip de salgına yakalanacaklara şimdiden geçmiş olsun!

26 Kasım 2009 Perşembe

Çocuk, Fanus ve Domuz Gribi

Evet, uzun zaman olmuştu... İki ayı geçkin süredir doktor yüzü görmemiştik. Televizyonlar bas bas salgın hastalık diye bağırırken biz hastalanmadan idare ediyorduk hayatı... Ama tabii ki bir yere kadar!

Aşı olmalı mı, olmamalı mı derken şimdi hayırlısı ile savaşıyoruz virüsümüzle! Evde tedavi başladı. Sıkı yönetim ilan edildi. Tüm çalışmalar durduruldu, seyahatler iptal edildi:( Bir nevi karantina ortamı yani: Elde ıslak mendiller, koltuk altında 'bip'leyen ateş ölçerler... Brokoli çorbası, sıkma portakallar, zencefilli ıhlamurlar, redoksan tabletler korkarım bir işe yaramadılar. Şimdi sıra Tamiflu'da!

Nereden geldi? Bizim küçük hanıma nasıl ulaştı? Bilemiyorum. Halbuki biz fanusumuza koymuştuk çocuğu. Cumartesi gününden beri evden bile çıkarmıyorduk. Mücadelenin çok başındayız. Ama zorlu geçeceği kesin! Hastalığı yakın çevremden geçirmiş olanlardan güç alıyorum, düşündükçe. Kulaklarımı mümkün olduğunca televizyondaki kötü haberlere tıkayarak 'ha gayret Defne'cim geçecek!' diyorum.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Bizim Prenses ve Hor Hor Çeşmesi

Yazmıyorum ne zamandır... Yazacak birşeyler olmadığından mı? Kesinlikle hayır! Yine başkalarının hayatlarını kovaladığımdan, kendiminkine yetişemediğimden... Yaşamaktan, keyif almaktan çok koşuşturma içinde olduğumuzdan... Peki ama neden? nasıl? hemen çarkların arasına kayıverdim? İki- üç gün ile bile düzenimden, zevk aldıklarımdan, hobilerimden oluverdim. Tam buna bir 'dur!' demem lazım diye düşünürken küçük hanım yine öncelikleri belirleyiverdi! Prenses derken kraliçe oluverdi sorgusuz sualsiz!

Küçük hanım burnunu çekiyor şimdilik... Muhtemelen nezle! Ama o kadar çok arkadaşımda ve çocuklarında grip vakası duyuyoruz ki şu sıra; ürpermemek, 'aman Allah korusun!' dememek imkansız. Tabii ki birtakım önlemler alındı, malum hastalıklardan uzak durmak için. Mesela, C-vitamini bombardımanı var şimdi evde. Bir de tarçınlı, zencefilli ıhlamurlar... Elma kabuğu, karanfil ve meyan kökü de ilave ediyorum hem lezzeti artsın hem de eski günlerdeki gibi olsun diye. Bundan onbeş yıl önce içtiğim o ıhlamurlara benzesin istiyorum. Çünkü, onların tadı hala damağımda... Sağolsun matematik öğretmenimden öğrendiğim tek şey geometri sorularını çözmek değilmiş, arada ıhlamur tarifini de vermiş bize:)

Lafı uzatmanın anlamı yok! Bizim evde hayat durdu. Burunlar çekiliyor. Hor hor çeşmesi durdurak bilmiyor. Uykusuz gecelerde elde ateş ölçer nöbetler tutuluyor:( Bayram öncesi yapılan tüm hazırlıklar, planlar bir bir suya düşüyor:(

13 Kasım 2009 Cuma

Rengarenk kahvaltılıklar

Bugün evdeyim... Sabah koşuşturmacasını tamamlar tamamlamaz sanki çalışıyormuşçasına koştum bilgisayarımın başına. Bana gelen e-postalar kaçacaktı, işler yokluğumda birikecekti sanki!!! Oysa bugün evin keyfini süreceğim günlerden biri idi. Benim gibi hafta içinde de evinde olmak isteyen pek çok dostum var mesela... Allah'tan saçmalama sürem çok uzun sürmedi. Elektriklerimizin kesilmesi ile benim de bilgisayar ve internet maceram bitmiş oldu.

Aslına bakarsanız bu benim bugün teoride yapmayı planladığım sporumu da yapamıyor olmam demekti. Annemin ve sevgili eşimin 'ee çık dışarıda yürü' sözlerine aldırmazsak tabii... Çıktım mı? Çıkmadım. Sabırla telefonun sinyal vermesini bekledim. (bizim evde elektriklerin gelip gittiğini anlamanın en kolay yolu bu da:)))

Bu sırada boş durmadım tabii... Yarın malum tatil günü. Sabah çok güzel bir aile kahvaltısı yapmak lazım. Kahvaltılıkların çoğunun boşaldığını görünce şimdiden bir kısmını hazırlamaya karar verdim. Hem ne zamandır reçel dolabımı da düzeltmek istiyordum. Evet, benim reçel dolabım var:) Hemen herkesin erzak dolabı olduğu gibi benim de reçellerimi kavanoz kavanoz koyduğum reçel dolabım var. Neler mi var içinde? Şeftali, kayısı, bergamut, ayva, çilek, vişne, incir, fıstık, portakal kabuğu... vs. Tabii ki olmazsa olmazımız bal!!! Bu sene dışarıdan çok reçel almamış olacağız ki düzenlemem çok uzun sürmedi. Mesela evde ceviz ve patlıcan reçellerimizin olmaması şaşırttı beni. Zira, sevgili eşim bunları bitirir bitirmez yenisini alır, ama evde yapılmış o güzelim reçelleri ise yemek hep bana kalır! Bizim evdeki reçellerin çoğu aslında ya Eskişehir'den ya da Çeşme'den... Dolayısı ile anneler sağolsun diyerek küçük kahvaltılıklara koydum hepsinden birer birer. Yarın afiyetle yeriz diye düşünerek. Hoş Defne'nin de babası gibi reçellerle arası yok ya neyse. Keşke başıma kalan bütün işler bu kadar leziz, bu kadar tatlı olsa:)

Sonra... sonra ne mi oldu? 'bilip bilip' diye bir ses duydum. Elektrikler geldi demekti bu. Malum spor vakti yani. Bu aralar pek zor kilo vermesi. İş de zorlaştırıyor iyice. Ben de dolayısı ile diyemedim gitti 'yaşasın 20 kilo verdim' diye... Diyeceğim o ki, bizim kahvaltılıklar için bugün bir miktar daha fazla yürümek lazım!!! Ve en kısa zamanda evişçisi olarak portakal reçeli yapıp tarifini buradan yayınlamak:)

10 Kasım 2009 Salı

Saygıyla...


10 Kasım bugün... Kızım elinde kasımpatılarla heyecanla gitti okuluna. Saygıyla ve sevgiyle 'izindeyiz Ata'm' diyebilmek için... Geçen sene albüm yapmıştı tamamen kendi isteği ile. Annesi, babası, evi, arkadaşları diyerek resimler istemişti bizlerden. Bu hafta da ödev diye bir de poster hazırlaması gerekiyor Atatürk ile ilgili. 'Ben hallederim' dedi:) Bir anne olarak onu desteklemek de vazifem tabii. Ve her Türk genci gibi İzindeyiz Ata'm demek...

7 Kasım 2009 Cumartesi

Şimdi Okullu Olduk 2

Meğer ne zor şeymiş çocuk büyütmek! Anaokuluna başladı, artık büyüdü, okullu oldu bizler de rahatladık derken meğer yepyeni bir maraton başlamış hayatımızda!!! Hep ilk iki üç yılın zor olduğunu düşünüyordum halbuki... Uykusuz gecelerin, nedenini anlatamadığı ağlama krizlerinin... Ya üzerinden zaman geçtiği için bunların hissettirdiklerini unuttum ya da bugünlerde yaşadıklarımızın sadece bir başlangıç olduğunu bildiğimden başıma gelecekleri düşünerek haklı olarak daha da endişeleniyorum.

Ödevlerine bağlı bir çocuktum ben. 'inek' diye tabir edilen öğrencilerden hallice yani:) Kızımın da sorumluklarını bilerek, onları önemseyerek davranması hedeflerimiz arasında. Hatta bu eşimle aynı görüşü paylaştığımız ender durumlardan biri:) İlk zamanlar çizgi vs çalışmalarında ödev yapması için sarf ettiğimiz çabayı görerek 'eyvah!' demiştim. Bin türlü bahane ile ödev yapmayı ertelemek istiyor, yapmamak için taklalar atıyordu adeta... Sorumluluklarından kaçmaması, ya da verdiği kararların sonuçları ile yüzleşmesi gerektiğini düşünerek 'yapmama özgürlüğü'nden ve başına gelecekleri üzülmeden göğüslemek zorunda olduğundan söz ettik kendisine. Şimdilerde çok şükür sorun çıkarmadan, hemen yapıyor ödevlerini. Ama artık ödevler sadece onun kolayca yapacağı türden değil ki!!!

Anne-babalar için pek çok araştırma ödevi var, hem de anaokulunda! Her ne kadar üniversite bitirseniz üstüne master da yapmış olsanız yeniden başlıyorsunuz ödev yapmaya... 'Bunlar benim ödevim değil, senin sorumluluğun' da diyemiyorsunuz ki çocuğunuza! Zira, ödev eve 'aile katılımı' başlığı ile geliyor zaten! Gelgelelim anaokulundaki bir çocuğun 'Japonya' hakkında bilgi toplaması da pek mümkün değil yalnız başına.

İşte tüm bu aile katılımlı gözüken ama çocukların pek az rol alabileceği 'proje ödevleri' beni korkutuyor. Yeniden başlamış gibiyim okul yıllarına. 'Peki bunca yıl neden ve niçin okudum ki!' diye içimden geçirmiyorum dersem yalan söylerim. Harika bir cumartesi gününü karton kağıt, printer kartuşu ve Japonya resimleri arayarak harcamış bir anne olarak bu isyanımı paylaşmak istedim: Neden yine okullu olduk?

3 Kasım 2009 Salı

Arı Vız Vız Vızzzz....


Küçük hanımı arı soktu bugün. Aklım başımdan gitti telefonda öğretmeni 'Bugün yemekten sonra ellerini yıkarken Defne'yi arı soktu. Vakumla iğneyi çıkardık. Buz koyduk. Ama dilerseniz gelip alabilirsiniz' dediğinde... Tabii bir de 'X şurubundan verelim mi? Alerjisi yok yazıyor bizdeki formda ama' diye ekleyince. Evet, bizimkinin bilinen bir alerjisi yok. Ama daha önce hiç arı sokmamıştı ki!!! Hele bir de kulaktan dolma da olsa 'arı sokması ölümcül olabilir' biligisi varken beynimin bir yerlerinde...

Hemen acil durum ilan ederek küçük çaplı bir operasyon düzenledim:) Sağolsun kızımın okulunda öğretmen olan yeğenimi onun yanına gönderip güvende hissetmesini sağladıktan sonra eve gelmesi için babasını da olaya dahil ettim. Asıl hedef doğrudan hastaneye götürmekti çocuğu... Zira, henüz internette araştırmamış ve Defne'nin genel durumunu gözlerimle görmemiştim. Arkadaşlarım hayretler içinde bana bakıp 'seni hiç arı sokmadı mı yahu' diyorlardı. Ama gerçekten hiç sokmadı:)

Ne zaman ki babası okuldan aldı kızımı ve 'herşey yolunda gözüküyor' dedi ve biz doya doya konuştuk, ben de o zaman sakinledim. Aslına bakarsanız çok fazla birşey yapılmıyor arı sokmalarında: Hemen bir cımbız yardımı ya da vakumla iğne dışarı çıkarılsın deniyor. Sonra ağrıyı ve şişliği hafifletmek için buz konulması öneriliyor (Defne'yi en çok korkutanın buz olayı olduğuna eminim bu arada). Eğer bünyeniz alerjikse mutlaka doktora gitmelisiniz. Zira, arı sokmaları hafiften ağıra pek çok semptoma neden olabilir: örneğin, bazı insanlarda ciltte hafif bir kızarma ağrı ve şişlik görülürken; alerjik bünyelerde solunum sıkıntısı ve kalp durması gibi son derece riskli durumlara yol açabilir. Bulantı-kusma, nefes darlığı, çarpıntı ya da genel durumda bozulma görülebilir. Ama kişinin arı sokmasına alerjisi yoksa bunların hiçbir de görülmeyebilir. Arı alerjisinin varlığı deri testleri ve kan testleri (RAST) ile saptanabilir. Daha önceden arı tarafından sokulup ciddi reaksiyon görülen kişilere arı alerjisi aşısı uygulamak gerekli olup tabiki bu tür tedaviler mutlaka bir alerjist tarafından uygulanmalıdır. Arı alerjisinde en önemli tedavi aşı tedavisidir. Arı alerjisine karşı uygulanan aşı tedavisi 2-3 yıl kadar sürmekle birlikte % 100 başarılıdır.

Bu arada epey okudum bilgilendim tabii. Paylaşmadan olmaz diye düşündüm: 'Arı alerjisine ait ilk yazılı kayıtlar M.Ö. 2641 yılında Mısır Firavunu Menses’in yaban arısı tarafından sokulup ölmesine aittir. Ülkemizde yapılan çalışmalara göre arı alerjisi % 2-3 oranında görülmektedir. Dünya üzerinde bir çok arı çeşidi bulunmaktadır. En sık alerji sebebi olan arılar bal arısı (Honey bee), sarı arı (Yellow jacket), ve eşek arıları (Wasp, Hornet)’dır.'

Şimdilik iyi bizimki çok şükür! Biz arıya alerjisi yokmuş diyoruz o da 'arı bende bal yok!' :) Ucuz atlattık gibi görülüyor. Eskiler, 'arı sokması iyidir, bağışıklığı güçlendirir, direnç arttırır' falan bile derlermiş... Bakalım, doğruluğunu göreceğiz işte!!!
 
Clicky Web Analytics