31 Ekim 2009 Cumartesi

İzindeyiz...


29 Ekim'de düştük yollara... Öğle saatlerinde girdik Ankara il sınırından. Ancak, Ankara doğumlu olsak da pek bilmiyoruz belli ki semtlerini! Her ne kadar Ankara-İstanbul yolunu 3 saatte alsak da neredeyse bir o kadar da Anıtkabir'e gitmek için harcadık:)Eee, tabii bunda Anıtkabir tabelalarına pek rastlamamış olmamızın da etkisi var.

Ama iyiki gitmişiz diyorum ben. Tüm o çabaya deydi yani...Hani içinizin huzur dolduğu anlar vardır ya... Hani 'ne iyi yapmışım!' dediğiniz anlar... Öyleydi Anıtkabir anları! Tarihimizde girmediğimiz bir kuyrukta bekledik sıranın bize gelmesini. Bayraklar elimizde, genç yaşlı Ata'ya 'izindeyiz!' diyebilmek için...

Bu arada aslanlı yoldaki heykeller de kızımın çok ilgisini çekti. “24 oğuz boyunu” temsil eden ve aynı zamanda Türk kültüründe güç sembolü olduğu için seçilen aslan figürlerinin çift olması “birlik ve bütünlüğü” vurgularken, kedi gibi yatar pozisyonda olmaları ise “barışseverliği” sembolize ediyor. Yolun taşlarının 5 cm'lik çim boşluklarla döşenmesi ise gelenlerin başlarını öne eğdirerek, tamamen kabrin manevi atmosferine ayak uydurmaya yönlendiriyor.

29 Ekim gibi bir günde her köşesini dilediğiniz gibi gezemiyorsunuz bu eşsiz yapının. Hele de domuz gribi ile hepimizin içini korku salmışken, kalabalık ve kapalı mekanlarda çok kalmamaya özen gösterirken... Bazı köşelerini baharda yapacağımız Ankara turuna saklasak da mozoleye bayrak bırakmanın huzuru bu seferki geziyi amacına ulaştırdı.

Sonuç mu? İzindeydik, izindeyiz...

29 Ekim 2009 Perşembe

29 Ekim...

Evet bugün 29 Ekim...
Bizim için tatilin ötesinde bir gün! Bu anlamlı gün için aylar öncesinden yaptık planımızı. Ankara'ya gidiyoruz. Anıtkabir'de olacağız. Küçük hanım bizlere uzun zamandır görmezden geldiklerimizi, unuttuklarımızı hatırlatmaya, farkındalıklarımızı arttırmaya devam ediyor. En son ilkokuldaydım sanırım Anıtkabir'e gittiğimde. Bir okul gezisiyle görmüştüm. Nereden baksanız 25 yıl geçmiş... Şimdi ise, kızıma anlattıklarım, bizleri tekrar oraya gitmeye zorladı. Aslında çok da anlamlı bir günde orada olacağız. Saygıyla ama yolundan ayrılmayacaklar olarak dimdik...

Aslında dedeleri elinden tutup götürsün istemiştim torunlarını. Üç nesil hep birlikte çıkalım Ata'mızın karşısına... Atatürk'ü onların ağzından duysun kızım, tıpkı bizlerin vaktiyle dinlediği gibi. Ama olmadı maalesef... İş başa düştü. Sabah yola çıkıyoruz. Artık giderken de bir onuncu yıl marşı söyler bizimki:)

Ankara'ya vardıktan sonra olacaklar, kamerama yakalanacakları bir başka güne bırakarak Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun demek istiyorum.
Ne mutlu bizlere! Ne mutlu Türküm diyene!

25 Ekim 2009 Pazar

İşte Bu Yelkenli!

Anne-kız bir haftadır burnumuzu çekerek, ara ara da olsa öksürerek ve çatlak seslerle konuşarak geçirdik bu haftayı. Sağlıklı ve yatarak geçmesini dilerdim ama maalesef… Dinlenmeyince de geçmiyor bu hastalık işte! Sürünerek de olsa geldik hafta sonuna. Yaklaşık bir ay öncesinde planlarımıza aldığımız bir aktivite vardı bu cumartesi günü için: Boat Show!

Tekne tatilinin yaklaşık altı yıldır tadı damağımızda… Hevesi hemen her yıl kursağımızda kalıyor, planlarımız suya batıyor ama vazgeçmiyoruz. Bizim tatil zevkimiz gitgide bir saplantıya dönüşmek üzere… Mesela sevgili eşim, son dört ayını internette yelkenli bakarak, blogları okuyarak geçirdi. Dolayısı ile Boat show bizim için kaçırılmaz bir fırsattı. Hayalimizdeki tekneye binme, ona dokunabilme şansını kaçırmadık tabii… Her ne kadar bir gece öncesi sesimiz çıkmadan, halsiz bir şekilde yatsak da cumartesi sabahı dinçleşiverdik birden:)

Görülmeye değer bir sürü tekne, yelkenli, katamaran... Pendik Marina’da, denizin üstünde öylece durmuş, gezmenizi, onlara dokunmanızı, sahip olmanızı bekliyor. ‘Ah o gemide ben de olsaydım’ ya da ‘ah şu yelkenli benim olsa’ diyeceğiniz sayısız tekne vardı ortamda…

İnternette vaktiyle görüp bütçe açısından uygun bulduğumuz yelkenli diğerlerinin yanında bir miktar küçük gözüktü bana. Üzerine oturmuş olmanın tadına vardık belki ama satınalma hayalini bir başka bahara bıraktık tabi ki:( Ayrıca, fotoğraflarına bakınca insan daha geniş bir şeyler bekliyor. Kızım ‘bana göre tuvalet yapmışlar anne bak!’ dediğinde yelkenliyi küçük bulanın sadece ben olmadığım da anlaşıldı aslında:)

Sonra çoğunluğun beğenisini kazanan biraz daha geniş bir yelkenlide olmanın keyfine vardık. Fiyat bir önceki ile kıyas kabul etmiyor belki ama sunduğu konfor da bir önceki ile karşılaştırılmaz bana kalırsa… Elbette, boylar büyüdükçe, konforlar ve eurolar doğru orantılı olarak artıyor. Bizim de hedefi biraz büyütmemiz ve tekne hayalimizdeki çıtayı en azından bir üst mertebeye çekmemiz gerekiyor.

Genelde fiyatlar, gariban bir çalışanın emek vererek sahip olabileceğinin çok üstünde tabii. Bir takım kredi olanakları da sunuyor satıcılar. Gerçi bana göre bu, bir zevk ve öncelik meselesi. Yani oturduğu bir evi, arabası olmayan ama teknesi olan insanlar var. Bunun yanı sıra 780.000 euro olan tekneler ve sahipleri var... Yadırgamıyorum sadece bizler yapmıyoruz ya da yapamıyoruz diyebiliyorum… Ama özeniyoruz ve ‘Ah! O yelkenli benim olsa!’ diyerek hayal kuruyoruz şimdilik. Zaten, hayal etmezsen, inanmazsan sahip de olamazsın, değil mi ama?

Neyse, biz ‘paramız yoksa keyfimizde mi yok ?’ felsefesi ile gezdik fuar alanını. Bonus kart sahiplerine giriş serbest zaten. Davetiyeniz yoksa da 20 TL vererek görebiliyorsunuz hayalinizdeki tekneyi… Ve kim bilir alabiliyorsunuz da… Gerçi 21-26 Ekim tarihleri arasındaydı fuar. Yani yarın son gün... Fırsatınız varsa kaçırmayın!

19 Ekim 2009 Pazartesi

Haftasonu kahvaltısı

Hayat arkadaşlarla, dostlarla güzel! Paylaşıldıkça daha da güzel…

Bu hafta sonu, keyfini neredeyse unuttuğumuz büyük pazar kahvaltısını gerçekleştirdik. Ev ahalisi olarak öylesine keyif aldık ki bu işten, bir sonraki haftayı planlamaya başladık :)

Oldum olası önemlidir benim için birlikte yenilen yemekler, içilen kahveler. Güne tatlı bir ‘merhaba’ anlamını da yüklediğim için de özellikle kahvaltılar… Hafta içi okul, iş derken birlikte iki lokma bir şeyler yemek pek mümkün değil tabii. Bu sebeple, hafta sonları keyifle, uzun uzadıya, özenle hazırlanmış sofralarda oturmak bir ihtiyaç haline dönüşüyor kendi adıma. Hani hep derler ya 'krallara layık bir sofra ile güne başlamak lazım. Sonrasında yediklerini, sofranı gitgide fakirleştirmelisin' diye... Bunun sağlık açısından faydası olduğu kadar gününün başlangıç motivasyonu olmasından dolayı da kişiye olumlu etkileri var bana göre.

Bundan yıllar önce üniversiteden arkadaşlarla -daha da herkesin kendi hayat koşuşturması başlamamışken- hemen her hafta sonunu birimizin evinde menemenler, börekler, kekler yapılır, peynir, zeytin, domates derken ne kahvaltı sofraları kurardık. Bahane ile yemekler yenir, filmler izlenir, keyif üstüne keyif çatılırdı hafta sonlarında.

Bu hafta sonu da yemek organizasyonundan yırtmış olan ben, zaman kısıdı olan bir ekiple ama yine keyifle sofraya oturdum. Hepimiz diyetteyiz düşüncesi ile yapmıştım çağrımı ama ‘Pazar kahvaltısı karbonhidratsız olmaz’ dendi. Elimizden geldiğince destekledik bu düşünceyi. Maksat misafirler mutlu olsun:) Yoksa bizim ailece ne bal kaymakla ne de börek-çörek ile işimiz olmaz, değil mi ev ahalisi?

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim, gözümden kaçmayan detaylar da var tabii:
• Karbonhidratsız olmaz diyen çiftimizin karbonhidratı en az tükettiği (göreceli zayıf olma teorisine ben de inanıyorum ama bunun kendime karşı kullanılmasından hoşlanmadım!)
• Yumurtanın belli yaşın üstündeki çocuklar tarafından tüketilmediği ancak, kolesterol seviyesi yüksek olan büyüklerde ise mideye lüpletildiği
• Kızımın sofra düzenlemesi yaparken yaptığı müthiş yardımların bana ‘kız olsun çamurdan olsun!’ sözünü anımsattığını
• Yine kızımın kahvaltılıkları yerleştirirken çocukların oturacağı masaya sadece ekmeğe sürülecek çikolata ve yumurtaları koyması

Şaka bir yana insan gülerken doyuyor zaten. Zaten şair ne demiş:
Gönül ne çay ister ne çayhane
Gönül hoş sohbet iste çay bahane!

16 Ekim 2009 Cuma

Her şey çok güzel olacak!

Yazmıyorum… Yazamıyorum… Geniş zamanlarımı yitirdim sanki. Sanki yine büyük bir koşuşturmanın içindeyim. Kızım, okul, ev, iş… Herşey üstüme yıkılacak gibi geliyor bazen, içim şişiyor! Henüz bunalmadım ama bir bunalımın eşiğindeyim gibi.??? Ya da yine bir ‘aptal kandırmaca’nın içindeyim gibi… Eskisi gibi değil hiçbir şey. Ne de ben! Bahardan mıdır bu yorgunluk, yoğunluk??? Ne mi yapmak istiyorum? Resimden de çok belli değil mi?

Saçmalama günündeyim kısaca. Bu sıkıntılı günler değil midir beni buzdolabının başında bitiren? Zorluyorum kendimi bu sefer. Tekrar taşımamak için o ağırlıkları. Zor oluyor, bu gerçek. Ama başaracağım. Bu kadar yaklaşmışken geri adım atamam. Atmamalıyım. Kendim için, kendime olan saygım için.

Her şey çok güzel olacak! Bu da bir telkin işte bu tür günlerde… Bir nevi motivasyon! İç mutluluk önemli ne de olsa:) Hem bugün haftasonu başlıyor. Koşuşturma ile geçeceği kesin iki gün. Ama bir o kadar de keyifli olacağı planlanmış:)

13 Ekim 2009 Salı

Oyunlar...

Ne günlerdi onlar? Üniversite yılları ya da mezun olduktan sonraki birkaç yıl… Geceler boyu oynardık bilgisayar başında strateji ve macera oyunlarını ya da Metropol, Tabu, vs gibi kutu oyunlarını… Aslına bakarsanız hala oynuyoruz fırsat bulunca. Ama korkarım eskisi kadar fırsat yok!

Bilgisayar oyunlarında başından kazınmamız gerekirdi eskiden. Şimdilerde ya çabucak pes ediyorum ya da birisi zaten bilgisayarıma el koyduğundan oynayamıyorum dilediğimce. Hoş geçen gece bir delilik yapıp uykumdan oldum oyun oynayacağım diye…

Yaz tatilinin keyifli anlarını yazarken oyunlardan da bahsetmiştim. Mesela Scrable bütün ailenin keyfidir Çeşme’de. Sırf oyuna başladık diye denize gitmeyi atladığımız çok olmuştur bizim. Aslında sevgili eşim gibi hırslı biri ile oynuyorsanız canınızdan bezdiğiniz çok olur. O oynayana kadar bir yüzüp gelsem mi dediğim çok olmuştur hatta :)

Bugün geldiğimiz noktaya bakıyorum da oyunlar başkalaşsa bile ailemizde hala kutu oyunları zevkle, hırsla oynanmakta… Artık kızmabirader, anlat bakalım ya da monopoly junior oynanıyor olsa da… Ailece yapılan bir aktivite olması dolayısı ile de keyif katsayısı artıyor tabii. Tabii kurallar zaman zaman küçük hanımın lehine değişiyor. Yenmeyi ve yenilmeyi öğrenmesi için bazen de ‘pembe hileler’ yapılıyor:) Kimi zaman hırslanıp bir daha oynamak istese de genelde herkes kazansın, herkes mutlu olsun diye çabalıyor bizimki! Temelde bir şeyleri veremedik gibi ama neyse!!!

Birkaç gün önce de yeni bir keşfimiz daha oldu. Hep yeniyor olmamdan olacak bana ayrı bir keyif verdi bu oyun. Bu sebepler de yazmadan geçemedim. Adı :UNO. Bilenleriniz vardır muhakkak. Üzerinde sayılar, renkler ve birtakım şekiller olan bir kart oyunu aslında. Belki bir miktar strateji gerektiriyor ama itiraf etmeliyim ki şans oyunu bu. Tavsiye ederim. Bir iki el çevirip keyiflenmek gerek!

12 Ekim 2009 Pazartesi

Evde Şamata!


Uzun zamandır bizim ufaklık söylenip duruyordu: neden tiyatroya gitmiyoruz diye… Sezon daha açılmadı, tiyatrolar tatil, bugün-yarın diyerek geçiştiriyordum sorularını. Derken ailemizin reisinden bir öneri geldi: Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği tarafından, 'geleceğin teminatı görülen çocuklarımıza' sigorta bilinci kazandırmak amacıyla BKM oyuncularının katkılarıyla bir çocuk oyunu hazırlanmış, gitmek ister miyiz diye... Haliyle düşünmeden atladık tabii…

Tüm çocukların ücretsiz olarak izleyebileceği oyunun adı :"Bay Hooop Evde Şamata". 11Ekim Pazar günü Maslak TİM’ de gerçekleşen gala ile başlayan oyun, 23 Nisan 2010 tarihine dek, 28 ilde toplam 91 kez sahnelenecek. Oyun evde yalnız kalan Çilliburun ve Süslüpüslü isimli iki küçük çocuğun maceralarını konu alıyor. Eve girmek için fırsat bekleyen Patpat ve Ketçap adlı iki hırsız, kendini görevine adamış bekçi Amanvermez ve değer verdiğimiz şeylerin güvencesi Bay Hooop'un maceraları tüm çocukları eğlendiriyor. Açıkçası biz bile eğlendik:) Zira, gerek oyuncular gerekse kostümler oldukça başarılı idi.

Ancak, eleştirmeden geçemeyeceğim bir nokta var ki; o da numarasız davetiyeler olunca yaşanan izdiham! Herkes çocuğu ile birlikte kapılara hücum edince kalabalık ile baş etmekte görevliler de oldukça zorlandı. TİM Show Center’da -ki yaklaşık 1800 kişilik bir salon- neredeyse tüm salonun dolduğu bir oyundan söz ediyoruz. Açev, tegv, basın, protokol derken dışarıda heyecanla bekleyen çocuklara oldu olanlar… Böylesi güneşli bir havada önde oturabilmek için girilen sıkıntılar, çekilen eziyet düşünüldüğünde geri dönmek istemedim dersem yalan olur. Ancak, arkamıza baktığımızda geri dönmek de o kadar kolay değildi! Tabii küçük hanımın tiyatro keyfinden etmek de cabası…

Sonuçta içeri girmeyi ve oldukça iyi bir yerde oturabilmeyi başardık ve ailecek keyif aldık oyundan. Oyun başlamadan önce çocukları eğlendirmek için yapılan küçük gösteriler, palyaçolar, ikramlar arasındaki gülen surat şeklindeki patates kızartmaları oldukça ilgi çekici idi. Gitmek isteyenler için oyunun önümüzdeki bir aylık programları şu şekilde:

17 Ekim__Cmt____İstanbul___B.Çekmece Akm
18 Ekim__Pazar___İstanbul___B.Çekmece Akm
24 Ekim__Cmt____İstanbul___Zeytin Burnu Kültür ve sanat merkezi
25 Ekim__Pazar___İstanbul___Zeytin Burnu Kültür ve sanat merkezi
31 Ekim__Cmt____İstanbul___Pendik Kültür merkezi
1 Kasım__Pazar___İstanbul___Pendik Kültür merkezi
7 Kasım__Cmt____Edirne____Halk Eğitim Salonu
8 Kasım__Pazar___Tekirdağ___Belediye Kültür Sitesi
14 Kasım__Cmt___Balıkesir___Balıkesir lisesi salonu
15 Kasım__Pazar__Çanakkale___Belediye Çadır

İyi eğlenceler! Sigortasız kalmayın:)

7 Ekim 2009 Çarşamba

Şeker Hamurlu Kurabiyeler


Nereden başlamalı? Nasıl anlatmalı? Aslında fotoğraflar bir miktar fikir verecektir bu leziz ve birbirinden şirin kurabiyeler hakkında... Kızımın arkadaşının, Delfin'in doğumgünü için bu hazırlıklar. Günler öncesinden konuştuk, planladık bugünü. Aslında bir iki gün önce davrandık kurabiyeleri tamamlamak için. Zira, hem aynı günde yetişmesi problem olurdu, hem de bu güzel aktiviteyi malum iş sebepleri yüzünden kaçırmak istemedim. Ben ve hamur işi sanırım ayrılmaz bir hal aldık artık. Çeşitli şekillerde yapmayı düşündüğümüzden şeker hamurunu ve renklerini hazır aldık. Beyaz hamuru renklendirmekle uğraşmayalım diye düşündük. Pembe, sarı, mavi, kırmızı ve yeşil renkli hamurlarla da bunlar çıktı işte ortaya... Fotoğraflar yorgun anımıza gelmiş olacak çok başarılı değil. Ama ben tadlarına baktım: Süperler!!!

Başlangıçta, şemsiye şeklinde kurabiyeler yapalım diye yola çıkmıştık ama kendimizi gülen suratları, adamları, ayıcıkları, dondurmaları ve yelkenlileri süslerken bulduk bir anda. Doğumgünü annesi, kızı için en iyisini, en güzelini istiyor hali ile... Şemsiyelerin sapları problem olur korkusuyla yaptıklarımızla neredeyse iki tepsi kurabiyeye renk verdik. Hayal gücümüzle birleşen renkler kimi zaman puantiyeli bir şemsiyeye, kimi zaman pantolonlu bir ayıcığa, kimi zaman da örgülü saçlı bir yüze dönüştü. Umarım görenler, yiyenler de keyif alır. Zira, biz yaparken çok eğlendik.

Hayatın en az bu kurabiyeler kadar tatlı ve renkli geçsin Delfin'cim. Ve şimdiden doğumgünün kutlu olsun! Daha nice mutlu, sağlıklı ve renkli senelere inşallah!!!

Tarife gelince;
Malzemeler:
250 gr un
150 gr sana yağ
100 gr pudra şekeri
1 adet yumurta
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
isteğe göre limon kabuğu rendesi

Hazırlanışı:
Karıştırma kabına un konulduktan sonra içine kıyılan yağ ufalanır. Ortası açılarak pudra şekeri, vanilya, limon kabuğu rendesi, kabartma tozu, yumurta katılarak yoğurulur. On dakika dinlendirilir. Sonra 4 mm kalınlığında açılır ve kalıplarla şekilli kesilir. 180 derecelik fırında açık renkte kalacak şekilde pişirilir.
Fırından çıkan ve soğuyan kurabiyelerin üzerine fırça ile bir miktar bal sürülerek şeker hamurlarının yapışması sağlanır. Bu noktadan sonrası hayal gücünüze kalmış!

Afiyet olsun:)

6 Ekim 2009 Salı

Duvarlara Toslamak!

Herkesi kendiniz gibi düşünüp,
sonrasında duvara tosladığınız oldu mu? Olmadı diyenleri çok şanslı addetmek lazım bana kalırsa. Çünkü benim çevremdekileri kendim gibi sandığım, sonrasında hayal kırıklıkları yaşadığım çok olmuştur. Karşı taraf sizinle aynı düşüncede, aynı beklentide, aynı titizlikte, aynı özveride değilse zaten ister istemez tosluyorsunuz o duvarlara!

Ne yapmak lazım peki? Hiç mi beklenti içinde olmamak gerek karşı taraftan, çevremizdekilerden? Bu mümkün müdür? İnsan olup beklentisiz olmak mümkün müdür? Kıyaslamamak, bir süre sonra tabiri caiz ise ‘enayi’ gibi hissetmemek, hep verici olan taraf siz iseniz… Ve kırılmamak, yara aldıkça?

Bu toslanan duvarlar işte, evde, her yerdeler bana kalırsa… Sizin sınırlarınızı da belirleyen, güvendiğiniz, emin olduğunuz noktalardakiler kale duvarı gibi sert oluyor aslında. Çarpmalardan çok ama çok etkileniyor, yara alıyorsunuz. Oysa, zaman zaman çarpıp geçtiğiniz, sizi çok da yaralamayan duvarlar da var. Bana kalırsa sonuna kadar inanmadığınız yerler sizi daha az yaralıyor. Onlardan zarar göreceğinizi bildiğinizden olsa gerek daha dikkatli davranıyorsunuz onlara karşı. Kim bilir belki daha az şey bekliyor, daha az özveri ile yetiniyorsunuz.

Bu yazıyı yazarken aklıma geldi: Zeynep Casalini’nin bir şarkısı vardı Duvar diye. Bugün dilimden düşürmem artık!
‘ben o duvarlara carpa carpa nasır tuttum,
aglaya aglaya yosun tuttum..’

4 Ekim 2009 Pazar

Binlerce yıldır süregelen tılsım: Nazar Boncuğu!

Nazara İnanır mısınız?
‘İnanmam, saçmalıktır!’ diyebileniniz var mı? Evinizin herhangi bir köşesinde nazar boncuğu olmayanınız ya da mavi boncuklu bir takısı bulunmayanınız? Her ne kadar başımıza gelen felaketlerin ya da olumsuzlukların tamamını nazara bağlamasam da benim de ‘nazar değdi herhalde!’ deyip geçtiğim olmuştur. Hatta kolumdan eksik etmediğim nazar boncuklu bilekliğim, evimin girişinde bir nazarlığım vardır. Batıl inanıştır diyebilenlerden değilim yani :)

Aslında insanı kötü gözlerden koruduğuna inanılan mavi renk ağırlıklı olmak üzere renkli boncuktur nazar boncuğu… Asıl amaç durağanlıkta renklerle dikkati üzerine çekmek, şaşkınlık yaratmaktır bir inanışa göre... Genelde göz şeklinde olur nazar boncukları. Göze aynı zamanda boncuk da denmektedir. Bu açıdan bakıldığında kişinin dünyaya açılan penceresi gözdür ve göz her türlü, iyi ve kötü, düşüncelerin ilk çıkış noktası olarak kabul edilir. Bu sebeple de bakışlardan, kötü gözlerden korunmak amacıyla emici özelliği olduğuna inanılan mavi renkli taşlar eskiden beri kullanılmıştır.

Prof. Dr. Nusret Kaya’nın ifadesine göre; gözün tarihçesinin bundan 5000 yıl önceki Mısır inanışlarına kadar dayandığı görülür. ‘Osiris'in simgesi,GÖZ !..Alt beyin sistemi gözlerle iletişim kurar. Yani alt beyinden gelen bir nevrotik enerjinin, güçlü bir nevrotik enerjinin karşı tarafın alt beynini etkilemesidir. Ve aşırı nevrotik enerji sirayet edici bir enerji olduğu için, irite edici - rahatsızlık verici bir enerji olduğu için hastalık yapabilir. Nazar Boncuklarında da örneğin mavi renk kullanmışlar. Gözden yayılan nazara, mavi renkli gözü simgeleyen nazar boncuğu kullanarak karşı durma. İkisinde de göz var !’

Bakıldığında, insanlık tarihi boyunca, her kültürde ve dinsel inançta, göz figürü kötülükleri savan güçlü bir tılsım olarak kabul edilmiştir. Bu figüre, Musevi, Hıristiyan ve İslam kültürlerinin yanı sıra, Budist ve Hindu toplumlarda da rastlanır. Bu ortak gelenek, uygarlıkların beşiği Anadolu'nun 3000 yıl öncesine dayanan cam sanatında yeni bir kimlik kazanmıştır. Anadolulu bir cam ustası, göz figürünün gücünü ateşin gücüyle birleştirerek yepyeni bir tılsım yaratmıştır: Nazar Boncuğu! Ayrıca, yapılırken içine kurşun dökülür ve bunun da iyi şans getirdiğine inanılır.

O günden bugüne insanlar, kötülüklerden korumak istedikleri her şeye nazar boncuğu iliştirmiştir. Yeni doğmuş bebeklerden, bindikleri ata, hatta, evlerinin kapılarına bile... Bugün İzmir’in Görece ilçesinde tarihi bir mirasın bekçileri, mavi gözün pozitif gücünü, dini inanışların ötesinde bir anlayışla tüm insanlarla paylaşmak için çabalarını sürdürmekteler… Ve dünyanın dört yanındaki insanların beğenisine sunmaktalar… Aslına bakarsanız, binlerce yıllık süreç içinde çok az değişime uğrayan bu sanatın ustaları 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğunun dağılmaya başlamasıyla, İzmir ve çevresine yerleşen Arap asıllı cam ustalarına dayanmakta. Yani, Anadolu'da unutulmaya yüz tutmuş cam işleme tekniği, bu tarihten sonra göz sembolüyle birleşerek yeniden hayat bulmuştur. Önceleri Araphan ve Kemeraltın'da ocak kurup hal hal ve nazar boncuğu yapan ustalar, fırınların çıkardığı dumanın, çevre sakinlerini rahatsız etmesi ve yangın tehlikesi yaratması üzerine bu bölgeden sürülürler. 1930'larda, büyük miktarlarda tükettikleri çam odununun bol olduğu Görece'ye, 1950'lerde ise Kurudere köyüne yerleşirler. Gözleri ateşe odaklanmış ustalar, çelik çubuklarıyla, hızlı ama, telaşsız çalışırlar... Sessizlik içinde bilmediğimiz bir oyunu oynar gibidirler... Birkaç kesin hareketle, erimiş cama biçim verirler. Kullanılan araçların adları bile mistik bir törende okunan duaların yankıları gibidir. Ana parçayı oluşturan camın sarıldığı çubuğun adı Asabe, nazar boncuğu üzerine gözleri kondurmada kullanılan şiş, Merdan, erimiş cama biçim verilen yassı demirin adı ise Metleke... Ve bu ayin, sürer gider...

Nazar boncuğu'nun renklendirilmesi, Sümer tabletlerinde anlatılanlardan çok farklı değildir. Bakır tozu, kepek ve sofra tuzu camla karıştırılıp eritildiğinde mavi renk, kalay, çinko, kurşun ve cam karışımına bakır tozu eklendiğinde ise, çeşitli tonlarda yeşil elde edilir. Cama opal karıştırılırsa kaliteli beyaz renge ulaşılır. Ama her ustanın, uzun yıllar sonunda edindiği, renklere ilişkin çok özel, sırları da vardır.

Sonuç mu? Aman nazar değmesin!!! :)

1 Ekim 2009 Perşembe

Uyku

Çarşıdan alınmaz
Mendile konulmaz
Ondan tatlısı olmaz :)

Bu yazının da devamı olmaz:) Zor sabahlar var önümüzde. Geç saatlere kadar yapılan keyifler bitti. Küçük hanım 7:30’da kaldırıyor artık hepimizi:( Ya tavuklar gibi gözleri kapamak lazım erkenden ya da 'tatlı' diyetine girmek…

Düşününce bundan beş-altı yıl öncesi ne ninniler, ne marşlar söyledik, sırf uyusun da ardından biz de uyuyalım diye. Gecenin bir yarısı arabasının içinde gezdirerek ya da ayağımızda sallayarak... Şimdi erkenden kaldırmak için çabalamak zor geliyor tabii bana. Büyük ikilem yani:) Önce, kendi çocukluğumdaki mızıldanmalarımı hatırlıyorum, sonra önündeki erken kalkması gerekecek onca yılı düşünüyorum... Bir on dakika daha veriyorum:)

Bu arada, zaten, sakın gözlerinizi açar açmaz yataktan fırlamak gibi bir hata yapmayın diyor uzmanlar. En doğrusu, kediler gibi uyanmakmış. Yataktan kalkmadan gerinin, dönün, esneyin, gevşeyin vs. Uykunun tadını çıkarın yani!Çocukluğumuzdaki gibi aslında: biraz daha yatak keyfi ile...

Sonuç mu? Uyku biraz uyku bütün isteğimiz buydu...
 
Clicky Web Analytics