29 Eylül 2009 Salı

Ekonomiye Can Verin:)

Günlerdir kendimle ilgili gel-gitlerim var. Açıkçası birkaç haftadır kendimi ‘Var mısın Yok musun?’da yarışmacı gibi hissediyorum. ‘Yokum’ derken Hamdi Bey’e de teşekkür etmeden geçemiyorum tabii... Ancak gelen teklif, beklentiler ile doğru orantılı olunca ‘varım’ demek gerekiyor sanırım. Şansını sonuna kadar zorlayanlardan ya da çok büyük riskler alabilecek biri olmadığımdan belki de… Hem maksat ekonomi kazansın, değil mi? Yani ben işe başlayınca bizim evde bakıcı kavramı oluşacak, taksiciler, minibüsçüler kazanacak vs :) Tüm Türkiye kazansın diye ‘varım!’ :)
Evişçiliğinden sokak işçiliğine yatay geçiş hazırlıklarımın olduğu bu günlerde aldığım bir maili paylaşmak isterim:

Bu rakı…
Bunu içersen;
fabrikası kazanır, dağıtımcısı kazanır, bayileri kazanır,
bakkaldan alırsın bakkal kazanır…
manav ve peynirciler kazanır, mezeciler kazanır, balıkçılar kazanır,
anason üreticisi çiftçiler kazanır, şişe üreticisi kazanır,
nakliyeci kazanır, taksiciler kazanır…
meyhanede içersin meyhaneci kazanır, aşçı kazanır, garson ve komi kazanır…
içtikten sonra kaza yaparsın;
kaportacı kazanır, tamirci kazanır,
hastaneler kazanır, doktorlar kazanır…
Allah göstermesin ve gecinden versin amma ölürsen; mezarcılar da tabutçular da imamlar da, çiçekçiler de kazanır…
Velhasıl tüm Türkiye Kazanır...
İçin , ekonomiye can verin…
Türkiye için bir duble de siz için…

27 Eylül 2009 Pazar

Yine Okullu Olduk

Aslında Perşembe günü açıldı okullar. Yani dolu dolu iki gün gitti okula bizim küçük hanım. Ama ondan daha heyecanlıydım ben nedense… Düşününce daha anaokuluna gidiyor bizimki… Neden bu telaşımız, neden bu pırpır eden yüreğim? Yeni bir okul olduğu için mi bütün bu yaşadıklarım? Ama bu, nereden baksak üçüncü okulu onun beş yıllık hayatında:) Şimdiye kadar da okulla ilgili büyük bir sıkıntımız olmadı çok şükür… Peki, bendeki bu heyecan niye? Sanki ben yeni arkadaşlar edinmek zorundaymışım gibi… Kim bilir belki sırf bu isteksizliğim yüzünden büyütüyorum olayları. Yani yeni birilerine kendini tanıtma, kabul ettirme isteği bende neredeyse sıfır mertebesinde! Bu her ne kadar bana sıkıcı, yorucu ve zor bir iş gibi gelse de kızım için yeni, keşfedilmeye değer belli ki!

İlk gün aslında ne kadar önemlidir değil mi? İlk intiba… O gün okulun bahçesindeki törende konuştuk eşimle. O sıralarda oturduğumuz yılları düşündük. Büyüklerin arasında olmak, okullu olmak ne kadar önemli, ne kadar heyecan verici idi bizim için. Yıllar geçtikçe o törenler ilk günlerdeki anlamını yitirip yazın bittiği ‘kankalarla bir araya gelindiği gün’ olarak değer kazandı… Elbette paha biçilmez anlardı!

Şimdi dönüp baktığımda zaruriyetten birçok okul değişmiş biri olarak o yılları hayal meyal hatırlıyorum. İlk gün korktum mu, ‘anne beni bırakma!’ mı dedim yoksa bizim kız gibi yanağından öpüp ‘güle güle’ mi dedim hiç anımsamıyorum. Ama üniversitede bile ilk gün çok gerildiğimi biliyorum. İlk tanıştığım iki kişinin adının da benimki ile aynı olması kamera şakası gibi gelmişti bana:) Sonrasında bir el uzandı ‘merhaba ben de’ diye başlayan bir cümle ile… O ilk adımla birlikte rahatladım; sevdim okulu, arkadaşları. Alıştım…

Kızımın girişken olmadığını bildiğim için belki bu huzursuzluklarım. Kendim gibi bildiğim için onu da belki de… Ama o mutlu: serviste olmaktan, büyüklerle aynı okula gitmekten, yeni arkadaşlar, öğretmenler tanımaktan. Çocukluğun verdiği saflık ve heyecanla, merakla ve istekle gidiyor okuluna. Hep de bu hevesle gitsin istiyorum aslında. Bilen, deneyimleri sonucunda beklentileri körelmiş biri olarak çıkmak istemiyorum karşısına. Ama hemen her anne gibi sabah sabah ‘hadi kalk kızım’ demek zor geliyor, yıllarca erken kalkacağını bildiğim için:( Hem bizim kızın bacakları sabah kalkar kalkmaz hemen ‘dik dik’ olmuyormuş! (Pantolonunu giydirmeye çalışırken söyledi. Ben onun yalancısıyım:))

Kimbilir belki de bugüne kadar gittiği anaokullarına sadece oyun oynasın, arkadaş edinsin, sosyalleşsin diye yolladığımızdan bütün kaygım. Zira, artık uzun bir maratonun ilk adımını attığımız için ürüküyorum sanki... Yeni bir okulla yepyeni bir başlangıçla... Bütün anne-babalar gibi ben de sıcak ilişkiler kurabileceği, mutlu olabileceği, başarıyı yakalayacağı, öğrenmeyi öğreneceği, birey olduğunu asla unutmayacağı bir okul hayatı olsun istiyorum. Umarım okul seçimimizle onun için ilk doğru adımları bizler atmışızdır. Ve O, çıktığı bu uzun yolunda ışıldayan gözleri ve ilk günkü hevesi ile yürümeye devam eder. Ben de endişe etmekten vazgeçerim:)

24 Eylül 2009 Perşembe

Bayram, kuzenler ve tabu:)

Nerede o eski bayramlar diyerek başlamayacağım söze:) Evet, benim hatıralarımda da şeker toplamaya gelen çocuklar, büyüklerin öpülen ellerinden sonra alınan küçük hediyeler ya da harçlıklar var. Kalabalıkla yenen büyük aile yemekleri, günler öncesinden alınan bayramlık elbiseler var. Bayram temizliği, bayram alışverişi gibi kavramların bilgeliği var:) Aile ziyaretlerini hiç aksatmadan bir bayram İzmir’de, bir bayram Eskişehir’de olmaya çalıştık bugüne kadar. Evlilik ile birlikte bizim de evimizde bayram telaşımız olur diye düşünsem de ailelerin yanındaki gibi olmuyor buralarda bayram. Anne-babaların gözlerindeki mutluluğu görmek bile o kadar yolu gitmek için yeterli sebep aslında. Ama bizim bu bayram için ayrı planlarımız da vardı: Kuzenler toplantısı!

İzmir’in belki de en sevdiğim yanı onlar… Gerek anne gerek baba tarafında yaşları bizimkine yakın, muhabbeti keyifli bir sürü kuzeni var eşimin. Dolayısı ile de benim:) Belki benim ailemde bu denli yakın olduğum kuzenlerim olmadığı için, belki hepsi son derece candan olduğu için… Bilemiyorum, ama onlarla olmaktan asla mutsuz olmuyorum. Bu kez birinin aklına dâhiyane bir fikir gelmiş ve herkesi bayramın birinci gün akşamı anneannenin evinde buluşmaya davet etmiş. İnsanın böyle bir teklifi geri çevirmesi mümkün değil tabii. Yıllar yılı bayramlarda onlarla buluşma noktamız haline gelen o ev benim için bile oldukça anlamlı. Kaldı ki dokuz kuzen ve eşleri şeklinde bir ekip toplanacağız. Kaçırılmaz fırsat!

Geceye ilişkin notlara gelince; iki firari ile on kişi başladı gecemiz. Mağara devrine dönülmedi belki konuşmalarda ama sonu bir türlü gelemeyen konulara girildi, hatta çıkılamadı. Bu tartışmalar gecenin dördünde bile bir noktaya varamamıştı:) Aslında her şey damak tadına güvenilen iki delikanlı ve onların alışverişine fren olacağına inanılan bir yiğidi mezeleri ve içecekleri almak üzere markete göndermemiz ile başladı. Sonra hep birlikte midyeleri mideye indirdik, yedik, içtik, güzelleştik… Kimimiz erken ayrılmak zorunda kaldı ortamdan. Kimimiz eşini taşımak zorunda olduğundan kalktı istemeyerek… Kimimiz ben uyuyacağım diye çekilmek istediyse de kendini tabu oynarken buldu maalesef... (Her ne kadar oynamak istemeyen mızıkçılardan biri isem de ben de oyunun içinde buldum kendimi). Kura çekimi ile belirlenen dörderli gruplar halinde oynadık tabuyu ve genel istek üzerine 50-44 gibi bir skor ile sonlandırdık yani yendik kuzenleri:) Tabunun en’lerine gelince;
• En hırslı ve en çamur: Sevgili eşim
• Bir kerede en çok kelime anlatımı: 6 kelime ile bendeniz
• En dürüst unvanı ve Fair-play ödülü: Karşı takıma ‘süreyi çevir kardeşim’ ve ‘görmüyor musun bu kelimeyi kullandım, yandım’ lafları ile Sertaç
• En “ayık!” : Onur
• En kısa sürede anlatım: Doz kelimesi için sadece “over” diyen Orçun
• Kurallar konusuna en sadık: Filiz
• En kopyacı: Özge – Neyi kopya verdiğini hatırlamıyorum. Sadece kopya verirken yakalandığını hatırlıyorum
• En rahat: ‘İstersen süreyi hiçbir şey anlatmadan harcayalım’ sözleri ile Sertan
• En başarılı ekip: Sertaç, Sertan, Orçun ve ben tabii ki

Gecenin en'leri ise;
• En çok tüketilen: sigara - ki ben dumansız hava sahasından yanayım
• En çok içilen: rakı
• En lezzetli: midye dolma
• En çabuk kopan: Serna
• En dayanıklı: Sertaç, Sertan ve Özge
• En komik diyalog: Servet büyük bir şevkle mezeleri alacağımız yerden bahseder. Özge başka bir yer önerir.
Servet: onun mezeleri biraz tuzlu
Özge: aa ben geçen gün yedim, lezzetliydi yaw' :):):)

Sonuçta diyeceğim o ki sık sık yapılması gereken bir aktivite bu. Kuzenler toplantısından bahsediyorum elbette. Yoksa tabu oynamak, hele de takım arkadaşlarımın başarıları düşünülünce karşıdakileri yenmek büyük bir zevkti:) Ya da bir başka yorumla kaçınılmaz sondu:):):) Bir dahaki toplantıyı 2010 yılbaşında İstanbul’da falan mı yapsak diye içimden geçirdim ama ???

23 Eylül 2009 Çarşamba

Telaş üstüne telaş...

Günlerdir yazamıyorum. Malum doğumgünü kutlamaları ve sonrasında gelen bayram telaşı... Herkesin bayramı mutlu ve kutlu olsun bile diyemedim şuradan iki satır.
Neyse, şeker gibi tatlı tatlı geçsin bundan sonraki günlerimiz:) Çok tatlı yiyenlerin daha tatlı geçsin inşallah :):):) Zira ben payıma düşen bir yıllık glikozu aldım sanırım:)

Ama temponun bu kadarı benim için bile çok fazla gerçekten. Yani daha Eskişehir'den yeni döndük derken yeni bir valiz ile İzmir'e gitmek, orada sabahlara kadar muhabbet etmek, rüzgar gücü ile giden arabamızda saatte 90 km'yi geçmeden seyahat etmek vs... (Araba kullanmayı öğrendiğimde daha haklı eleştiriler yapacağım) Korkarım valiz topla-boşalt işlemi artık günlük işin haline geliyor:)

Yarın okullar açılıyor. Bugün de onun telaşı var. Kitaplar alınacak, eksikler tamamlanacak, banyo vs... Erken yatıp erken kalkılacak, sonra bir yumurta sütle çırpılacak:)

Tabii, bayramda biriktirdiklerim, öğrendiklerim de gün be gün buradan yazılacak!

18 Eylül 2009 Cuma

Kutlamalar Başlasın!

Otuz üç oldum evet. Çok seksi bir yaş bu!!! Kutlamalar Eskişehir’de başladı aslında… Fırsattan istifade pastamı da yedim, mumlarımı da üfledim. Her onbir yıl için bir tane mum kullandık, hem pastaya yazık olmasın hem de üfleyeceğim diye kasılmayayım diye…

Yıllar yılı doğum günümün 18 Eylül olduğunu bilmeden büyüdüm ben. Annem 19’un 20’sine bağlandığı gece doğdun derdi çünkü. Bu sebeple de ya 19 Eylül’de ya da 20 Eylül’de kutlardık doğum günümü. Bilemediniz o tarihlerdeki hafta sonunda... Sonra ne mi oldu? Ben bir gün nüfus kâğıdımda yazanların farkına vardım. 18 Eylül 1976 yazıyordu nüfus kâğıdımda… Bu öyle bir duygu ki anlatmaya kelimelerim eksik kalıyor maalesef. Hiç mi sorgulamaz insan o güne kadar? Hiç mi form doldurmamıştır kendi kendine… ‘Koca kız oldum’ diye gezdiğim, ahkam kestiğim dönemlerdeydim bir de!
Nüfus memurundansa anneme daha çok güveniyorum tabii doğurduğu tarihi bilmesi konusunda. Ama değil mi ki devlet seni o tarihle yaşlandırıyor onu da kutlamak gerek:) Ancak, ailemizde geleneği bozmayıp beni 19’unda ya da 20’sinde kutlayanlar var yeni yaşımdan dolayı… Bu sebepledir ki, neredeyse son 15 yıldır doğum günüm 3 gün 3 gece kutlanır oldu:) Doğum gününden çok doğum haftası halinde… Bir sakınca da yok açıkçası.. Devamlı kutlama, hediyeler, pastalar falan :)

Birkaç yıl önce, otuz bunalımında iken ablamdan duyduğum ‘Allah tekrarını -çifter çifter kutlanmasını- nasip etsin!’ söylemi üzerine iki yılda bir yaş ilerleyerek ama yılda 3 gün kutlayarak kırklara yaklaşık 20 yılda gelmeyi hedefliyordum. Bu fanteziyi henüz gerçekleştirmemiş biri olarak 33 yaşıma geldim bile… Ne diyeyim her yaşın ayrı bir güzelliği var :)

17 Eylül 2009 Perşembe

Çok Çalışmak Lazım

Okulun başlama tarihi yaklaştıkça heyecanı da, alış veriş telaşı da artıyor. Bir liste elimizde sağa sola koşturuyoruz durmadan. Araya bayramın da girecek olmasından dolayı hem her yer haddinden fazla kalabalık, hem de zaman iyice kısıtlı… Telaş içinde kuru kalabalık yaratıyoruz bizler de. Günlerdir çarşı pazar gezdik ama görünen o ki çok bir şey de alamamışız maalesef :(

Hemen hemen tüm mağazalarda indirim var. Ancak, yağmurlar yağarken insanın eli yazlık tişörtlere gitmiyor. Tıpkı kısa kollular üzerimizde iken, yeni sezon diyerek tezgâhlara konulan yünlülere gitmediği gibi… Gerçi önümüzdeki havaları düşününce yazlıkların bize faydası da yok. Sezonluk ürünlerin etiketleri de insanın elini yakıyor :( Bayram öncesi olduğu için olsa gerek her şey daha bir pahalı geliyor gözümüze. Oldum olası sevmem zaten sonbaharda yapılan alışverişleri… Emekle kazanılan paranın bir anda yok olduğunu görmek şaşkına çeviriyor beni, içimi acıtıyor. Loto, toto vs bir şeyler oynayıp kazanmak, zengin olmak istiyorum bir anda! Hoş, geçenlerde bir arkadaşımın gönderdiği bir maile göre, dünyadaki zenginler sıralamasında yerimizi görünce hayretler içinde kalmıştım. Yüzdelik dilimlerde tek hanelerde yer bulmak çok zor olsa gerek diye düşünüyordum halbuki!!! Adresi bulduğumda paylaşırım. Siz de ‘Biz buralardaysak %90’lardaki zavallılar ne yapıyor?’ diyerek halinize şükür mü edersiniz yoksa ‘niye % 0,1’de değilim?’ diye hayıflanır mısınız bilemem :)

Diyeceğim o ki, bayramdan sonra sadece bir günümüz var tüm eksikleri toparlamak için. Bugün de yoldayız zaten. Önümüzdeki iki günde de malum alınan kiloları vermek için maraton koşum :( Bu sebeple, yazılar da gecikme olabilir diyerek mazeretimi belirteyim hemen. Yoksa çok dolu kafamın içi… Tilkiler, kurtlar dans ediyorlar resmen :) Fallar çıkmıyor, falsız kalınmıyor… Ama herkes, her şey bayramdan sonrayı bekliyor :)

Çok çalışmak lazım çoook...

15 Eylül 2009 Salı

Ramazan'ın Keyfi: Güllaç

Bir ay boyunca bıkmadan usanmadan yiyebilirim gibi güllacı. Ama gül suyu konulmasından çok haz etmiyorum açıkçası. Bu tatlının özelliği diyerek itirazlar gelebilir elbette… Ama zevkler ve renkler tartışılmaz değil mi:)? Bu kez diyeti, Özlem ablamın güllacını tadabilmek, daha doğrusu çatlarcasına yemek için bozdum. Henüz tartı ile yüzleşmediğim için pişman da değilim:) Tarife gelince, ölçülerini paketin üzerindekilere göre yapabilirsiniz diyerek işin içinden sıyrılacağım. Şekeri dilediğiniz ölçüde artırarak tatlınıza tat katabilir ya da azaltarak hafif bir lezzet yaratabilirsiniz. Üstüne tercihe göre nar, ceviz, Antep fıstığı vs ile süsleme yapabilirsiniz. Ya da İstanbul’da ve Bahar Pastaneleri’ne yakın bir yerlerde iseniz, gidip bir kilo güllaç alabilirsiniz:)

Fotoğrafını her ne kadar güzel çekemesem de lezzeti son derece yerinde olan bu tatlının sırrı ise Özlem Abla’mda aslında… Şimdiye kadar onun yaptığı, bizim yemediğimiz ya da yiyip de beğenmediğimiz bir şey çıkmadı ki zaten! Yediğim, resimdeki güllacın sırrı ise ilk kattan sonraki katların arasına konan kremada!

Eline sağlık ablacığım! Yiyenlere ya da yiyeceklere de afiyet olsun:)

13 Eylül 2009 Pazar

Anneme Gidiyorum!!!

Çok ayrı kaldık tabii :) Kafam karıştığında, içimden birinin dizine yatmak, saçlarımı okşatmak geldiğinde, sevgi ile saracak bir kucak aradığımda ya da yargılamadan dinleyecek, desteğini esirgemeyecek birine ihtiyaç duyduğumda eşim dışında bir tek adresim var benim: Annem!

Yine yollara düşüyoruz. Bayramda el öpmeye gidemiyoruz çünkü… Sonrasında da okul telaşı alacak bizi… Zaten bugün “tanışma toplantısına katıldık. Eşimle beraber başımıza daha neler gelecek diye düşünerek, yağmur çamur demeden yollara düştük. En az kızım kadar heyecanlı idim. Yeni arkadaşları, öğretmenleri kim olacak? Kolaylıkla adapte olacak mı? Kanının kaynayacağı bir şeyler olsun istiyordum, bekliyordum… Açıkçası pek de beklediğim gibi değildi aktivite. Birbirini tanımayan anne- babalar ve çocukları olarak girdiğimiz sınıftan yine birbirini tanımayan anne-babalar ve çocukları olarak ayrıldık maalesef. Uyuzluk tam olarak bizde mi tartışılabilir tabii :) Umarım her şey yolunda gider diye bir temenni ile 24 Eylül’ü beklemeye başladık. Hayal kırıklığımızı kızımıza yansıtmamaya çalıştıysak da O, ‘Hani arkadaşlarımla tanışacaktım. Adımızı bile söylemedik ama!!!’ diye uğradığı hüsranı bizimle paylaştı :(

Bu öyle bir hayat ki, insana ne zaman hangi fırsatları sunacağını kestiremiyorsunuz. Bazan fırsat gördükleriniz sizi ters köşeye yatırabiliyor, tehdit haline dönüşebiliyor çünkü. Bugünlerde kızımın okulu dolayısı ile tatlı bir telaş, ileriye dönük planlar ve heyecan var üzerimizde. Bunun yanı sıra yine kafalar karışıyor, acabalar yine gündeme geliyor. Kısaca, yol haritasında durup yön belirlemek gerekiyor. Eşimden aldığım destekle, zor kararlar arifesinde annemin dizine yaslanıp düşünmek, beklentileri sıralamak lazım.
Olmalı mı, olmamalı mı?
Yoksa hiç değişmemeli mi?
Ama ben…

11 Eylül 2009 Cuma

Doğadan Gelen Güzellik: Doğal Sabunlar...

Tatil fotoğraflarını düzenledim bugün. Bir kısmını buradan paylaşmıştım ama Şirince’den birkaç fotoğraf daha var paylaşacağım. Şaraplar, dondurmalar kadar tezgahlardaki doğal sabunlar da ilgimizi çekmişti sokaklarında gezerken. Toplayıp eve getirdiğimiz yetmez gibi hepsini de ayrı ayrı fotoğraflamışız:) Neler mi var doğal sabunlarda? Zeytinyağlı, defne, ısırgan otu, gül, kükürt, katran, bıttım, papatya… Kızımın adının da Defne olması dolayısı ile en çok ilgimizi çeken Defne Sabunundan başlamak istiyorum tabii:)

Defne Sabunu: Defne ağaçlarının meyve ve yaprak yağları ile saf yemeklik zeytinyağından yapılır. Defne ağacının yaprağı, antiseptik ve anti-bakteriyel içeriğinden dolayı iyileştirici bir güç içerir. Geleneksel defne sabunu, hem cilt hem de saç için kullanabilir. Kuru, yağlı veya alerjik ciltlerde özellikle tavsiye edilir. Cildi nemlendirir, canlandırır ve güzelleştirir. Sivilce, tahriş, egzema, mantar, sedef, pişik, isilik, alerji ve kaşıntı gibi cilt rahatsızlıklarında kullanılabilir. Ayrıca, kepek ve saç dökülmesini önler, saçı besler, yumuşaklık, parlaklık ve güç verir. Vücut üzerinde dinlendirici etkisi vardır.

Isırgan Otu Sabunu: Isırgan yağı organik asitler ve C vitamini açısından zengin olup hücre yenileme özelliğine sahiptir. Vücut ısısını dengelediği, egzama sedef gibi deri hastalıklarında etkili olduğu bilinir. Özellikle yıpranmış ve işlem görmüş saçlarda iyileştirici etkisi ve saç derisinin doğal yağ dengesini koruması, ısırganı önemli kozmetik ürünlerinin gözdesi yapmış durumda.
Isırgan otu saç tellerinde kalınlık yaratır, bu da saçların daha gür görünmesini sağlar saç derisindeki kan dolaşımını düzenleyerek saçı besler. Dökülmeyi kesinlikle durdurur ve saçların daha hacimli görünmesini sağlar. Isırgan otunun bu başarısı bitkinin içerdiği aminoasitler, histamin, seratonin, sitosterin, chlorophyll, beta-karoten, C vitamini, K vitamini, B2 vitamini, pantotenik asit, demir ve magnezyumdan kaynaklanıyor. Avrupa, Japonya ve ABD'de de saç dökülmesini önleyen veya azaltan ısırgan preparatlar çoktan patentlenmiş durumda.


Kükürt Sabunu: Egzema, mayasıl, mantar, akne, sivilce ve kaşıntılı ciltlerde kullanılır. Cilde canlılık verir. Kükürtlü sabunun diğer sabunlardan farklı olarak bir çok değişik faydalı yönü bulunmaktadır. Bileşiminde kükürt ve iyot içermektedir. Yüz ve sırt sivilcelerine karşı etkili olduğu gibi kepeklenmeye ve konaklanmaya karşı başarıyla kullanılır.

Bıttım Sabunu: İlk kez duyduğum bu sabun, ince ve kırılan saçları güçlendirir. Saçlara tabii parlaklık ve canlı bir görünüm kazandırır. Kuru saçları nemlendirir ve saç diplerinde bakteri oluşumunu engeller. Kepek oluşumunu giderir. Kaşıntı ve sedef hastalığına iyi gelir.

Saf Zeytinyağlı Sabun: Saf zeytinyağı A-E-D-K vitaminlerini içerir, cildi nemlendirir; cilt gözeneklerini tıkamaz, cildi tahriş etmez, cildi kurutmaz. Kaliteli zeytinyağından yapılan gerçek "zeytinyağı sabunu" beyaza yakın renk de olur, kimyasal yolla elde edilen prina yağıyla yapılan sabunlar gibi yeşil renk değil! (bu durumda zamanında bir miktar kazıklanmışız diyebilirim:().

Biz orada dinlediklerimize kulak vererek kokusundan hoşlandıklarımızı aldık. Teorik olarak yukarıda anlattıklarıma ilaveten kullanım sonrası deneyimlerimi de en kısa zamanda paylaşacağım.

10 Eylül 2009 Perşembe

Her Gün Bir Avuç Fındık...

Diyet, hipoglisemi, sağlık vs derken doğal beslenme konularına daha yakın olmaya başladım. Zayıflama sürecimdeki en büyük desteklerimden biri de FINDIK! Hani bir dönem Özkan Uğur’un oynadığı reklamlarda faydaları saymakla bitmeyen 'fındık' için ben de okuduklarımı toparlayarak aktarmak istedim:

Fındığın sert kabuklu meyvesinin içinde bulunan tohumu (fındık içi –ki bu noktadan sonra hep fındık diye adlandıracağım) yağ, karbonhidrat ve protein yönünden zengin olduğu halde kolestrol düzeyi sıfırdır. Başta potasyum olmak üzere fosfor, kalsiyum, magnezyum gibi mineralleri yüksek oranda; ayrıca demir, çinko ve düşük oranda sodyumu içerir. Fındık B grubu, folik asit ve E vitaminleri yönünden de zengin olan, pek değerli bir besindir. Ayrıca fındıkta % 60-70 gibi yüksek oranda linoleik ve oleik asitleri içeren yağ (fındıkyağı) bulunur.

• İçerdiği kalsiyumla, kemiklerin ve dişlerin yapısını güçlendirir, sağlıklı kalmasını destekler. Ayrıca bor bakımından da zengindir.
• B grubu vitaminleriyle çocukların beslenmesinde yararlı olur. Kan yapımını destekler. Alyuvarların parçalanmasını önler ve böylece kansızlığa karşı koruyucu işlev yapar.
• Fındıkta bulunan B5 vitamini stresi giderici özelliği olan bir vitamindir.
• İçerdiği B6 vitamini bağışıklık sistemini güçlü tutmaya yarar, kan şekeri düşüklüğüne faydalıdır
• Gebelikte mutlaka takviyesi gereken B9 vitamini içerir. B9 vitamini damar sertliği yapıcı maddeyi azalttığı gibi kalp krizi, felç ve bunama riskini de azaltır. Bedensel ve zihinsel yorgunlukları giderir.
• İçerdiği D vitamini kırmızı kan hücrelerinin yapımında rol alır, cilt yaralarının iyileşmesini hızlandırır.
• İçerdiği E vitamini şeker hastalığının gelişimini engeller; kalp, damar, beyin ve sinir fonksiyonlarını düzenler, yaraların iyileşmesine faydalı olur, prostat kanserinden korur. Ayrıca, içerdiği krom, kan şekerindeki oynamaları engellemek için gereklidir.
• E vitamini bakımından zengin olması nedeniyle antioksidan ve yaşlılık engelleyici bir gıdadır, adet döneminde kan şekeri düşüklüğüne faydalıdır.
• İçerdiği çinko, bedenin büyümesinde ve cinsellik hormonlarının üretilmesinde rol oynar.
• İçerdiği yağ, beden ısısının korunmasını ve yağda eriyen vitaminlerin bedenin en uzak köşelerine kadar taşınmasını sağlar. Kanda kolestrol düzeyinin yükselmesini önler.
• Omega 3 kaynağı olarak kalp ve damar dostu bir besindir. İçinde bulunan Omega 3 kan pıhtılaşmasını ve damar sertliğini önler; tansiyonu düşürür, şeker hastalarında kalp hastalığı riskini azaltır.
• Ve son olarak fındığın cinsel gücü artıran (afrodizyak) etkileri olduğu ileri sürülmektedir.

Yaş veya kuru olarak tüketilebilen fındığın yağı da kullanılabilir. Ancak, yemeklerde kullanırken zeytinyağı, ayçiçek yağı gibi yağlardan daha az ısıtmanız gerektiğini unutmayın. Fazla ateşte kalan ve ısınan fındık yağıu acı bir tat alır. (bu tecrübem ile sabit değil. Zira, zeytinyağından vazgeçemiyoruz henüz!) Yaş fındığın çok yenildiğinde ishal yapma özelliği olduğu gibi fındık yağının da böbrek ağrılarına faydası vardır. Ayrıca böbrek taşlarını ve kumunu düşürmeye yardımcı olur, bağırsakları bağırsak kurtlarından arındırır.

Bilindiği üzere fındık ve diğer çerezler çok yağ içerir. Hatta hemen hemen % 80'i yağdır. Bu sağlıklı yağ olsa bile kalori demektir. İdeal olanı, fındığı doymamış yağ yerine koymanız ve bir avuçtan fazla yememeniz. Zaten, diyet uzmanları da kalp hastalıklarıyla ilgili sıkıntıları olanların, her gün avuçiçi kadar (5-10 gr) fındık yenilmesini öneriyor. Ben de işime gelen bu önerileri dinliyorum açıkçası:) Hoş, önüme bir kase koysanız da yerim ama… Ne de olsa serde Karadenizlilik var:) Sonuçta Trabzon'dan dalından gelir bize fındık. Babam ayıklar, kavurur, gönderir. Yemeyip de yanında mı yatacağız:):):)

9 Eylül 2009 Çarşamba

09.09.09


09.09.09 – Resmi makamların önünde ‘evet’ dememizin 9. yılı… Aslında Şubat 1997’de başlayan beraberliğimizi ancak Eylül 2000’de ‘evlilik’ statüsüne çekmiştik çünkü. Evet, bana kalırsa evlilik bir birliktelikte herkesçe kabul görmüş ayrı bir statü. Aşkı öldürdüğü söylenen, ancak dışarıdan bakıldığında pek çoklarına cazip gelen, seks ve çocuk için yasallaştırılmış bir kurum gibi gözükebilir. Ancak, söyler misiniz ki bir ilişkide yılları devirdiğiniz halde aşk hep var olsun? Evlilik değil bence katil olan… Evlilik, öyle söylendiği gibi kötü bir şey de değil hatta:)

Şaka bir yana, her gün eve gelmek için sebep demek evlilik… Onun geleceği saatlerde kapı çalındığında koşup açmak demek… Kimin omzunda ağlayacağım ya da kimin dizine başımı koyacağım diye endişelenmemek demek… Çocuk için sıcak bir yuva demek… Hayata aynı pencereden bakabilmek, aynı yastıkta toplumsal baskı olmaksızın uyanabilmek demek… Her daim güven demek, destek demek... Hastalıkta, sağlıkta bir ömür birlikte olmak demek…

O, maç seyrederken dizi seyretmek için diğer odaya gitmek demek:) O, erkek arkadaşları ile eğlenirken evde çocuk bakabilecek kadar sevmek demek! Bilgisayarının, cep telefonunun ve arabasının birer kuma olduğunu kabul etmek demek:):) Şişkolaştıkça ya da saçları döküldüğünde bile sevebilmek demek!

Dokuz yıl oldu evet… Otuzun üstünde kilo birikimi, dünya tatlısı bir evlat ile… Güzellikleri, kahkahaları, ortak hedefleri, ama zaman zaman fikir ayrılıkları ve beklenti farklılıkları ile… ama hep birlikte… el ele, omuz omuza...
Daha nice yılları birlikte geride bırakabilmek ve nicelerini el ele karşılayabilmek dileğiyle...

Not: Bu sene için henüz bildiğim bir organizasyon yok. Ancak, bir dostum bana ‘Canın ne yapmak istiyorsa planla, örgütle, gerçekleştir. Her şeyi erkeklerden bekleyip boş yere ömrünü çürütme!’ demişti. Bu sebepledir ki 10. yıl için planlamalara şimdiden başladım:)

8 Eylül 2009 Salı

Şaşırtan Diyaloglar

Bizim küçük hanım ile bazen insanı şaşkına çeviren fıkra gibi diyaloglar yaşanıyor evde. Söylenecek söz bırakmayan, susmanın erdem olduğu, öte yandan o anda kahkahalar attıran bu diyalogları ileride de unutmamak adına kayıtlara almak istedim… Düşününce kimbilir daha neler neler var ama bir çırpıda hatırlayabildiklerim:

Defne ile babası Fenerbahçe – Galatasaray arasında yaşanan rekabet ve Defne’nin sözde gördüğü rüya üzerine konuşmaktadır.
Baba: Ya ya ya şa şa şa Fener Fener çok yaşa
Defne: Baba, neden Manisalılara yuh çektik?
Baba: Şaşırsınlar, yanlış yapsınlar da Fener kazansın diye
Defne: Manisalılar üzülür o zaman?!
Baba :Fener mi üzülsün kızım?!?!?
Defne: CimBomun hapşırması nasıl baba?
Baba bu soru karşısında çaresizliğini gizlemeye çalışarak karşı atakta bulunmak ister: Fenerinki nasıl?
Defne: ya ya ya şa şa şa Fener Fener çok yaşa


Çalıştığım dönemde iş çıkışı bir gün:
Defne: Anne bugün işe gittin mi?
Ben: Evet kızım
Defne: Anne, bugün babam da işe gitti mi?
Ben: Evet kızım
Defne: Anne, bugün para kazandın mı?
Ben: Evet kızım
Defne: Anne, bugün babam da para kazandı mı?
Ben: Evet kızım
Defne: O zaman Carrefour’a gidip çok jeton alabiliriz:)


Defne: Baba bugün maça gidecek misin?
Baba: Hayır kızım. Maçlar haftaya…
Defne: Ben de her hafta seninle geleceğim
Baba: Peki gel bakalım. Zaten 7 yaşına kadar beleş girebilirsin
Defne: 7 yaşımdan sonra
Baba: Bilet almak lazım
Defne: Kimden?
Baba: Kombine satış gişesinde 1500 TL sayarsak sen de gelebilirsin
Defne: O zaman neresi ise seninle gideriz, alırız. Neyse, ben veririm parayı :=)


Defne televizyondaki reklamlarda gördüğü yemek vs için ağlayan yedirince altına kakasını yapan bir bebeği çok istemekteydi. Ailece bir sürpriz olsun diyerek bir de bahane ile aldık bebeği. İlk andaki heyecan, sarılış görülmeye değerdi. Sonrasında, ben bebeğin iki tane olan mamasını gece gece yedirip bitirmek istemeyince oyuncak bebeğimizin karnı doymadı ve uykuya dalamadı. Klasik bir bebeğe bir hayli benzetilen bu oyuncak bebek de aç açına uyumuyor ve bir o kadar da ağlıyordu. Bunun üzerine çaktırmadan düğmesini ‘off’a getirerek ev içindeki ağlama sesinden kurtulduk. Hediyesini çok beğendiğine inanarak yeni bebeği ile uyumak isteyip istemediğini sorduğumda; ‘Saçmalama anne! Bu durmadan ağlıyor. Gece beni uyandırır herhalde!!!’ dedi…


Yemek yemek istemeyen Defne, ağzındakileri de çiğnemeyerek biriktirmektedir. ‘Kızım yesene yemeğini’ isyanıma ‘Anne, bunlar benim ağzımda büyüyorlar büyüyorlar anne kadar oluyorlar!’


Uyumak için masallar okunup, hikayeler anlatılmıştır. Ancak, Defne’nin soruları ‘bu son’, ‘bu en son’, ‘bu sonun sonu’ şeklinde sürüp gitmektedir. ‘Kızım yat uyu!’ isyanıma ‘Ama anne ne yapayım aklımın içinde sorular dönüyor. Uyuyamıyorum. Sabah da hepsini unutuyorum. Şimdi sormam lazım. Hem hiç çocuğu soru sorunca cevap vermeyen anne olur mu?’

Bazı arkadaşlarımın çocukları ile ilgili anlattıkları da en az bunlar kadar keyifli ama sonradan dinlenince:) Yaşarken suratınızda dumura uğramış bir ifade oluyor çünkü. Çocuk milleti siz çok yaşayın emi!

5 Eylül 2009 Cumartesi

Binicilik Günleri Başladı!

7-24 aktivite bulmak hiç de kolay değil küçük hanıma. Açıkçası okullar açılsın diye gün sayıyoruz birlikte. Biraz boş kalıca bilgisayarımı kendisine tahsis etmemi istiyor. Malum annesinde ehliyet olmadığından ve evimizin şehre uzak mekânından dolayı pek fazla değişik sokak aktivitesine de katılamıyoruz. Ancak, akşam iş çıkışında ya da hafta sonu babasını da ikna ederek ViaPort’ta alıyoruz soluğu. Burada birçok outlet mağazasının ve yemek alanının yanı sıra küçük bir lunapark, 5D sinema, içinde balık, ördek ve kurbağaları görebileceğiniz bir gölet, içinde birçok farklı güvercinin olduğu güvercin evi, küçük bir carting alanı ve ponyland bulunmakta…

Bizimki de bütün cesaretini toplayıp bindi atın üstüne. Bugüne kadar ağzına sakız olan ata bineceğim sözleri ilk defa gerçek oldu yani:) 10 dakikalık seyisler eşliğindeki turlar için 15 TL ödedik bizde. 3-14 yaş çocuklar için hedeflenmiş bir aktivite bu. Ballıca Atlı Spor Kulübüne ait atlar ve seyisleri ile ata biniyor, hayvanlara dokunarak onları sevmeleri kolaylaşıyor. Ailelere de bir miktar kokunun içinde ama ağzı kulaklarda fotoğraf makinelerinin tuşlarına basmak düşüyor. Atlar poz vermeye dünden razı gibi bu arada:) Küçük prenses memnundu aktivite sonrasında da. Ancak, dizginleri sıkı tutmaktan ötürü biraz elleri acımış. Belli etmese de stresli bir iş yapmış bizimki, kafasında soru işaretleri ile… Mesela, neden pamuk prenses iki ayağını da aynı tarafa koyarak ata biniyor ya da prens nereye biniyor gibi:)

Korkarım bizimkinin binicilik günleri başladı. Yarın öbür gün 'baba bana at alsana' derse de şaşırmayacağım. Zira, bizim zamanımıza göre çok talepkar bir nesil geliyor. Bizler mi bir yerlerde yanlış yaptık yoksa zamane mi bilemiyorum. Zaten, küçük hanımın maceraları için ayrı bir yazı planlıyorum. Şimdiden laz fıkralarını aratmayacak bir hal aldılar. En kısa zamanda, daha doğrusu bilgisayarım bana kaldığında yazacağım hepsini…

3 Eylül 2009 Perşembe

Doktor doktor!

Birkaç gündür yazamıyorum. Çünkü hastane ve doktor peşindeyim. Yaş otuz olduktan sonra bakımları arttırmak lazım. Zira arıza olasılığı artıyor insanın:) Hoş ben de teklemeler 25’te başlamıştı maalesef… Gözümde ışıklar çaktı diyerek taşınmıştık doktorlara. MR’lar, nörolojik araştırmalar, ultrasonlar derken tiroidinde soğuk nodül olan birisi olarak buldum kendimi. Yaklaşık on yıldır da onunla beraber yaşıyorum. Her yıl endokrinoloji uzmanlarını ziyaret edip kontrollerini yaptırıyorum vs. Ama yaş ilerledikçe, kilo verme güçlükleri arttıkça, şimdiye kadar etkilemez denilen tiroid salgılarını bırakıp ‘insülin direnci’ne de bir bakalım diyorlar. Bilindiği üzere; insülin pankreastan salgılanan ve tüm metabolik dengeyi kontrol eden çok önemli bir hormondur. Vücutta enerji üretimi ve depolanmasından sorumludur. Kaslarımızın enerji kaynağı olarak şekerin kullanılmasını dengeler. Bunun yanı sıra, şekerin karaciğer ve yağ dokusuna girmesini sağlar ve bu dokularda enerji olarak depolanmasını kontrol eder. Yeterli insülin olmayınca şeker vücutta enerji kaynağı olarak tüketilemez ve kandaki şeker artar. Bu durum uzun süre böyle devam ederse şeker hastalığı ortaya çıkar vs… Malum, obezite ve buna bağlı insülin direnci çağımızın en yaygın sağlık sorunlarından biri. Yapılan bilimsel araştırmalar, başta diyabet ve damar sertliği olmak üzere pek çok hastalığın insülin direnci ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Durum böyle olunca da baktırmadan olmaz tabii...

Diğer taraftan, şikâyeti olsun olmasın 18 yaşını doldurmuş, seks hayatı başlamış her kadının smear testini yılda bir kez yaptırması gerekmektedir. Rahim ağzı kanseri için yapılan bu tarayıcı test, tamamen yanılmaz bir yöntem olmasa da, rahim boynu kanserinin yüzde 95’ini ortaya çıkarmaktadır. Dolayısı ile asla atlamamak gereken bu test ile normal hücrelerin kanser hücrelerine geçişi tamamlanmadan, hasta kanser teşhisi almadan fark edilmiş ve büyük tedavi işlemleri gerektirmeden tedavi edilmiş olmaktadır. Ayrıca, test jinekolojik muayene esnasında kolaylıkla yapılabilmektedir. Yaptırmak lazım!

Gözlerde sorun, midede yanma, dişlerde sızlama varsa doktora uğramak, sağına soluna baktırmak lazım. Hele bu yaşlarda hiç atlamamak lazım! Bizden bir nesil öncesinde ellisinden, atmışından sonra çıkan ya da o yaşlarda çıktığı sanılan hastalıkların temelleri aslında hep otuzlu yaşlarda atılıyormuş. Onlar doktora sadece başları sıkışınca gittiğinden o yıllarda bilinmiyormuş çürüdükleri. Sonuçta, baktırdığın kadar sorunlusun bana göre de ama erken teşhis ile hayat kurtarıldığı da bir gerçek!

Sağlıkla kalın!

1 Eylül 2009 Salı

Kariyerde yaparım çocuk da!

Külliyen yalan gibi geliyor şu günlerde bana… Tembellik değil benimkisi. Evdeyim, sosyal sigortalar kurumuna göre çalışmıyorum hatta. Ama çocuk bakıyorum, evde iş yapıyorum vs… Ya ben çok beceriksizim ya da gerçekten yalan hem kariyer hem de çocuk! Yani belki bir taneyi bir şekilde idare ediyor insan çalışırken. Anneler yardıma koşuyor ya da iyisinden bir bakıcı ayarlanıyor yemek bulaşık işlerine de karışabilecek... Bu sırada kariyeri için çalışan kadının da canı çıkıyor ama olsun. Her şeyi planlayan, koşturarak ama çok zaman nefes almadan hayat süren biri haline geliyor çalışan kadın. Peki ya sonra? Kimisi ‘tövbe’ ediyor bir daha doğurmaya, kimisi ise hiç uslanmıyor bana göre… Kim bilir belki birinci çocuk hırpalamamış oluyor onları… Bizimkisi gibi depresyona falan sokmadığından ikinci, üçüncü düşünebiliyor insan:) Ya da dediğim gibi ben çürüktüm zaten çocuğun bir kabahati yok yani...

Hayat ne kadar yorucu, ne kadar yıpratıcı, ne kadar zor olursa olsun birinci çocuğun yapılış sebebini gerçekten anlıyorum: Sırf meraktan! Herkesin var, benim de olsun duygusu:) Ama ya sonrakiler? Aman çocuğumuz yalnız büyümesin, kardeş lazım, yarın öbür gün bize bir şey olursa yalnız kalmasın yavru falan… Ben de istiyordum şahsen iki çocuğum olsun. Bir ağabeyim var benim çünkü. Çok yakınımda olmasa da bilirim varlığını. Kim bilir belki sırf bu yüzden doğurduğum anda bile doktora ‘bir dahakine daha önce geleceğim doğuma’ diyebildim. Ama sadece hamilelik ve doğurmakla bitmiyor maalesef çocuk yapmak. O hamurun şekillenmesi hiç kolay değil. Yalnız olmuyor, çalışırken hele… Bir şeyler hep eksik kalıyor bana göre…

Beş yılda düşüncelerim oldukça değişti yani. Bazı hatıralarımı unutmam gerek dedim hep ikinciyi düşünebilmek için. Bugünler ise tehlikeli zamanlar belli ki. İnsan ‘acaba?’ diyor… Yakın dostlar ile hep doğru mu yanlış mı tartışmaları… Kızımın arkadaşlarından özenerek yalvarışları… Hele de evdeyim diye ikinci çocuğu doğurmamın farz olduğuna inanan büyükler... Allah’tan bu sırada iki çocuk aniden basit bir oyuncak için tartışıyorlar, biri mızmızlanıyor, diğeri lüzumsuz bir şey için tutturuyor falan da gerçek hayata dönüveriyoruz. ‘Bir daha mı asla!’ düşünceleri sarıveriyor bedenimi…

Bu sıralar niyeti bozmuş iki arkadaşım var. Hatta ikinci çocuk kulvarında bir hayli yol almış. Bol şanslar dilemekten başka yapacak bir şey yok onlar için! Allah analı babalı büyütsün! Bu arada yazının başlığını okuyup benim için yeni gelişmeler umanlar için üzgünüm. Biz o defteri kapattık :)
 
Clicky Web Analytics