31 Ağustos 2009 Pazartesi

Şampiyon Fener!

Haftasonunun son aktivitesini tanımlayacak kelimeleri bulmakta gerçekten zorluk çekiyorum. Heyecanlı demek yeterli gelmiyor. Zira, çocukluğumdan beri bu coşku ile büyüdüm ben. Babam da, ağabeyim de koyu Fenerbahçe taraftarı olunca televizyonlardan da olsa seyrettim hep maçları. Ama hep hayranlıkla, merakla... Hem de bir kız çocuğundan beklenmeyen büyük bir aşkla! Ve şimdi, yani bu yazıyı yazmadan bir kaç saat önce, Fenerbahçe'yi Şükrü Saracoğlu'nda izledim, alkışladım, 12 numara olarak görevimi yerine getirdim :)

Vakti zamanında futbolla uzaktan ilgilenen sevgili eşim, evlendikten sonra fanatik kesildi ve son birkaç yıldır kombinesi ile neredeyse hiçbir maçı kaçırmadan taraftarlık görevini icra etmekte. Evde, hemen her kadın gibi isyan ettikçe, ağzına pelesenk olan 'sen de gelsen, sana da bir kombine alsak' lafı duyulmakta. Bu hafta aynı plağı dinlemek istemedim nedense. Eldeki fazla kombineyi değerlendirerek ailecek gittik maça. Maç da Manisa maçı olunca, skorun bizim lehimize ve farklı olacağını ümit ederek... Halbuki, '1-0 olsun, bizim olsun!' diyerek büyüdüm ben!

Girişteki heyecanımı, çocukluktan beri hayranı olduğum takımı sahada görmenin mutluluğunu, stadın içindeki o coşkuyu anlatacak kelimem yok maalesef. Hele kızımın 10. yıl marşını söyleyişi, sloganlardaki içtenliği, maçı bilirkişi edası ile izleyişi, sorgulayışı, 'yuh!'lara verdiği tepki hepsi görülmeye değerdi. Bu kadar ailevi bir aktivite olacağını beklemiyordum açıkçası. Huysuzlanacağını, bir gece önceki uykusuzluğu nedeniyle 21:00'da başlayan maçın sonununu getiremeyeceğini düşünüyordum. Ama her zamanki gibi yanılttı beni. Skoru sonuna kadar takip etti:) Her ne kadar benim beklediğim kadar gol göremesek de, stada gidip izlediğim ilk maçı kazanmış olmamız bile beni mutlu etti. (Geç gelen goller yüzünden epey kasıldık ama neyse...)

Bir sonraki kombine fazlasını yine değerlendireceğimize karar vererek ayrıldık maçtan. Stadda olmak güzel şeymiş mirim! Hiç ağlamadan, mızmızlanmadan tüm maçı izleyen bir sürü çocuk ve iyi ya da kötü hemen her durumda bağırmaya hazır büyükleri ile:) Atmosfer görülmeye, yaşanmaya değer yani... Bundan sonra sevgili eşime 'gitmesen olmaz mı?' demeden önce bir kez daha düşüneceğim. Ya da tamamen duygusal olarak -bir başka deyişle kıskançlıktan- 'gitme!' diyeceğim:)

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Dondurmalar Çeşit Çeşit

Biliyorum Ramazan... Ama bu resimleri, bu lezzetleri kendime saklıyor olmam mümkün değil! Oruç tutanlar akşam hemen deneyebilirler, mevsimi geçmeden dondurmanın... Hoş, eskidenmiş o 'kış günü dondurma yenmez!' söylemleri. Bal gibi de yeniyor. Hele yandaki gibi bir dondurma hemen her mevsim keyifle yenebilir. Şirince'den bu iki lezzet, Artemis Restaurant'tan. Dondurmanın hemen her çeşidini yemiştim ama tahinlisini yememiştim o güne kadar. Menüde görünce deneyelim istedik. Malum ben diyette olduğum için siparişi eşim verdi. Kaşığın ucuyla zor bakabildim tadına.Bir anda silip süpürdü hepsini. O kadar beğendik ki eve vanilyalı dondurma ve bir kilo tahin aldık ertesi gün:) Şimdi de neden daha önce bu lezzeti denememişiz diye hayıflanıyoruz dondurmamızı kaşıklarken. Bu arada resim bizim evde servis edilen tahinli dondurmaya ait. Bir yanılgı olmasın!

Diğeri de bakarak doyabileceğiniz bir lezzet: Kızarmış dondurma! Kakaolu kekin içinden çıkan kocaman bir top vanilyalı dondurma... Üzeri çikolata sos ile kaplanmış ve kırık fındıklarla süslenmiş. Frenboğaz ve nane sosu ile servis tabağının görselliği tamamlanmış. Babamın deyimi ile 'yeme de yanında yat!' yani...
İnternette çeşitli kızarmış dondurma tarifleri var ama denemeye cesaret edemiyorum. Zaten Ayvalık'ta da kalori korkusundan yemeye cesaret edememiştim. Ama Şirince'de dayanamayarak ailecek mideye indirdik. Aslında, daha önce denemediğim için kendimi şanslı sayıyorum. Zira, daha önce yemiş olsaydım bugün bu kilomda olamazdım:)-hala fazla kilolu sıfatıyla anılıyorum ama olsun, doğru yolda gibiyim- Ve bu yaz aylarını kızarmış dondurmayı sadece bir kez yiyerek atlatamazdım!

28 Ağustos 2009 Cuma

Kırmızı

Kırmızı…
Aşkın, tutkunun, ihtirasın rengi...
Canlılığın, dinamizmin, azmin rengi…
Hâkimiyetin, gücün rengi…
Sıcağın, ateşin, kanın, saldırganlığın rengi…
Samimiyetin ve heyecanın rengi…
Bir kadının almaktan asla bıkmayacağı gülün rengi…
Bayrağımın rengi…
Şarabımın rengi…
Arabamızın rengi değil belki ama bir gün alacağım arabamın rengi:)
En sevdiğim meyvelerin rengi… Yemeğe doyamadığım elmanın, kirazın, çileğin, karpuzun. Narın ve domatesin rengi…
Bunca yıl sonra közleyip kış için hazırladığım biberlerin – ki bu yıl evişçisi olmamın şerefine anneme göndertmeyip kendi kendime közlediğim biberlerimin:) -
Elma şekerimin rengi…
Çocukluğumdaki ayakkabılarımın, çoraplarımın, eteklerimin rengi… O yıllarda annemin de etkisi ile o kadar çok giymişim ki uzun yıllar elim gitmedi kendime kırmızı herhangi bir şey almaya. Annem ‘otuzdan sonra görürüm seni’ derdi kendisine kırmızı bir hırka ya da kırmızı bir penye seçerken:) Dediği de oldu aslında. Hayatımda ilk defa 3 çeşit kırmızı ojem oldu bu yıl! Aldığım ayakkabıyı, kazakları ve penyeleri saymazsak… Ev dekorasyonunda bile kırmızı örtüler, saksılar, çerçeveler kullanır oldum son yıllarda.
Boşuna dememişlerdir herhalde ‘kırmızı olsun da kırk para fazla olsun’ diye eskiler... Türk'ün gözü aldadır ne de olsa:)

Ve iki şiir okuduğum onca ‘kırmızı’ şiirinin arasından(ilki Nesrin Olcay, ikincisi İlhan Kolak imzalı):

Kırmızı Nokta.
Seni ne zaman görsem karşımda,
Aklımdan geçenler ''Kırmızı nokta''.
Nereden başlasam bilmiyorum
Yüzünden,gözünden,saçlarından...
Öpsem,koklasam diyorum.
Seni ne zaman görsem karşımda,
Aklımdan geçenler ''Kırmızı nokta''.
Nereye gitsem, nereye baksam;
Sokakta, parkta, kumsalda
Hep sen varsın karşımda
Ve...Malum ''Kırmızı nokta''.

Halılar Serelim
yollarına kırmızı halılar mı sermek gerekir
gelmen için
oysa biz ne kırmızı halıları
reddetmiştik senin için

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Bizim Şirine ile Şirince'de

Gidilesi, görülesi hatta kalınası bir yer Şirince. .
Birkaç gün ortalıktan kaybolmak isteyenler için son derece sakin bir Ege köyü; birçok butik oteli, pansiyonu ve özel şarapları ile… Denizden 350 m yüksekte, tarihini, mimarisini korumuş keyifli, yeşillikler içinde, üzüm bağlarının arasında bir yer burası. Selçuk’a 7 kilometre uzaklıkta, bölgedeki turizm yerlerine gidip gelme kolaylığı olan bir yerleşim alanı. Çocukluğunun bir kısmını Şirince’de geçiren Yunanlı yazar Dido Sotiroyo, “Benden Selam Söyle Anadolu”ya adlı eserinde, “Şu yeryüzünde cennet diye bir yer varsa, bizim Kırkınca -Şirince- cennetin bir parçası olmalı” demiş. Öylesi güzel bir yer işte…

Yazın görünen o ki oldukça turist çekiyor. Neredeyse köyün tüm sokaklarına sırayla açılmış tezgâhlar var. Üzerlerinde doğal sabunları, elişi örtüleri, yün patikleri, minik hediyelikleri, ev yapımı tarhanaları ve ekmekleri vs ile… Bunların yanı sıra özel üretim meyve şaraplarını tadabileceğiniz ve satın alabileceğiniz dükkânlar, restaurantlar...

Çevresi bağ ve bahçelik olduğundan, ezelden beri üzümlerden hemen her evde şarap yapılıyormuş. Ancak, köydeki özel üretim şarapçılığı, şarapçılık uzmanı olan Alman Helmut Krauss’un Şirince’ye gelerek bir şarap fabrikası kurması ile bir hayli yol almış. Ve bugün beğenilen, merakla tadılan, şarabı ile Şirince Türkiye’nin en tanınan şarapçılık köyü haline gelmiş. Bugün Şirince’de hemen her köşede satılan yüzlerce değişik şarap aslında bu fabrikada üretiliyor ve satıcıların kendi markaları ile gelenlerin beğenisine sunuluyor. Böğürtlen, yabanmersini, vişne, karadut, ahududu, kavun, nar, şeftali, elma, ayva, kayısı, çilek gibi meyve şaraplarını tatmak gerçekten keyifli. Ve şarapsever biri olarak almadan bölgeden ayrılamayacağınız bir gerçek!

Şaraplar kadar köyün, köylülerin doğallığı da ilgi çekiyor. Tarihçesini duyunca yüzlerimizde bir tebessüm beliriyor: Köyün kuruluşu ile ilgili anlatılan birkaç hikaye var. Ama en bilineni Aydınoğulları istilasından kaçan Efesliler tarafından kurulduğu söylentisi. Bir diğer söylenti ise bir grup derebeyi halkı beylerinden kendilerini azat etmesini istiyor ve yerleşmek için bir yer bulduklarını söylüyorlar. Beyin ‘yerleşeceğiniz yer güzel mi?’ sorusuna da ‘çirkince’ diye yanıt veriyorlar. Köyün adı da böyle kalıyor yıllarca… Efes halkının yörede baş gösteren sıtma salgınından kurtulmak için buraya geldiği de bir başka söylenti. Bu söylenti nedeni ile bazı tarihçiler buraya küçük Efes diyorlar. Yine bir başka söylentiye göre derebeyler zamanında azat edilen kırk köle burayı kuruyor ve adını Kırkınca koyuyorlar. Köylüler isim koyarken bey duyar elimizden alır endişesi ile adını Çirkince olarak değiştiriyor. 1924’te buradaki Rum halkı Yunanistan’a göçüyor ve Selanik, Prohusto ve Kavala Türkleri buraya geliyor. Ardından da köyün adı Şirince oluyor. Her ne şekilde olursa olsun belli ki dağın içindeki bu bölgeye yerleşimin ana nedeni savunmaya uygun olması. Suyunun bolluğu, toprağının bereketi, havasının güzelliği de ekstralar tabii…

Tarihi M.Ö. 5. yüzyıla dayanan Ortodoks köyünden, günümüze kadar gelmeyi başarmış bir de kilise var. (Aslında iki kilise varmış) Bizim gördüğümüz Aziz Yohannes Kilisesi, Selçuk Müzesi önderliğinde Amerikan Enstitüsü yardımıyla restorasyonu yapıldığından ziyarete açık. Ancak, diğeri yani ahşap ağırlıklı kilise kaderine terk edilmiş gibi…

Şirince’de pek çok restaurant var ama girişteki Artemis Şarap Evi, 150 yıllık taş binası ile en ilgi çekici olanlardan. Vakti ile Rum Okulu olarak kullanılan binanın bahçesinden bütün Şirince’yi seyretme imkânınız var. Ayrıca, kışın gelenleri ağırlamak için binanın içinde pencere kenarlarında sedirler ve yemek salonları mevcut. Köy şarapları, lezzetli yemekleri ve özel birtakım tatlıları ile önerebileceğim bir mekân burası. (Tatlıları ayrıca anlatacağım zira tatları hala damağımda:))

Ulaşımın çok kolay olduğu bu turistik köye birkaç gün kalmak için arkadaş grupları ile topluca gitmek lazım. Şarapları doyasıya tatmak ve tabii temiz havasından, doğallığından, sakinliğinden faydalanmak…

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Evim evim güzel evim!

Yazı yazmak için çok ters bir gün bugün. Zira yaklaşık 60 günlük tatili bitirip evimize döndük. Valizler boşalacak, ev düzenlenecek, çamaşırlar yıkanacak, yemek ayarlanacak… Açıkçası bugün kaçabileceğim bir işim olsun, biri benim adıma tüm bunları halletsin isterdim:) Şaka bir yana evde olmak güzel! Evimi özlemişim. Bilgisayarımı, adsl’imizi, İstanbul’u… Ve hatta sabah bir arkadaşıma ‘bitti çok şükür’ dedim tatil için. Şaşırdı haliyle… Ama insan hele de benim gibisi özlüyor gerçekten evini, düzenini… Her ne kadar süper bir tatilden dönmüş olsam da insanın evi gibisi yok:)

Yazılar birikti, fotoğraflar var düzenlenecek ve çok güzel anılar var paylaşılacak. Ama şu an hiçbiri için zaman yok! Evdeki işleri yoluna koymam, mutfaktaki düzenimi hatırlamam –ki sabah tavayı ve cezveyi nereye koymuş olabilirim diye 30 saniye kadar dolapların önünde durdum ve düşündüm:)- ve tüm oyuncaklarını ilk kez görmüşçesine sevinen kızımla ilgilenmek gerek. Bir dahaki tatile kadar çok çalışmam lazım çoook:)

18 Ağustos 2009 Salı

Unuttuk mu?

Nasıl unutuyoruz her şeyi? Zaman ilaç oluveriyor bizlere. Bir yolda yürümekse hayat, bazen düşe kalka bazen koşar adım bitiriyoruz yolu. Düşünce yaralanıyoruz, acı çekiyoruz. Ama kalkıp yola devam ediyoruz. Bazen hiç kalkamazmışız gibi geliyor. Yara o kadar derin ki yürütmeyecek gibi… Ama zaman ilaç gibi işte… Biraz sendeleniyor belki ama yine de yürünüyor işte. Sonra kabuk tutuyor yaralar da. Nasırlaşıyor belki… Hayat devam ediyor yani. Ben kenardan izlerim siz yürüyün denmiyor. Acı gitgide hafifliyor. Kim bilir belki sadece üstü örtülüyor…

1999 depremini unuttuk mu? Üzerinden 10 yıl geçti. Yaşayanlar bilir o günleri, acıları. Şimdilerde hangisini aynı derinlikte hissediyoruz ki? 1983’te de Erzincan depremini yaşamıştık ailecek. Çocuk gözümle tıkıldığımız hastane odasında, ayağım kırık, bir sonraki gün ameliyat olacağımın heyecanı ile yaşamıştım tüm olanları. Hiç bitmeyecek bir gecenin korku dolu anlarını.

Bir miktar ders alsak da olanlardan aynı korkuyla, aynı duyarlılıkla yaşıyor muyuz acaba? Unuttuk gibi geliyor o kabus günleri. Unutmadan önce ders almalı ama insan bence. Engebeli yolda koşar adım yürürken düşersen, o yolda daha dikkatli, daha yavaş yürümelisin gibi… Birçok depremi tam göbeğinde yaşamış biri olarak hala tam ders aldığımızdan emin değilim. Zira, hala pek çoğumuzun bir deprem çantası yok. Hala eşyalarımızın pek çoğu duvara monte değil. Hala evlerde kolon ve kirişler dekorasyon için iskânlar alındıktan sonra talan edilebiliyor! Herkes mimar–mühendis çünkü!!!

Zaman ilaç olsun yaralara, ama silmesin tamamını anıların. Unutmayalım! Unutturmayalım! Acı hiç hafiflemesin demiyorum. Hep acıyla yaşayalım da değil elbette. Ama yaşananlardan ders alalım. Bir sonraki acıyı göğüsleyebilmek için. Ayakta dimdik yola devam edebilmek için. Şimdi bana kaybolan yıllarımı versinler dememek için.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Yavaş Kent: Seferihisar

Bu aralar pek çok şey duydum, okudum hakkında Seferihisar’ın. Aslında çok önceden beri görmek isterim Seferihisar’ı. Annemler vakti ile öyle güzel anlatmışlar ki, buralara her geldiğimde, sapağının önünden geçerken ‘ah bir uğrasak, gezsek’ derim. Bu aralar da ‘yavaş kent’ olma yönündeki çabası yüzünden epey duyurdu kendini. Hazır tatile gelmişken, Ildırı ve çevresini keşfetmekten de keyif almışken neden olmasın dedik ve yola koyulduk.

Yavaş Şehir – Cittaslow- 1999’da İtalya’da 32 şehrin yönetimi tarafından başlamış bir hareket. Ancak, bugün dünya genelinde 100’e yakın şehir ya da kent var bu şekilde kabul görmüş. Yavaş kent olabilmek için nüfusun 50 binden fazla olmaması ve belirlenmiş 50’den fazla kriteri karşılaması gerekiyor. Kriterlere gelince; enerji tasarrufu planlamasına önem verilmesi, kültürel ve tarihi değeri olan tarihi merkezlerin korunması ve geliştirilmesi için çalışmalar yapılması, trafik güvenliğinin planlanması, devlet binaları ve okullar arasında bisiklet yollarının yapılması, kentin yerel bölgesinin yiyeceklerini ön planda tutması..vs. Toskana’daki, şarabıyla ünlü Chianti dünyanın ilk Cittaslow’u. Onu Bra, Positano ve Orvieto izlemiş. Sonra İngiltere’den Ludlow ve Alysham kasabaları; Almanya’dan, Hersbruck ve Lüdinghausen listeye eklenmiş. Türkiye’den de Seferihisar bu hızla büyüyen katılıma adını yazdırmak istiyor. Eylül ayında bildiğim kadarı ile kent denetimden geçecek. Ama halk ve belediye başkanı güveniyorlar Türkiye’nin ilk ve şimdilik tek ‘yavaş şehri’ olabileceklerine… Bu işin ciddi anlamda turist meraklıları da oluşmuş tabii. Bu anlamda da takdire layık çabaları.

Seferihisar büyümekle büyümemek arasında seçimini yapmış bir kent bana göre. Sığacık ise onun deniz kıyısındaki nefesi adeta. Birçok balıkçı, gözlemeci sıralanmış sahildeki parkın etrafında. Yol boyunda da gözleme-mantı evleri görmek mümkün, yeşil küçük bahçelerin içinde 3-4 masa ile. Hali ile biz de otlu-peynirli ve patatesli gözlemeleri mideye indirdik bir çırpıda. Gözlemeleri yapan Gülten teyzeye ‘eline, yüreğine sağlık’ demeden olmaz. O ve arkadaşı o kadar güler yüzle hizmet veriyorlar ki yolunu defalarca düşüresi geliyor insanın. Akşamları da lokma döküyorlarmış. Biz bu sefer kalamadık geç saatlere. Ama belli ki müdavimleri var bu gözlemecilerin. Zira, ‘geç kaldınız bu yıl’, ‘görünmediniz dün’ gibi cümleler kuruyordu gözlemeci teyzeler. Bunun yanı sıra gelenlerden biri onları eski yerlerinde aradığını ve bulamayınca üzüldüğünü ifade ediyordu.

Ancak, çocukla keşif yolculukları sandığım kadar kolay olmuyormuş. Bizimki hemen yoruldum söylemlerine başladı çünkü:( Teos antik kentini gezemedik minik ayaklarının yorgunluğundan ama yine de dar sokaklarında, bakımlı eski evlerinin arasında yürüdük. Dışarıda kavurucu denilebilecek bir sıcak varken aralık kapılarından evlerin avlularını görmek ve oradan gelen serinliği hissetmek mümkündü. Sonrası araba ile tepelerden bir gezinti şeklinde gelişti. Manzara görülmeye değer… Bir de oradayken öyle bir şey hissediyor ki insan: sanki yapılacak hiçbir iş kalmamış gibi. Sadece uzanıp denize, göğe, yeşile bakmak gerekiyormuş gibi. Fazlasıyla dinlendirici bir havası var ortamın. Günün koşturmasından çok uzakta, dinginlik, huzur arayanlara, bir bakıma şehir yaşamından uzaklara kaçmak, kaybolmak isteyenlere göre bir yer bana kalırsa.

Doğanbey’deki, belki de dünyanın en büyük sağlık turizm merkezi olmaya aday jeotermal rezervleri ve beldede fast food zincirlerinin olmaması ile, 49,5km’lik sahiliyle Türkiye’nin en uzun sahil şeridine sahip ilçelerinden olan Seferihisar; İzmir’in yanı başında ama şehirden uzak bir hayat görüntüsüyle harika bir yer.

16 Ağustos 2009 Pazar

Bu Konserin Konsepti Başka!

Tatili İstanbul dışında geçirmenin en kötü yanlarından biri yazın en büyük keyiflerinden açık hava konserlerini kaçırmaktır herhalde. Özellikle Sezen Aksu, MFÖ, Yeni Türkü olmazsa olmazlarımızdır bizim. Hepsinin ayrı tadı olur açık havada… Bu sene hiçbirine gidemeyeceğim derken Çeşme’de karşımıza çıktı Sezen Aksu ve Arkadaşları. Gitmezsek yazımız eksik kalacakmış gibi koşarak bilet aldık ve dün harika bir müzik ziyafetindeydik.

Sezen Aksu, Fahir Atakoğlu, Aykut Gürel ve Erkan Oğur gibi büyük isimlerle sahne alıyor. Klasik konserlerinden hali ile farklı idi repertuar. Elbette, bildik Sezen şarkıları vardı ve seyircinin yoğun baskısı ile birkaç tane daha söylendi ama Sezen Aksu’nun da konser boyunca defalarca dediği gibi ‘bu konserlerin konsepti farklı!’ :)

İzmirli olmasından mıdır bilinmez çok hoş görülüydü bana kalırsa seyirciye karşı. Kalbim Ege’de kaldı derken coştu, coşturdu… Hele İzmir’in kızlarını anlatan şarkısının arasına sıkıştırdığı anekdotlarla yerlere yatırdı:) Konser saatinden yaklaşık yarım saat sonra bile hala yerlerine yerleşmemiş seyirciler, yolun kalabalık olacağı düşüncesiyle önceden konser alanını terk edenler vardı. Bu da devamlı bir hareket yarattı oturanlar arasında. Ama şarkılar o kadar keyifli idi, sahne o kadar başarılıydı ki İstanbul’da kaçırdıklarıma hayıflanmayı bıraktım. Klasik, yeni kaset tanıtımı konserindense bu çok ama çok daha harika bence. Kaçırmayın derim:)

14 Ağustos 2009 Cuma

Çeşme'de Zaman

Zaman su gibi akıp geçiyor… Ne kadar anlamsız bir söz dizimi idi bundan yıllar önce. Hele çocukluk günlerinde ‘ah bir 18 yaşında olsam!’ söylemleri… ya da nedense 25 ??? Küçük kızım için 15 bile çok büyük demek şimdilerde:) Tatil de öyle işte. Hemen başlayıp bitiyor hele de çalışma hayatından biri isen. Devamlı okuyanlar ya da halen tatilde olduğumu bilenler sinirlenmesin hemen. Ben doygunluk noktasına gelmek üzereyim. Evimi, İstanbul’u, arkadaşlarımı özledim çoktan. Ama sevgili eşim daha yeni soluk alıyor denizin o tuzlu, yosun kokan havasını… Ve hali ile üzülüyorum sadece iki haftası olduğu için. En iyi şekilde değerlendirmek lazım bu süreyi. Çeşme’deyiz. Bu onun için yeterli keyif belli ki, ama benim içim rahat durmuyor işte. Herhangi bir otel tatilinde bile daha aktif oluyor çünkü insan. Mesela sırf pancake yemek için erkenden kalkıp sıraya girdiğimizi bilirim ben. Ama evinde isen daha yavaş yapıyorsun her şeyi. ‘Bugün gitmeyiveririm canım, yarın bakarız’ diyerek tatili sonlandırmak mümkün hatta. Tecrübe ile sabit bu! Mesela geçen gün şöyle bir dolaşalım dedik ve Şifne, Ildırı tarafına doğru yol aldık. Kısa ama bir o kadar keyifli idi yolculuğumuz. Bunca yıldır buralara gelirim ama hiç geçmemişiz Lemon beach’in ötesine… Geçmek, keşfetmek gerekiyormuş meğer. Evet, oralarda da yazlıkçılar var. Oralar da tam anlamıyla bakir değil ama görülmeye değer. Şirin kafede bir şeyler içmek, balıkçıda karın doyurmak gerek… Tabii ama önce kediler beni yer korkusunu yenmek gerek:)

Planlar yaptırmaya çalışıyorum. %50-60’ına uysak kar sayacağım planlar. Sabah kalkması, evden kopması zor bu memlekette. Bahçe de yemyeşil ve her daim püfür püfür rüzgarlı olunca iyice mücadele vermen gerekiyor. Bir de oyunlar var ki anlatılmaz yaşanır. Henüz bir saatte başından kalabilmişliğimiz olmayan… Oysa İzmir’e gitmek, eski dostları görüp özlem gidermek, Seferihisar ve çevresini gezmek, tekne turu yapmak, Alaçatı akşamlarında gezmek, pazarına gitmek, böcek yemek, Babylon’da takılmak, konserlere gitmek, açık havada sinema keyfi yapmak vs bir sürü madde sayabilirim listemden. Yosunsuz muhteşem mavilikteki denizin tadını çıkarmak için Pırlanta, Aya Yorgi, Altınkum, Paşalimanı, Ilıca vs dolaşmak istiyorum… Sörf yarışlarını izlemek, kumru, midye dolma yemek ve daha birçok şey… Henüz geç kalmış değiliz tabii. Sadece bir haftamız var buralarda :(

Defne bile sabah uyunan, akşam yaşanan düzene hemen geçiyor Çeşme’ye gelince. Sonra da ben ‘ama yemek saati bilmem ne olmalı’ diye kalakalıyorum ortalıkta. Sonuçta, belli ki herkes memnun halinden, kasmamak gerek. Planlar suya düştükçe, bana da telkin yapmak düşüyor işte :)

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Öğrenmenin Yaşı Yok: Hünnap!

Hünnap adını sanki daha önce duymuştum. Ama hiç tatmamıştım. Ya da tadına baktım da iğdeden pek farklı bulmadım ve beynime yeni bir şeymiş gibi kazımadım:) Hani İzmir yöresindekilerin simide gevrek, ay çekirdeğine çiğdem demesi gibi bir şey bu da diye düşündüm muhtemelen. Bu sefer kocaman ağacından toplayıp getirdiler önüme, çok faydalı bir yemiş bu diye… Dediğim gibi lezzet olarak iğde kadar unlu, kuru bir tadı yok bana göre. Ama çok benziyor açıkçası gerek şekli, gerek tadı. Ailesi konusunda ezbere konuşmak istemem, fakat sanki amca oğlu gibi duruyor iki meyve de:) Leblebiden cevize kadar çeşitli boylarda olabilen bu bitkinin kabuğu etinden ayrılmıyor ve bu şekilde yeniliyor.

* Bronşit, astım gibi akciğer hastalıklarında balgam söktürücü,
* İdrar yolu hastalıkları,
* Kabızlık
* Kolesterol ve damar hastalıkları gibi birtakım alanlarda faydalı olduğu söylenmekte. Hatta kayınpederimin tez konusu ‘Çeşme yöresinde yetişen şifalı bitkiler’miş ve hünnap da bunların arasında kendine yer bulmuş. Taze ya da kurutulmuş olarak tüketilebilir deniyor. Dediğim gibi ağacın dalından koparıp yedik biz. Dolayısı ile henüz kurutulmuşun lezzeti hakkında fikir sahibi değilim. Kuru meyve ile yapraklarından çay yapılabildiği gibi reçeli de varmış. (Hoş artık reçeli yapılmayan herhangi bir sebze meyve kalmadı neredeyse:)) Ayrıca kurutulmuşu süt ile kaynatılarak günlük kür şeklinde kullanılabilirmiş.

Daha detaylı bir araştırmadan sonra; eczacılık da 21 günlük kürler halinde (sabah aç 2 tane meyve) , kolestrol ve lipid düşürücü olarak kullanılırken, yaprağı ile yapılan çayın bronşit, astım, mide ve bağırsak rahatsızlıklarına iyi geldiğini öğrendim. Hatta nette ‘4 bardak süte 30-60 gr. meyve konularak 15-20 dakika kaynatılır. Günde 4 kere 1′er bardak içilir’ şeklinde tarifler bile bulunuyor.

Bakalım burada daha neler neler göreceğiz, tadacağız, öğreneceğiz… Her güne bir yazı dönemi başlıyor sanırım 3G hızında:)

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Veda Zamanı


Artık demir almak günü geldi bu limandan… Ama maalesef tatilin ikinci yarısı için bir araba kalkacak buralardan :(

Evet, Çeşme yolcusuyuz artık. Yani yolcudur Abbas bağlasan durmaz :) Oradan da bildirmek üzere gidiyoruz. Şimdiden çok planlarım var, çoook :) Kimbilir belki oradan da güneye ineriz ?!?

7 Ağustos 2009 Cuma

Son Kurtarışlar

Kırk küsür günlük Ayvalık tatilimiz bitiyor… Günlerdir geri sayıyoruz. Ömrümün en uzun tatili bu. Dokuz yıllık evliliğimin en uzun ayrı kalışı… Her ne kadar İstanbul’u, evimi, kocamı özlesem de buraya, buradakilere alıştık epey… Dünkü yazıyı saymazsak epeydir yazamamamın sebebi de bu. Veda etmesi güç geliyor, son kurtarışlar için bir ordayız bir burada…

Ayvalık’tayız önce… Avşar büfe’den bol karışık Ayvalık tostunu yemeden ayrılamam buralardan. Hem bu tatil için hedeflediğim kiloya da gelmişken bir ödülü hakkettim diye düşünerek bir çırpıda indiriyorum koca tostu kedileri bir yandan gözetlerken… Sonra tabii Perşembe pazarını son kez gezmeden, hatta tabiri caiz ise talan etmeden gitmek olmuyor. Ama bu kez dönüş biraz maceralı: Nedense herkes inmiş bugün perşembeye… Adaya 2 dakikada bir kalkan dolmuş taksilerin hepsi dolu. Ada vapuru da dolunca vaktinden önce kalkmış. Otobüsü deniyoruz biz de. Ama şoför de bir deneme peşinde olacak ki bir otobüse ne kadar insan sığdırabilirim düşüncesiyle balık istifi getiriyor bizleri. Dolayısı ile sıcakta isyan çıkıyor arabada. Ama Defne memnun, zira tanımasa da bir teyzenin kucağından sağa sola bakarak geliyor eve…

Akşam adaya inmeden de olmaz tabii… Son kez Sahil ve Kilise Çarşılarındaki incik boncuk dükkanlarını gezmek gerek. Antika havası verilmiş yüzükleri denemeden, rengârenk taşlara bakmadan, midye kabukları ile yaptıkları not tutuculara hayran olmadan geçmek olmaz. Daha tatil için epey gezeceğiz düşüncesi ile alamıyorum, içimde kalıyor. Sakızlı dondurmayı yemek, lokma kuyruğunda da beklemek de lazım ama malum kilolar yüzünden lokmayı bir sonraki sezona bırakıyoruz.

Sanki her kareyi hafızama kazımak istercesine bakıyorum sağa sola… Dönüş yolunda macuncuya rastlıyoruz, normalde Ramazan eğlencelerinde falan görmeye alışık olduğumuz türden. Tabii ki Defne’yi kırmıyoruz. Ve tamamını bitiremeyeceğini bilerek portakallı, elmalı, kivili birkaç çeşit sipariş ediyoruz. Ama her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor… Ve bizim kıza hiiiç güven olmuyor:) Bu sefer sona kalan macunsuz kalıyor :(

6 Ağustos 2009 Perşembe

Para, para, para!


Para para para
Varlığı bir dert, yokluğu yara!

Ne güzel demiş bunları söyleyen… Ne kadar varsa o kadar harcanan, o denli yaşama hakkın olan, ama asla yaşama amacın olmaması gereken, kimisi için gücün simgesi, kimisi için gerçekten bir anlamı olmayan sadece bir yaşama aracıdır para. Bugünlerde benim için anlamını sorguluyorum. Bundan birkaç yıl önce çok param olsun isteyen biriydim. Hoş hala fazla paranın göz çıkarmadığını düşünüyorum:) Hele de sosyal haklar açısından bakıldığında yıllar sonra hayat standardının epey düşeceği aşikârken… ‘Bugünümüze çok şükür’ demezsem büyük ayıp ederim.

Yedi buçuk aydır evde oturan, evişçisi olarak yaşayan biri olarak para kazanma, aileyi geçindirme ve emeklilik günlerine hazırlama sorumluluğunu tamamen eşime yüklemekten hafif bir vicdan azabı çekmiyor değilim. Her ne kadar bu konuda sevgili eşim aksini savunarak beni ikna etse de… Öte yandan çevremde mal mülk sahibi pek çok insanın hala eskisi gibi, bildikleri, öğrendikleri, gördükleri şekilde çalışarak ekmeklerini taştan çıkarıyor olmaları beni düşündürmeye devam ediyor. Ama ben bu hayatı çok sevdim. Yani tembellik gibi gözükse de bu yedi buçuk ayda gerçek anlamda yaşadığımı hissettim, çocuğumun büyümesine tanık oldum. Para dediğin geldiği gibi gidiyor nasıl olsa… İster istemez lüzumsuz harcamalar yapıyor insan çalışırken. Bakıcısından tut da, hazır yemek işine dek… Sağlık sorunları da iş hayatı ile birlikte artıyor zaten… İşte bunlar da benim züğürt tesellilerim, kendimi haklı görmek için bahanelerim belki de…

Çevremdeki büyükler yanlış bir şey yapıyormuşum gibi hayretle bakıyorlar bana. Bir insan bu kadar okuduktan sonra nasıl her şeyi bir çırpıda kenara itebilir diye. İlerisi için küpleri doldurabilecekken neden pes ettin diye soruyorlar. Arkadaşlarım para kazanmaktan nasıl vazgeçtiğimi, evde bir başıma nasıl sıkılmadan durduğumu merak ediyorlar. Sonuçta, her ne olursa olsun bir dönem daha deneyeceğim bu hayatı, sıkıldım diyene dek. Yoksa para gelip gidiyor zaten insanın avucuna bile değmeden:(
 
Clicky Web Analytics