31 Temmuz 2009 Cuma

Kadınlar mı, Erkekler mi?


İzmir’deyken kuzenler ile yılların tartışmasına farklı bakış açıları katmaya çalıştık. Milyonlarca yıl öncesine mağara dönemlerine gittik geldik:) Bütün erkekler ‘salak’tır konusunda hemen hemen herkesle hemfikir olduk. Düşünsenize, mağara devrinde kadın saçından sürüklenip mağaraya taşınıyor. Yani erkek bir marifet gibi onu mağarasına alıyor. Kadın da onu ‘aslanım, kaplanım sen güçlüsün’ diyerek avlanması için vahşi doğaya gönderiyor. Mağarada pek iş yok tabii o günlerde: ütü, bulaşık, cam silme vs:) Tüm gün kendine bakıyor kadın ve yemeğin ayağına gelmesini bekliyor akıllı bir şekilde!!! Erkek gelince yapılan seks de çift taraflı kazanım bence! (Yoksa yan mağara olayını konu bile etmiyorum.) Bu da mağara döneminde de kadının daha akıllı olduğunun göstergesi bana göre.

Sonraki dönemlerde erkeğin ‘Avlanıyorum, ben güçlüyüm, dilediğimi yaparım. Sen sus kadın!’ söylemlerine katlanamayarak piyasaya adım atıyor kadın milleti. Ama bu da salaklıktan değil elbette. Günümüzde de kadın hala daha akıllı bence. Zira, bir kadın düşünün evliliği bir kere tatmış olsun: bir daha evlenmiyor %90 olasılıkla… Evlenirse de bunun sebebi çok akılcı oluyor: dışarıdan ekmek getiren biri olsun şeklinde… Ama aynı koşullarda bir erkek, yani başından bir evlilik geçen, %80 olasılıkla tekrar evleniyor. Bu da akıllanmadığının göstergesi değil midir? Yani bir ‘vır vır’ edenden kurtulmuşsun be adam, bir daha bir daha ne diye deniyorsun bu işi:) (olasılıklar gözlemlerime dayalıdır)

Bir başka bakış açımız da ilişkilerden sonra dağılan tarafın hep erkekler olduğunu üzerine... Aslına bakarsanız bu, ayrılık şekline, ilişkiyi kimin bitirdiğine göre değişir bana kalırsa. Ama, ortamdaki tüm erkekler ‘ilişkileri hep kadınlar bitirebilir, erkeğin böyle bir yetisi yok’u savundular. Ben de bir konuda onlara katılıyorum: erkek, kadın kadar kurnaz değil. Onun gibi üç beş hamle sonrasını düşünerek yaşamıyor. Kafasında kırk tilkiyi kuyruklarını birbirine değdirmeden dolaştırabilecek yapıda değil çünkü. Öte yandan programlanabilir bir özelliği var erkeklerin. İsteğe göre yön verebildiğiniz bir yapı. Tek kural uyandırmadan, boğazını sıkmadan yapmak bunu:) Bana kalırsa bu erkeğin de işine geliyor: Düşünmeden yaşamak! Birisinin onun adına hemen her şeyi düşünüp halletmesi… Tabii bu noktada kadın daha akıllı derken insan bir acaba diyor! Zira, erkek her işi kadına yıkmayı başaran bir ‘ben salağım, ne yapalım’ stratejisinde gibi geliyor bana…

Bu konuyu, birbirinden tamamen farklı ama birbirini tamamlayan bu iki türü daha milyonlarca yıl tartışılabiliriz, konuşabiliriz sanırım. Her iki taraf da birbirinin ‘temel ihtiyaçlarını’ karşılamak için bu dünyada bulunuyorlar bana göre:) Ve aralarında müthiş bir de çekim gücü var kabul etmek gerekir ki…

Evin kralına özel not: Evimin erkeği seni çok seviyorum ve çok özledim :)

30 Temmuz 2009 Perşembe

Güle Güle!

Çok oldu benim anneannem aramızdan ayrılalı. Yaklaşık 26 yıl… Pek az şey hatırlıyorum haliyle: Bana örgü örmeyi öğrettiğini, bebeklerime elbiseler diktiğimizi, bembeyaz uzun saçlarını vs… O küçük yaşımda bile benim için öyle şeyler işlemiş, örmüş ki kıyamıyorum onları kullanmaya çok zaman. Öte yandan evlilik hazırlıkları ile birlikte karşı tarafın ailesinin de bir parçası oluveriyor insan. Benim açımdan çok güzeldi bu duygu. Zira bizim ailede ne anneanne ne de babaanne kalmıştı büyük olarak. Bedavadan teyzelerim, eniştelerim, amcalarım, yengelerim, kuzenlerim ve de anneanne ile babaannem oluverdi. Kızım benden de şanslı tabii: Zira benim görüp görebildiğim en büyük insanlar babaanne ile anneannem iken o babasının anneannesi ile babaannesini tanıma fırsatını buldu. Hoş, o da ancak 5 yaşına kadar ‘nine’ keyfini sürdü. Maalesef bu yıl sırayla pek çok veda etmek zorunda kaldık büyüklerimize. Geçtiğimiz gün anneannemiz de ayrıldı aramızdan. Bir yıl öncesi ‘tilki tilki saatin kaç’ oynattığımız birine veda çok kolay olmadı benim için de. Hâlbuki 10 gün sonra yanına gidecektik. Yine saatlerce oyunlar oynayacaktık... Bastonu ile yürüyüşü, gülüşü, sevgi dolu bakışları gözümün önünde… Ve hep kulağımda Badem’in ‘anneanne’ şarkısı var garip bir şekilde:

Beni ben olduğun
Torunun olduğum için
Hiçbir şey beklemeden
Hep sevdin sen anneanne
Sen olmasaydın
Sevgin olmasaydı
Büyüyemezdim anneanne

O gül yüzün ve gülüşün
Hep benimle olsun anneanne
Her şeyden çok ihtiyacım var sevgine
Bunu bil anneanne

Beni ben olduğum
Torunun olduğum için
Hiçbir şey beklemeden
Hep sevdin sen anneanne
Seni üzdüysem lütfen affet beni
Çünkü ödeyemem hakkını geri

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Keçileri kaçırmadık:)

Biliyorum, pek çok kişi tembellik sardı bedenimi zannediyor. Her güne bir şeyler yazmak 7-24 çocuk bakarken çok zor. Hele internet aleminden uzakta hiç kolay değil. Aslında, hayat deniz, güneş ve tembellik değil şu günlerde benim için: Aklım ve kalbimin bir yarısı İzmir’de. Elime bilgisayarı alıp yazmak gelmiyor hiç. Düşünceler karmakarışık. Kelimeler toparlanmıyor bir türlü. Çünkü gelecek herhangi bir haber için yüreğim pırpır… Öte yandan İstanbul’dan sabah gelen telefon yüreğimi oynattı: Hep korktuğumuz alerji ilaçlarının yan etkileri daha mı büyük yoksa? Biz çocuklarımıza bir yaşına kadar anne sütü verdik, bal, çilek yumurtanın beyazını yedirmedik de hata mı ettik diye… yoksa İstanbul’daki yaşam mı başlı başına hata?

Neden mi? Burada doğal beslenmek, büyümek daha kolay geldi gözüme de ondan. Mesela, okula ya da işe gitmek için saatlerce mücadele yok. Bahçelerde sebzeler yetiştiriliyor ve dalından koparılıp ‘tazecik’ yenilebiliyor. Yumurtayı kümesten alıp kaynatmak mümkün. Sütü de keçiden sağmak:) Evet, bugün keçilerden süt sağmak üzere kızımla, Mehmet Amca’sı ve Fatma Teyze’sinin peşinden gittik. Adanın girişinde, Mehmet Amcanın anne babasının oturduğu evin bahçesinde iki keçi kocaman sesleri ile karşıladılar bizi önce… Sonra bir de kuzu göründü bahçenin sonuna doğru. Keçiler yemek yerken bizimkiler de dinlendiler bu tek katlı güzel evin bahçesinde. Önce hal hatır dereken konu sütün faydalarına gelince evin sahibi alıyor sazı eline ve ‘yirmi yıl bununla beslendim ben’ diyor gururla. Kemiklere yararını da bu yaşlara gelince anlıyor insan diye ilave ediyorlar karı-koca. Tabii bu kadar lafın üzerine akşam eve gidip de süt içmeden olmaz diye geçiriyorum içimden. Bir de gıpta ile bakıyorum yıllara meydan okuyan duruşlarına, dinçliklerine (Allah uzun ömür versin)… Sonra göreve çağırılıp uzaklaşıyoruz muhabbetten.

Hayatımda ilk kez bir keçinin sütü sağılırken bu kadar yakındım. Kızım için inanılmaz şeyler tabii bunlara şahit olmak. İstanbul’da sokakta birkaç köpek ya da kediden başka ne görebilir ki! Sabah içtiğimiz keçi sütünü bu kez sağılmasına şahit olduk hep beraber. Hatta süt kovasını kızım tuttu. Korkarım İstanbul’a da inek alalım gibi bir talebi var:)

Yanlış da anlaşılmasın bütün Ayvalık tatilleri doğal yaşam parkında geçmiyor:) Yani, biz bir köydeyiz edası ile yazıyorum ama Ayvalık bir köy değil tabii. Bizim şanslı olduğumuz nokta site komşularımızın Cunda’nın yerlisi olması ve civciv, tavuk, keçi gibi hayvanları hobi olarak da olsa beslemesi. Yoksa, Ayvalık’a tatile geldiğinizde hayvanlarla bir arada olacaksınız gibi bir sonuç çıkmasın yazdıklarımdan!

Son söz teşekkürler olmalı tabii… Komşularımıza teşekkürler! Bu imkanı bize tanıdıkları ve özellikle kızıma hayvan sevgisini dokunarak tattırdıkları için!

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Yazın Tatlı Bir Mola: İrmik Tatlısı

Bu ara sıcaklar arttıkça hafif ve soğuk tatlılar istiyor insanın canı. Geçen gün misafirler için irmik tatlısı yapmıştık ama ben fotoğraflayamadan tükendi. Dün akşam televizyonda görünce neden tekrar yapıp doyasıya yemiyoruz dedik ve işte sonuç :)

Malzemeler:

1 lt süt
8 çorba kaşığı irmik
10 çorba kaşığı toz şeker (biraz tatlı severim de:))
1 paket vanilya
1 tatlı kaşığı tarçın
süslemek için ceviz

Hazırlanışı:

Süt, şeker, irmik ve vanilya karıştırılarak iyice kaynatılır. Ocaktan alınan karışımın yarısı kek kalıbına ya da derince bir kaba konulduktan sonra üzerine bir miktar ceviz ve tarçın serpilir. Kalan yarısı da üzerlerine boşaltarak soğumaya bırakılır. Buzdolabında iyice soğuduktan sonra ters çevrilir. Üzerine tekrar tarçın ve ceviz serpilir. İrmik tatlısına en çok yakışan baharat tarçındır bana kalırsa. Bu tarfi arasına bisküvi, kakao, meyve vs koyarak da çeşitlendirmek mümkün. Yaz günleri için hem kolay hem de hafif bir tatlı. Afiyet olsun:)

21 Temmuz 2009 Salı

Annemin Dilli Poğaçası


Malzemeler:

6 su bardağı un
300 gr erimiş sana yağ
1 fincan zeytin yağ
1 su bardağı yoğurt
1 yumurta (beyaz içine sarı dışına)
1 paket kabartma tozu
1 tatlı kaşığı şeker
1 tatlı kaşığı tuz
Beyaz peynir
Maydanoz
Susam ya da çörek otu

Hazırlanışı:

Un, yağ, yoğurt, yumurtanın beyazı, kabartma tozu, tuz ve şeker karıştırılarak hamur yapılır. Yoğrulan hamurun üzeri örtülerek buzdolabına konulur ve 30-45 dk kadar dinlendirilir. Dinlenen hamur 8 eşit parçaya bölünerek 8 yumak yapılır. Her bir yumak büyük servis tabağı kadar açılır ve dörde bölünür. Geniş kenarına peynir, maydanoz vs’den hazırlanan iç konularak, sivri uca doğru yuvarlanarak şekil verilir. Üzerine yumurtanın sarısı sürülür. Susam ya da çörek otu da serpilerek 180 derecelik fırında yaklaşık 30 dakika kadar pişirilir. Afiyet olsun :)

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Eski Dostlar...

Unutulmuş birer birer
Eski dostlar, eski dostlar
Ne bir selam, ne bir haber
Eski dostlar, eski dostlar…

Bizimkilerin yani anne- babamın en sevdiği şarkılardan birinin nakaratıdır bu. Onca yıl, o şehir senin, bu belde benim şeklinde gezdikleri için olsa gerek birçok arkadaşları, dostları var Türkiye’nin dört bir yanında. Pek çoğu ile iletişimleri zaman içinde kaybolmuş hali ile… Ama bazıları var ki yıllar geçse de aradan bıraktıkları yerden devam edercesine kuvvetli atılmış temelleri. Mesela, geçen gün ziyaretimize gelen dostları için ikisinin de içi kıpır kıpırdı. Tam 30 yıl geçmiş görüşmeyeli. Ama hiçbir donuk an geçmedi geldikleri andan itibaren. İzlemesi bile keyifli idi bu yıllar yılı görüşmemiş dostları. O günlere dönen, anıları ile kah gülen, kah aralarından ayrılmışlar için gözleri dolan bu insanları…

Umarım bizim de yıllar öncesinde attığımız dostluk temelleri hiç sarsılmaz, yıkıma uğramaz da yaşlar kemale erdiğinde de sarılıp, anıları tazeleyecek birileri olur hayatımızda…

Konudan tamamen bağımsız bir not: Kızımla İstanbul’dan uzakta deniz, güneş, bahçe, dostluk derken evin reisi de boş durmuyor. Hatta ‘bir kocanın haytalık günleri’ isimli blog hazırlığında sanırsam:) Bir insan bu kadar mı meşgul olabilir? Her güne bir program yapılmış sürdürüyor hayatını! Blog yazarlığını yakında ona bırakmayı bile düşünüyorum:) Zira, ben burada gurbet ellerde o festivallerde falan yani…

19 Temmuz 2009 Pazar

Tatlı – Ekşi Bir Lezzet: Erikli Tart


Malzemeler:

10- 12 adet mürdüm eriği
1 yumurta
1 çay bardağı şeker
½ çay bardağı süt
2-3 çay bardağı un
½ paket kabartma tozu
½ paket vanilya
¼ sana yağ
Pudra şekeri

Hazırlanışı:

Yumurta ve şeker çırpılır, süt karıştırılır. Un, kabartma tozu, vanilya da eklenerek kek kıvamına getirilir. Önceden yağlanmış, unlanmış 25 cm’lik tart kalıbına konulur. Yıkanmış, çekirdekleri çıkarılmış ve dilimlenmiş erikler hamurun üzerine sık olarak dizilir. Son olarak, ¼ paket sana yağ ince dilimler halinde hazırlanan tartın üstüne konularak önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında 30 dakika kadar pişirilir. Tart, fırından çıkarıldıktan sonra soğumaya bırakılır. Soğuduktan sonra pudra şekeri serpilerek servis edilebilir. Afiyet olsun :)

16 Temmuz 2009 Perşembe

Cunda

‘Tam Cunda’lı oldun’
dediler bana geçen gece… Denize sırtımı vererek oturmuşum adaçayımı içerken. Gelene geçene bakmak için yerlisi öyle oturuyor çünkü burada. Her kim şehir dışından gelmişse o denize doğru seçiyor sandalyelerini. Zaten hiç içimden gelmiyor buraya Alibey demek... Hep Cunda burası benim için:) Şaka bir yana, buralı olmak, burada yaşamak kesin ömrünü uzatır insanın. Müthiş bir dinginlik var çünkü. Sadece mavi değil, yeşil de dinlendiriyor adamı, huzur veriyor. Bir de doğal pembe taşı ile yapılmış evlerin arasında yürümek, dar sokaklarından geçmek insanı yaşanmışların arasında büyülü bir dünyaya çekiyor adeta. Kesinlikle zor yürünüyor bu dar, taş döşeli engebeli yokuş dolu yollarda. Ama keyifli sohbetle, çevredeki güzel evlerle anlaşılmıyor yorgunluklar...

Güneşin sıcaklığını hissettirmediği, imbat esmeye başladığı saatlerde yürüdük biz de taş döşeli bu sokaklarda. En tepeye, değirmene çıkmaktı hedefimiz. Yeni restore edilmiş Koç ailesi tarafından. Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı olarak hizmet veriliyor eğer 09:00-17:30 arası gidebilirseniz. Kafeterya kısmı ise akşam 21:00’a kadar açık. Fiyatlar, eşsiz manzaraya göre oldukça uygun. Biberiye ekili bahçede mavi boyalı küçük demir masa ve sandalyelerde adanın dört bir yanını görebiliyorsunuz. Daha öncesini de bilen biri olarak ‘yaptıran, yenileyen sağolsun!’ demek istiyorum hatta.

Dönüş yolunu köyün kilisesine doğru yapıyoruz. Burası da restorasyonda… 2008 sonunda tamamlanması planlanıyormuş ancak sanırım ödenek sorunu var. Tarihi yapının içinde iskeleler kurulu duruyor öylece… Bundan yaklaşık on yıl önce gezmiştim kilisenin içini. O zaman bile kötü durumdaydı bana kalırsa. Zaten sonrasında da içeri bile almıyorlardı kimseyi. Umarım bir an önce güzelliğine kavuşur bu yapı da. Zira, insanın içi acıyor tarih yıprandıkça.

Sonra taş fırını, günümüz televizyon dizilerinde görmeye alışık olduğumuz çay bahçelerinin, taş kahvenin önünden geçiyoruz. Gerçekten son bir iki yıl içinde Cunda inanılmaz değişti. Sokak aralarında açılan balıkçıların, tavernaların, barların ve bununla beraber butik otellerin sayısı artıkça arttı. Ama köy evlerinin doğallığı bozulmadı, köydeki o büyüleyici atmosfer de…

14 Temmuz 2009 Salı

Kolaylıklar...

Kolaya, rahata çabuk alışıyor insanoğlu… Öncekiler öyle zor geliyor ki, geçmişte nasıl yaşamışız, nasıl katlanmışız bu eziyetlere bile diyorum bazen. Bu sözüm ‘aman ne güzel evde oturuyorum, oh tatil yapıyorum’ diye değil kesinlikle! Benim derdim internet bağlantım ile!!! ADSL rahatlığına alışıvermişim farkında olmadan. Şimdi bağlanmak o kadar zor geliyor ki bana. Buradan internette değil sörf yapmak girmek bile eziyet gibi… Dakikalar geçmek bilmiyor dinozorum yürürken… Kum saatini alıp boşaltıveresim geliyor çok zaman:) Bu koşullarda olunca da yeni yazı yayınlanmıyor hali ile…

Ama düşününce hayatta alıştığımız kolaylıklar bununla da sınırlı değil tabi… Mesela öğrencilik yıllarında zar zor da olsa bindiğimiz minibüsleri, otobüsleri özel arabanın rahatına alıştıktan sonra doğru dürüst kullanmıyoruz. Hafta sonu seyahati için kullandığım otobüsün eziyetini ise tamamen unutmuşum, her ne kadar otobüslerin konforları o yıllara göre binlerce kat arttı ise de… Daha da gerilere gitmek mümkün tabii: bulaşık makinesi yoktu benim çocukluğumda. Ya da merdaneli bir çamaşır makinesi hatırlıyorum mesela. Annemin bütün gününü alırdı çamaşır kaynatmak, yıkamak, asmak. Ütü desen ayrı bela: buharlısı mı vardı! Bırakın torbasız, sulu, halı yıkayanını çalı süpürgesinden başka süpürge mi vardı eskiden? Telefon ile aramak için PTT’nin adının geçtiği zamanları da biliyorum ama bundan bahsetmek tarih öncesiymiş gibi geliyor şimdilerde. Fotoğraflar mesela: Eskiden çekilirdi ve heyecanla beklenirdi, tabedince nasıl çıkacak diye. Oysa şimdi dijital makineler sağ olsun, çekildiği anda bakılıyor, beğenilmezse silinip yenisi çekiliyor.

Bilgi dünyasına geçişi sorgulamayacağım bile… Zira, kızım bile ‘bilmiyorum anneciğim’ yanıtıma karşılık ‘internetten bakarız o zaman’ deyiveriyor:) O kadar bizimle ki kolaylıklar… Her şey elimizin, ayağımızın o kadar altında ki, en ufak bir zorluk şimdi yıldırıyor bizi. Sanki geçmiş hiç yaşanmamış gibi. Elbette, dönmek istemiyorum o zorlu günlere ve internete bağlı olabildiğim şu dakikaların kıymetini biliyorum :)

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Hayat inan çok kısa, belki çıkmayız yaza!

Burası, bu tatilimiz inanılmaz! En az 16 yıldır geliyoruz Ayvalık’a ama en keyiflisi, beni en şaşırtanı, buralı hissettireni bu sanırım. Öncelikle, kızım aştı kendini: Komşu ziyaretlerine falan gidiyor kafasına göre. Hatta korkarım kahve falı bakıyor: Geçen gün benim fincanda ‘kırık bir kalp’ gördü ne demekse?!?
Yakın çevremizdeki horoz, tavuk, piliç ve civcivlerle dolu kümes ziyareti, yavru kediler, köpekler derken doğal ortamda sevmeyi, dokunmayı öğreniyor hayvanlara. Ben bu konuda aşama kaydedemesem de o doğru yolda:) Bahçede salıncak keyfi, ağacından koparılan dut, şeftali, salatalık ve bir de anneanne faktörü ile tosun taslağı oluverdi iki haftada. Gün boyu komşularla konuşulan konu da bu zaten. Herkes anneanneye ‘dur!’ diyor ama sağ olsun anneannemiz bizlere ‘he’ deyip kızımın ağzına bir şeyler tıkmakla meşgul.

Diyeceğim ‘hayat güzel!’ yani… Ama en keyiflisi buradaki değişik hayatlarda öğrendiklerim. İstanbul’da yıllarca çalışıp her şeyi bir anda bırakıp buralara göç edenler, oradaki evini kiraya verip burada kirada oturanlar var. Önce, o yoğun tempodan sonra kışın burasının kabus gibi geliyordur diye düşünüyor insan. Ama sonra yüzlerdeki huzur ve dinginliğe bakınca değer mi diyor hayatta bu kadar yıpranmaya? Mantık çok basit aslında: burada bir hafta tatil yapabilmek için orada günler geceler boyu çalışmak fazla yıpratıcı ve anlamsız değil mi? Zira, her an denizin o yosun kokusunu ciğerlere çekebilme, dilediğinde denize dalabilme ihtimali var burada. Sanki hep bir ağızdan bağıra bağıra
‘hayat inan çok kısa, belki çıkmayız yaza
boşvermişim boşvermişim boşvermişim dünyaya
ağlamak istemiyorsan sen de boşver dünyaya’ deniyor burada...Örnekler çok... Artık Cunda’da hemen her sokakta bir butik otele, bir pastaneye, bir kafeye ya da bir restauranta rastlamak mümkün. Hepsi doluyor mu bilemem… Bir sezonluk bir tatilcisi olan bu yerde ne kadar karın doyurur onu da bilemem. Ama bildiğim şu ki: doyuruyor ki bu kadar çok açılıyor, bu kadar insan buraya göç ediyor.

Beklentilerimiz ne zaman ve neden bu yönde şekilleniyor? Yani aksi örnekler de çok burada: okumak için İstanbul’a gidip, oraların büyüsünden buraya geri dönmeyen, iş hayatına dalıp yuvasını oralarda kuran insanlar… Belki bir on yıl sonra buraların özlemi ile emeklilik hayalleri kuran, ama tası tarağı toplamakta güçlük çeken insanlar… Sonuçta bir İstanbul aşığı olan ben bile buralardaki sakinliği, dinginliği, doğallığı gördükçe sorguluyorum neden oralardayız diye. Ne de olsa bu son kategorinin bir parçasıyım ben de. Düşünüyorum, çocuk doğal beslensin diye İstanbul’da market köşelerinden bulduğumuz paket içindeki sözde organik besinleri, burada dalından koparırken… Tarihlerine bakarak aldığım yumurtaları, burada tavukların altından alırken… Neden herkes senelerce okuyup büyük paralar kazanmak adına daha önce bu çarklara katılmış insanların peşinden sürüklenmek, döngülere bir an önce katılmak için çabalıyor? Cevap bulana aşk olsun tabi:)

7 Temmuz 2009 Salı

Rakı - Balık - Ayvalık:)

Tatil devam ediyor çok şükür… Yatmaktan yazamıyor değilim. Malum yine bir evdeyiz ve evişçisine burada da bolca iş var! Ancak, akşamları adaya inince hayat farklılaşıyor. Keyif insanları ile beraber içilen adaçayı, hediyelikçilerdeki ufak tur ve tüm yorgunlukları alan imbat… :)Zaten buradaki hediyelikçilerde gördüm: rakı – balık – ayvalık yazısını. Çok doğru geldi bana. Zira, Ayvalık balıksız, balık rakısız olmaz!

Aslına bakarsanız balık yemeye bayılsam da kediler yüzünden doyasıya rahat rahat yeme imkanım olmuyor böyle sahil kasabalarında. En son kabus günlerini Kaş’ta yaşamıştım hatta. Cunda’da da kural değişmiyor tabii… Benim yüzümden sahildeki balıkçılardan yiyemiyoruz. Evde de mümkün olsa çatıda yedireceğim insanlara. Tedavilik bir durumum var yani:(

Ancak, balık yeme zevki çevredeki kediler yüzünden elinden alınmış biri olarak mezelerden de ayrı kalmaya dayanamıyorum. İstanbul’da pek rastlamadığım deniz börülcelerini, kabak çiçeği dolmalarını bulmuşken porsiyon sayısına bakmaksızın mideye indiriyor insan. Hatta böylesi lezzetler için ‘yemede yanında yat’ derler bizim oralarda :)

Anlaşılacağı üzere bugün zeytinyağlı gecesi yaptık kız kıza. Börülce, kabak çiçeği dolması, şakşuka, deniz börülcesi… Böylesi bir keyif daha yok yani:) Kısa kısa tariflerini vereyim yapmak isteyenlere:

Kabak çiçeği dolması:
2-3 adet soğan ince ince doğranır ve çam fıstıkları ile beraber kavrulur. Pembeleşince içine pirinçler de katılarak biraz daha ateşte döndürülür. Maydanoz, tarçın, nane, karabiber, yenibahar, kuş üzümleri ve isteğe göre tuz ilave edilerek iç hazırlanır. Diğer tarafta kabak çiçekleri iyice yıkanır ve içindeki tüylü kısım çıkarılır. Zar gibi olan yaprakları yırtmamaya dikkat etmek gerek tabi… Sonrasında hazırlanan iç doldurulur ve çiçeklerin yaprakları kapatılarak tencereye dizilir. Üzerine zeytinyağı gezdirilerek ağır ateşte pişirilir. Afiyet olsun!

Deniz börülcesi:
Deniz börülceleri bol suda yıkanarak tencerede haşlanır. Yumuşamaya başlayınca tencere ateşten alınır ve börülcelerin yeşil kısımları sıyrılarak içinden çıkan sert (iskelet) kısım atılır. Zeytinyağı ve sarımsakla beraber soğuk servis yapılır. Afiyet olsun!

3 Temmuz 2009 Cuma

Renkli Kurabiyelerimiz

Bir süredir
çok istediğim halde kurabiyeler yapıp şeker hamurları süsleyemiyordum. Sonunda kızımın da 'büyük!' katkıları ile kurabiyeleri yaptık. Önce, bisküvi hamuru ile hazırladığımız kurabiyeleri evdeki hayvan kalıpları ile şekillendirdik. Minik kalpler, kelebekler, ayılar, penguenler, zürafalar… Pişirdikten sonra şeker hamurları ile süsledik. Maalesef Ayvalık’ta tüm renklerimiz yanımızda olmadığı için elimizdekilerle renklendirmek zorunda kaldık. İtiraf ediyorum: İstanbul’a döndüğümde kızımın evde olmadığı bir ara çokça yapıp renklendirmek için sabırsızlanıyorum:) O kadar zevkli ve rahatlatıcı ki bu iş benim için, isteyenlere de keyifle yapabilirim. Bizim evde benden başka kurabiye canavarı olmadığından bir tepsi kurabiye yapıp yapıp yemek olmuyor tabii…

Bu arada kurabiye yerine kekleri de süslüyorlar şeker hamurları ile… Bloglar arasında gezerken bayıldım ortaya çıkarılan şekillere. İlk fırsatta keklerde de denemek lazım. Ancak, şeker hamurunu hazır almayı tercih ettiğimden denemek için yeni siparişlerin gelmesini beklemek ve kızımın da hayal gücünü sonuna kadar kullanacağını düşünerek her şeyi ikimize yetecek kadar hazırlamak zorundayım. Bu da İstanbul’a kalacak korkarım :(

2 Temmuz 2009 Perşembe

Her yaşın ayrı bir güzelliği var!

Ben her yaşın güzelliği olduğuna inananlardanım. Şimdilik korkmuyorum yaşlanmaktan. 20’lerinde saç boyamaya başlamış biri olarak kesinlikle bırak beyazlasın modelini savunmayacağım yine de… Ama her yaşın ayrı bir keyfi, ayrı bir doygunluğu oluyor bana kalırsa. Küçük kızımın umutları, beklentileri, hayalleri var. Bunlar zamanla yerini yaşanmışlıklara, güzel anılara, bilgeliğe bırakacak yerini. Yüzündeki her yeni çiziğin bir geçmişi olacak; “hayatım boyunca” ile başlayan cümlelerini anlamlandıran… Şimdiki tazeliği yerini zamanla yorgunluğa bırakacak olsa da heveslerini başarıya dönüştürmenin gururunu yaşayacak yıllar sonra. Sevdikleri ile kurduğu dünyasının renklerine bakarken gözlerinin içi gülecek...

30’lu yaşlarımdayım ve bunun tadını çıkarmaya çalışıyorum şu sıra. 40, 50 , 60 korkutmuyor sağlık olduktan sonra. Ama geçenlerde okuduğum Haber Türk’teki bir Pakize Suda yazısı düşündürttü beni: Her yaşta keyif var ama en keyiflisi gerçekte hangisi diye… Yazı aynen şöyle:

“Kadınların kendilerini en iyi hissettikleri yaş 28’miş. 28 yaşında bir kadın…
İş hayatında “çaylak” denmeyecek kadar yaşlı; “bundan bir halt olmaz” denmeyecek kadar gençtir mesela.
Aile içinde lafı dinlenecek kadar “yaşlı”; nazlanacak kadar “genç”tir.
Sevişmelerinde ne tat almayacak kadar “acemi”; ne tat almayacak kadar “bıkkın”dır.
Güzelliğinin bir sivilce ile bozulması için “yaşlı”; vücudunun bozulmaya başlaması için “genç”tir.
Dünyayı değiştirebilmeye “yakın”; insanlardan umudunu kesmeye “uzak”tır.
Ne her şeye muhalif olacak kadar “delikanlı”; ne empati yapmaktan helak olacak kadar “olgun”dur.
Kariyer, evlilik, annelik… Yapmak istediği şeyler için ne “erken”dir ne “geç”.
Çevresinde dolaşan erkeklerin yaşları 20’den başlar, gidebildiği kadar gider. Yaş sklalası olarak en geniş hayran kitlesine sahip yaştır 28.
Henüz kök salmamıştır, özgürdür.
Esareti, istediği an zincirlerini kıracak kadardır ancak.
Toplumun sınırlar koymadığı yaştır. Biraz altında, biraz üstünde baskılar, yönlendirmeler vardır oysa.
Daha “hasat mevsimi” gelmemiştir. Onun için ne “keşke”ler vardır hayatında ne de kendine ya da başkasına vereceği hesabı…
Yapabilecekleri yapamadıklarından fazladır.
Ne “toy”dur, ne “kaşar”.
Aklı ne bir karış havadadır, ne uçup gitmeye yüz tutmuştur. Sonra 30, 35, 40… Bu sıraladıklarım eksilir, eksilir eksilir…”

Ben 32’den de çok mutluyum: Anneliğin en keyifli dönemindeyim. Zira kızım artık beş yaşında… Evliyim ve beraberliğimizde 12 yılı geride bırakmanın bilgeliği ve huzuru var. Ev işçisiyim; hep yapmak isteyip de yapamadıklarım için fırsatım, cesaretim var. 10 yıl çalışma hayatını tatmanın doygunluğu ile beraber. Dost dediklerim, ailede büyük küçük akrabalarım var. Diyeceğim 32 yaşının da ayrı bir tadı var :)

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Carpe Diem!

Biraz tatilin verdiği rahatlık, biraz da yaşadığımız acı kayıp sebebi ile yazamadım. Çeşme yolcusuydum dün. Ummadığım anda çıkan bu seyahat, çok ama çok saygı duyduğum ve sevdiğim bir insana, enişteye son bir ‘hoşçakal’ demek, kalanların elini tutabilmek içindi. Zira, böyle günlerde insan çevresinde dostlarını, sevdiklerini görebilmek istiyor bana kalırsa. Böylesi bir vedada ‘tüh’ dememek için aslında sevdiklerimizi hiç boşlamamak lazım. Uzakları yakın etmek, hal hatır sormaktan vazgeçmemek lazım. Seviyorum demek lazım mirim sevdiğine… Aramak, gitmek, görmek, sarılmak... Sanırım benim en büyük korkum bu: Sevdiklerimden ayrı kalmak, bir başıma gitmek bu diyardan.

Ben, gerçek anlamda pek az tanıma fırsatı buldum eniştemi. Bayramlarda, belki de birkaç İzmir ziyaretinde görmüşümdür kendisini. Ama hani bir görüşte ısındığınız, saygı duyduğunuz insanlar vardır ya… İşte eniştem onlardan biri idi. Bana yeşil elma tatlısının sırrını veren değerli insan, seni hep saygıyla anacağım. Pek anımız yok, yaşanmışlıklar az… Ama gülümseyişi gözümün önünde, o tatlı tatlı konuşmaları, sallanan koltuğundaki oturuşu…

Kalanlar için zor bir dönem başlıyor tabii. Zira oldukça güç şeydir tahminim, gidenin arkasından ayakta kalabilmek, hele de bir yastığa bunca yıl baş koymuşken. Dedim ya yaşanmışlıklarla büyüyor acı ve zorlaşıyor veda etmek. Ama sevildiğini hissettirebildiyseniz bir nebze hafifliyor yükünüz bana kalırsa. Yoksa hiç kolay değil elbet bir daha dokunamamak, sarılamamak… Bence, hayıflanmamak için yıllar sonra, ‘Sevgileri yarınlara bıraktık, lüzumsuz işler yüzünden’ dememek için gayret gerek.

Beş yaşındaki kızım anlayamıyor ölümü. Hoş, hangimiz anlıyoruz ki? Biz bile zar zor kabullenirken ona anlatmak güç tabii. Durmaksızın soruyor: Neden? Niçin? Nasıl diye… “İnsanlar da tüm canlılar gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür” dediğimiz için şimdi tüm sevdiklerine “Sen sakın yaşlı olma!” demeye başladı. Sadece yaşlanınca ölünmez, ölüm her an, her yerde desek endişesi büyüyecek. Ama aslında gerçek bu değil mi? Yarın değil, bir dakika sonra başımıza gelecekleri bile bilemiyoruz çok zaman. Bugünü, bu anı doya doya, sevgiyle, sevenle, sevilenle yaşamak lazım bu yüzden. Sevgiyle kalmak lazım:)
 
Clicky Web Analytics