28 Haziran 2009 Pazar

Aşk ?


Aşk hep var mı? Cevabın ‘evet’ olmasını istiyorum ama beklemiyorum açıkçası. Zira, hayatı veya çevreyi devamlı aynı yoğunlukta hissetmek normal de değil! Ne zaman tükeniyor, ne zaman tüketiyoruz peki? Sahip olma isteği mi aşk? İyelik ile birlikte mi bitiyor her şey? Bitmedi bizim aşkımız diyen var mı, yıllar süren ilişkileri sonunda? Elbette, sevgiler sonsuz olabilir, alışkanlıklar, alışılmışlıklarla beraber… Ama aşk, o ilk heyecanlarını koruyan, kaybetmeyen var mı ki? Bence bitiyor ve biterken beraberinde çok zaman romantizmi de götürüyor. Zaman içinde erkeklerin kadınlara kendilerini beğendirmek için gösterdiği çabalar son buluyor, yazdıkları şiirler yok oluyor, alınan güller birer ikişer azalıyor ve özenle hazırlanmış sürprizler bitiyor. Kadınlar için de geçerli tabii söylenenler. Beklentiler artarken, bir yandan karşılaşılan hayal kırıklıkları ile yüzleşmek onları da değiştiriyor, uzaklaştırıyor ilişkiden. Sözünü ettiğim tabii ki kadın-erkek aşkı. İnsanız tabii, hatalar bize mahsus!

Peki, aşk teslimiyetle mi bitiyor? Gerçekten ikili birbirine, sevgilerine tam anlamıyla teslim olunca özenilecek bir şey kalmadı diye mi düşünülüyor? Hâlbuki mühim olan yeni başlayanı yaşatmak değil midir? Onu büyütmek? Evet, kaçan kovalanır derler. Peki, kaçan sonsuza dek kovalanır mı? Hep kaçmak ya da hep kovalamak keyifli olabilir mi? Yorucu, yıpratıcı gibi geliyor bana… Zaten, tek taraflı olunca onun adı aşk mı olur? Filmler, masallar, destanlar aşıklar kavuştuklarında sona ermez mi? Sonrasının ilginç olmadığından, izleyene, dinleyene hayal kırıklığı yaşatmamak için midir yoksa bu bitişler? Yoksa “aşk bitti” dememek için midir?

Evet, yaşım otuzu geçti ve yirmili yaşlarımda asla sormayacağım sorular bunlar. Tatil, ayrılık derken kafamda kırk tilki, kırkının da kuyruğunu birbirine değdirmeden dolaştırıyorum işte:) Cevabı olan varsa buyurun, söz sizin:)

27 Haziran 2009 Cumartesi

Domates, Biber, Patlıcan...

Küçükken pek keyif almazdım pazar gezmelerinden. Tezgâhların üzerine yığınla atılmış kıyafetlere maden bulmuşçasına hücum eden kalabalıklardan, sadece kendi pazar arabaları varmışçasına yürüyen insanlardan, mallarını beğendirmek için bağıranlardan… Ama tatil olduğum hemen her çarşamba günü Çar-Pa’da, yani Eskişehir’in Çarşamba Pazarında alırdık soluğu. Ayvalık’ta isek de Perşembe pazarında… Annem, bir koluyla beni, diğeri ile takır tukur sesiyle bütün sokağı inleten pazar arabamızı çekerek götürürdü pazara. Çocuk gözümle hatıralarımda kalan korkunç anlar bunlar aslında. Bunaltıcı bir havada çaputçuların arasında adım atma mücadelesi vermek yetmezmiş gibi her tezgâhın başında saatlerce iyi bir şeyler seçebilmek için çaba sarf etmek…

İstanbul’da üniversite yıllarımda Beşiktaş Pazarı, Ulus Pazarı, Salı Pazarı vs gezmişliğim var ama müptelası olduğumu dediğim sebeplerle pek hatırlamıyorum. Sonrasında iş hayatı sebebi ile de uzak kaldım hep pazar camiasından, pazar yerlerinden…

Ama yıllar geçti tabii… Ben de nihayetinde 30lu yaşlarıma geldim, anne oldum:) Sonuç; artık Pazar gezmek ayrı bir keyif benim için. Sebzelerin, meyvelerin tazecik kokularını duyarak, seçe seçe poşete doldurabilmek, dağ gibi yığılmış elbiselerin arasından renk, beden ayrımını yapabilmek ve en ucuza kaliteliyi alabilmek süper!!!

Ayvalık günlerinin başladığı bu günlerde açılışı Cunda pazarı ile yaptık:) Küçük ama son derece sevimli bir Pazar bu. Sabah erken saatlerde köylüler sebze ve meyvelerini sepetlerle getiriyorlar. Normalde ,bizim gibi büyük şehirlerde bulamıyacağınız susam otundan istifno otuna, deniz börülcesinden taze kabak çiçeklerine kadar pek çok şey... Çarpmadan yürüyorsunuz daracık da olsa sokaklar. Parke taşlı sokaklara kurulan tezgahlarda taptaze herşey. Kokuları ta pazar sokağına girerken geliyor burnunuza. İstanbul’da yaşarken neredeyse unuttuğumuz o taze, doğal meyve-sebze kokuları. O kadar güzel ki hepsi, her şeyden almak istiyoruz, kollarımız ağırsa da poşetlerimizi dolduruyoruz. Hatta göz hakkı diyerek tezgâhlardan birer ikişer atıştırıyoruz. Kızmıyorlar kesinlikle, ikram ediyorlar. Ayrıca, şimdiden Perşembe gününü bekliyoruz: Ayvalık Pazarına gidebilmek için:)

25 Haziran 2009 Perşembe

Yolumuz Açık Olsun!


Sonunda tatile çıkma vakti geldi. Aylardır hayalini kurduğumuz Ayvalık günleri başlıyor. Günlerdir yanımıza alacaklarımızı listeledik, temizledik, valizlere yerleştirdik. Tatlı bir telaş içinde hazırlandık. Ve şimdi yolculuk vakti geldi. Arabaya sığmayacak diye endişelendiğimiz tüm eşyalar birer birer yerlerini buldular. Her ne kadar zor olsa da tatil öncesi hazırlıkları, bir o kadar da keyifli değil midir? Dönüş hazırlıkları için aynısını söyleyemeyeceğim. Genelde her şey bir anda valizlerin içine tıkılıverir. Hele de anne-babaların yanından dönerken valizlere sığmayan ekstralarla gerilim artar. Çünkü çoğu zaman tatilden dönülmek istemez. O dinginlikte yaşanmak istenir ya da ev-iş şeklinde monotonlaşan düzenden uzakta…

Üniversite yıllarımdan beri yapacağım en uzun tatilin heyecanı var bende. Evet, çalışmıyorum. Hatta hep tatil gibi görülebilir hayatım. Ancak, değişiklik herkes gibi bana da iyi gelir. Hele de Ayvalık, hele de Cunda! Ağustos böceklerinin sesi, denizin kokusu, yeşil ve mavinin birlikteliği… Keyifli bir dinlence mekânı burası, sakin, huzur dolu. Adaçayı, tostlar, lokmalar, bahçeden toplanan sebzeler, meyveler… Balkondaki salıncak… Geliyoruz:)

24 Haziran 2009 Çarşamba

Kum Heykeller Bizi Bekliyor

Biz bu yıl daha kumdan kale bile yapamamışken, Lara Beach’teki etkinlik ay başından itibaren ziyaretçilerine kapılarını açtı. Mayıs ayında 11 ülkeden 40’a yakın sanatçı 7 bin metrekare alanda 5 bin ton kum kullanarak heykelleri şekillendirdi. Kumun doğal güzelliğinin yanı sıra özel ışık ve ses sistemleriyle donatılan sergide, Anadolu'dan Mısır'a, Tayland'dan İknalara kadar değişik mitolojik olay ve kahraman, kumdan heykellere dönüştürüldü. Sergide özellikle, Mısır Piramidi, Aztek Tapınağı, Zümrüd'ü Anka, Ergenekon Efsanesi, Aborjin, Viking Gemisi, Nuh'un Gemisi, Çin Ejderhası, Firavun, Şahmeran, Kızılderili, Beawolf ve Deniz Kızları heykelleri dikkat çekiyor.

Festival kasım ayına kadar açık kalacak. Ancak, hava koşularının uygun olması halinde aralık ayına kadar sürdürülmesi planlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca da desteklenen festivalde bu yıl ocakların kapalı olmasından dolayı kum bulmakta zorlanılmış, hatta bir ara iptali bile gündeme gelmiş. Ancak, belli ki sorunlar çözülmüş ve ziyaretçilerine "merhaba" deme fırsatı bulmuş festival.

2007 yılındaki serginin 150 bin olan ziyaretçi sayısını, bu sene, sergiyi pek çok acentanın tur programına eklemesi ile ikiye katlamayı hedefleyen yetkililer 300 bin kişi olarak planlıyor.

Global Design Art Works tarafından gerçekleştirilen ve bu yılki teması mitoloji olarak belirlenen festival bünyesinde Türk El Sanatları başta olmak üzere pek çok ilginç branşta, workshop çalışmaları da yer alıyor.

Özellikle son yıllarda yoğun ilgi gösterilen kum heykel festivalleri, dünyanın pek çok ülkesinde gelenekselleştirilmiş halde ziyaretçilerini karşılamaktadır. Diğer ülkelerdekilere gitmek görmek zor derseniz, pek çoğumuzun tatil için vazgeçemediği Antalya’da düzenlenen bu festivali kaçırmamak lazım derim ben. Şimdiden yolu Antalya’ya düşeceklere duyurulur. Hatta düşmeyenler de düşürmenin yollarını ararlar belki. Kim bilir:)?

23 Haziran 2009 Salı

Leziz Bir Hediye!


Dün, arkadaşım ile beraber, okuldaki gösteri sonrası öğretmenlere ve yöneticilere bir jest yapalım diye konuştuk. Ama çiçek olmasın istedik. Farklı bir şey derken düşünceler homini gırtlakta birleşti:) Ben dondurmalı bir şeyler olsun sıcakta iyi gider derken korkarım laf bir ara karpuz keselime bile geldi. Sonrasında onun dahiane fikri ile bence çok farklı ve güzel bir hediye seçtik: Meyve sepeti! Böylesi bir sıcak günde zaten benim gibi bir meyve canavarının bu seçime onay vermemesi beklenemezdi. Nitekim, www.bonnyfood.com adresinden seçerek verdiğimiz sipariş söylediğimiz saatten bir saat kadar evvel elimizdeydi. Taze meyvelerle hazırlanmış sepet için söylenebilecekler ise süperdi, lezizdi, çekiciydi. Ve ben, tüm sepeti yememek için oldukça kibar davrandım :)
Farkettiğiniz üzere 'di'li geçmiş zaman kullandım anlatımımda. Zira, meyve sepetini bir süre seyrettikten sonra hep birlikte içindekileri tükettik.

Bu arada internetteki fotoğrafları gördükten sonra mutfakta kurabiye kalıplarımla ananaslardan, elmalardan kalpler, çiçekler yapmayı da denedim. Sonuç başarılı bence! Davetlerde meyve tabaklarına ya da tatlının yanına süsleme için yapılabilir. Ya da benim yaptığım gibi sırf kendinizi şımartmak adına:)

Firmadan çilek, kurabiye, kek veya sebze sepeti siparişi de verebiliyorsunuz. (kurabiye ve kek de ilgimi çekti ama sebze konusunda biraz tereddütüm var açıkçası!) İstanbul dışına da hizmet veriyorlar. Siparişlerinizi bir gün önce vermeniz tavsiye olunuyor ancak bizimki gibi aynı gün içinde de getirebiliyorlar.

Gerek göze, gerek mideye hitap eden bu hediyeler herkesi şaşırtacak ve mutlu edecek türden bana kalırsa. Ne diyeyim afiyet olsun!

22 Haziran 2009 Pazartesi

Dans dans dans


Hiç becerememişimdir doğru dürüst dans etmeyi. Mükemmeliyetçilikten mi estetik görüntüsünü hiç tutturamadığımdan mı bilinmez öğrenme çabam da olmadı. Bilmediğim için kaçtım da o tür ortamlardan. Göbek havaları yüzünden düğünler korkulu rüyamdır mesela... Kendi nişanımda, düğünümde nasıl bir sarhoşlukla oynadım, dans ettim bilemiyorum. Kısacası, dans özürlüyüm ben. Oysa eşim, bana nazaran oldukça yetenekli dans konusunda. Ailesinde sanat yönü kuvvetli pek çok kişi var zaten: Soprano'dan tutun da dans hocalığı da yapan kuzene kadar:)

Bu durumda bizim küçük hanıma da birşeyler bulaşmış olmalı diye düşünüyorum. Dans etmeyi sevdiğini farkettiğimizde, yani bundan bir-iki yıl evvel, pek çoklarının yaptığı gibi kolundan tutup baleye yazdırmadık. Ama dünkü gösteriden sonra 'keşke yazdırsaymışız' dedim. Çünkü, o kadar istekli, o kadar ciddi, o kadar özenli yaptı ki figürlerini hayran kalmamak elde değildi. Geç kalmamışızdır inşallah! Bu işe gönül verenlerden olmasa bile hakkını vererek dans eden biri olmasını isterim zira.
Ne de olsa dans, farklı katagorileri de olsa kişinin beden ve zihnini tanıma, öncelik belirleme, odaklanabilme, ritimleri yakalama ve yaratıcılık alanlarındaki becerilerini arttırmaya yardımcı olur. Ben beceremedim, çocuğum yapsın durumu yani:)

Beş yaşındaki bu miniklerin hepsi mükemmeldiler aslında; dans ederken, şarkı söylerken, şiir okurken. Ama en çok dans ederken kendilerini kaptırdılar bana kalırsa. Kavalyelerin bir kol hareketi ile kızların dönüyor, müziğin ritmine uyan sert bir hareketle başlar arkaya atılıyor, karınlar içeride ve sağ el yukarıda... Müzik, diafram, kıvrak bilekler ve dans!

21 Haziran 2009 Pazar

Babalarımız Kahramanlarımızdır

Şımarmayalım diye sevgisini dile getirmeyen bir babam var benim. Ama her baba gibi çok sevdiğini biliyorum çocuklarını. Disiplini elden bırakmayan ve baba-çocuk arasındaki mesafeyi koruyan babam aslında bizleri, bizden çok düşünen, bizim için bunca yıldır çalışmış, didinmiş bir ebeveyn. Şimdilerde torunları için her şeyi yapabilecek bir dede, o. Bizim yıllarca yaptıramaya bile cesaret edemeyeceğimiz şeyleri, torunları kolaylıkla yaptırabiliyor ona. Hatta, o katı adamın içindeki sevgiyi dev bir ayna ile gösteriyorlar bizlere de. Biz, ast-üst ilişkimizi her ne kadar hep koruduysak da ben babama, bana kazandırdıkları, öğrettikleri, maddi-manevi tüm desteği için minnettarım.

Öte yandan kayınpederim var. O da gördüğüm en iyi babalardan biri. Babamdan farklı yanları var tabii. Ama bir o kadar da benzerlikleri… Oğluşunun kahramanı... Onu tanıdığım, 'gelinciği' olabildiğim için şanslıyım.

İnsan sahip olamadığını ister ya, ben de hep çocuğu ile arkadaş gibi olabilen babalara özenmişimdir. Dolayısı ile kızım ve babası arasında böylesi güçlü bir bağ olsun istedim. Onun kahramanı olmasını istedim. Fakat şimdilerde kabul ettiğim bir gerçek var ki, o da herkesin ilişkisini kendi tercihlerine göre yapılandırdığı. Babası kızını, kızı da babasını seviyor, hem de çok. Zaman zaman babasının sert, katı tavırlarından küçük hanım hoşnutsuz oluyor ama yine de ona göre en yakışıklı, en güçlüsü onun babası. ‘Biraz göbeği var:) ama olsun’ diyor… Sonra ekliyor: ‘Söyle ona; bira ve kola içmesin!’ Ayrıca bir de ‘saçları dökülmesin!’. Ondan ne istersin diye sorulunca ‘beni rahatsız etmesin’ deyiveriyor bir çırpıda. Bu ‘beni gıdıklamasın’ demek aslında. İstemem yan cebime koy modeli resmen! Zira abartmazsanız küçük hanımın en keyif aldığı anlar bunlar. Belli ki babası onun kahramanı!

Bir çocuğun annesi kadar babasına da ihtiyacı olduğu gerçeğini unutmamak gerek. Çünkü kendisi ve çevresi ile barışık bir birey olabilmek için çocuğun anne ve babası ile kurduğu dengeli ilişki en önemlisi. Ben, gösterme şekilleri annelerinkinden farklı olsa da tüm babaların çocuklarını çok sevdiklerine inanıyorum. Bu öğretilerden de kaynaklanıyor olabilir: erkek sert olmalı, güçlü olmalı vs… Tüm öğretileri, alışkanlıkları bir kenara bırakıp baba olmanın keyfini çıkarın bana kalırsa. Zira en az anne olmak kadar güzel bir duygu olsa gerek baba olmak, birey yetiştirmek, onu bilgi, birikim ve değerlerinizle yoğurmak… Çünkü baba olmak, hayatın zorluklarını görerek çocuğunuz için endişelenmek, onun için fedakârlık yapmak ama bir o kadar da gururla gezmek, onun için en iyisini umut etmek demek… Gece yarısı 'dandini dandini dastana' diyebilmek, saf ve karşılıksız bir sevgiyle her an kucaklanabilmek demek...

Tekrar teşekkürler baba! Kızına güvendiğin ve bugün ben olmamı sağlayan tüm emeklerin için… Ve son söz hayatımdaki bir diğer babaya, kızımın babasına: seni seviyoruz! Babalar günün kutlu olsun.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Heyecan Dorukta!

Uzun zamandır bekliyoruz bugünü… Kimimiz gösteriye çıkacağı için, kimimiz tatil başlayacağı için, kimimiz büyüdüğünü göreceği için… Birçok anaokullu çocuk gibi bizimkinin de gösterisi var yarın. Yaklaşık bir aydır sayıyor günleri. Provalar, kostümler, yeni öğrendiği figürler, şiirler heyecanlandırıyor onu. Bizler de ona ne kadar yansıtmak istemesek de tatlı bir merak, bir heyecan içindeyiz. Geçen seneden tecrübelerimiz, beklentilerimiz var. İlk sahne tecrübesi değil bu ama her sene yeniliyor bu duygu da kendini belli ki. Büyükler arandı günler öncesinden davet edilmek için. Onlar da kıyamıyorlar torunlarına, alıp biletleri düşüyorlar yollara.

Bir kandırmaca, bir sömürü belki de bu gün. Zira, çocuğu olup da böyle bir kandırmacanın içinde yer almayan var mı? Bir sürü kostüm, fotoğraf, bilet, dvd ücreti paket halinde önünüze konuyor birden. Velisi olarak zaten ağzınız bir karış açık ve belki de gözlerinizden süzülen yaşlarla izlediğiniz bu gösteri için ‘feda olsun çocuğuma!’ diyorsunuz tabii. Biz iki yıldır gururla yapıyoruz bunu:) Ama bir yandan da okulların biraz daha düşünceli olmasını bekliyoruz, nedense?

Gösteriden önceki son gün bugün. Geçmek bilmeyecek, bir sonraki günün hayali ile yaşanacak gün. Neler giyilecek, nasıl dans edilecek, kimler gelecek merakı ile… Ve babalara çok güzel bir armağan olacak miniklerden. Babalar gününde sahnede ne kadar büyüdüklerini görecekler çocuklarının. Sevinecekler, gurur duyacaklar, ağlayacaklar belki de… Tüm babaların babalar günü kutlu olsun şimdiden.

Bale, şiir, halk oyunları, şarkı, piyes pek çok aktivite sergileyecek minikler. Bizler de eminim hayranlıkla izleyeceğiz onları. Sahnede ağlayanlar olacak kesin; anne babasını göremedikleri için. Şiirini unutanlar, sahneden el sallayanlar, karşısında bir sürü insan görüp şaşıranlar… Ama tüm saflıkları ve doğallıkları ile yaşayacaklar bu günü. Heyecanıyla, mutluluğuyla, gururuyla… Bize düşen de kocaman alkışlarla desteklemek, tebrik etmek onları. Minik yürekleri bugün hala ‘pır pır’ atıyor. Günlerdir çalıştılar, yoruldular. Yarın haklı gururlarını yaşayacaklar, yaşatacaklar eminim. Dedim ya heyecan dorukta:)

19 Haziran 2009 Cuma

Uzakta Kalıp Yakın Durabilmek

Bugün kızım, kocam ve ben hapşırık ailesi şeklindeyiz. Bir kırgınlık, bir sersemlik var üzerimizde. Değil yazı yazmaya, yemek yemeğe mecalim yok yani... Beni tanıyanlar bilir bu çok hastayım demektir:) Bilgisayar kucağımda yatıyorum öylece. Sağolsun bir arkadaşımın attığı mailleri okuyorum bir bir... Öyleki bir tanesini burdan aynen paylaşmak istedim. (Yaş otuzlara gelince daha bir anlamlı geliyor nedense böyle yazılar çünkü):

"Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler.
Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Bilirsiniz, onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yoktur. Kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri vardır. Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamış. Tartışa tartışa, nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş. Böylece, kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak ve donmaktan kurtulacaklarmış.

İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler. Ama başka bir problem çıkmış ortaya. Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş. Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş. Ne var ki, her gece kâh uzaklaşa kâh yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler."

Rivayet bu ama insanların da öyle değil mi? Çoğu zaman kimseyi yaklaştırmıyoruz yanımıza. Korumak için kendimizi çevremizdekilerden ve hayattan. Kalkanlarımızı kaldırıveriyoruz hemen. Bazan zamanlı bazan zamansız koyuyoruz engelleri, yaklaştırmamak adına yanımıza, özelimize kimseyi. Ne var ki, sıcaklık yakınlaşmakla mümkün. Birbirini incitmeyecek, özeline saygı gösterecek uzaklıkta ama hayatın zorluklarında sarılabilecek kadar yakın olmak lazım. Dost elleri dilediğinizde tutabilmek için...

18 Haziran 2009 Perşembe

Renkli Taşlar

Hani gelen e-postalar vardır: 10 kişiye gönder şans getirsin, 20 kişiye gönder kötü talihi yen falan diye… İnanmam genelde böyle şeylere ve zinciri kıran taraf olurum. Bir elin parmakları bile etmez gönderdiğim zincir e-postalar. Neyi, neden gönderdiğimin de çetelesini tutmadığımdan bir faydaları oldu mu bilmiyorum aslında. Bunun gibi taşların sihrine de pek inanmıyorum. Gerek psikolojik, gerek fiziksel pek çok faydaları olduğu söylense de bir iç motivasyon gibi geliyor bana bunlar.

Hastalara bu yolla şifa dağıtan bu işin uzmanları taşların sırlarını ‘Taşlar dışarıdaki titreşimleri alıp depolama özelliğine sahiptirler. Takı olarak taşındıklarında sahibinin enerjisini alır ve onun ruhsal durumunu, kişisel özelliklerini ve hastalıklarını içlerinde taşırlar’ şeklinde açıklıyorlar. Ancak, ‘taşların faydaları ile ilgili tüm bilgiler bilimsel olarak kanıtlanamadığı ve eski inanışlardan gelen bir kısım inançları içerdiği için bu değerli taşları amaçları doğrultusunda kullanmak kendi düşüncelerimize bağlıdır’ diye ekliyorlar. Bu sebeple, hoşunuza giden herhangi bir taşı, etkilerini okumadan alıp kullanmayı ve sonrasında kontrol etmek için okumayı tavsiye ediyorlar.

Ben ise faydalarını düşünmeksizin, içerdikleri muhteşem renkler yüzünden hepsini ayrı ayrı seviyorum bu taşların. Akik, akuamarin, pembekuvars, ametist, turkuaz pek çokları gibi benim de favorilerimden. Çok takı takan biri değilim belki ama bunlardan yapılmış hemen türlü objeyi beğeniyorum. Doğadaki en çarpıcı ve hararetli yeşile sahip zümrüt, tutku ve aşk deyince ilk akla gelen kırmızının en canlı, en şehvetlisi yakut, doğanın ışıkla buluşmasının kanıtı sayılan ve gökkuşağının tüm renklerini bünyesinde saklayan opal, doğada her renkte bulunabilen safir bu muhteşem görünümlü taşlardan sadece birkaçı.

Amacım bu taşların faydaları hakkında bilgi vermek değil. Yoksa, pek çok yerde metabolizmanın düzgün çalışması, gerginliği ve stresi azaltmak için akik; uykusuzluğun giderilmesi, meditasyon için ametist; astım hastaları için kaplangözü; toksinlerin atılması, diş ağrıları ve doğum sancıları için yeşim; bacak ve sırt ağrıları, kramplar için aytaşı; kıskançlık, korku ve öfkeden korunmak için kuvars; adet düzensizliği, menapoz ve unutkanlık için lal taşlarını kullanmanız gerektiğini okuyabilirsiniz. Ben ise okuduklarımdan birkaç alıntı yapmak istiyorum. Mesela;

1001 gece masallarındaki arap gecelerinin vücuda gelmiş halidir lapis lazuli. Gece mavisi rengini süsleyen altın rengi lekeler gökyüzündeki yıldızlara benzer. Birçok insan tarafından arkadaşlık ve doğruluğun simgesi olarak görülür. Bu mavi taşı taşıyanların ilişkilerinde uyum sağlayacağına inanılır. Eylül ayının doğum taşı olan lapis lazuli ayrıca evliliğin 9. yılı için en uygun hediye olacaktır:)

Kendine ait göz kamaştırıcı bir renge sahip olan ametist tarih boyunca insanlar için koruyucu vasfıyla anılmıştır. Hz. Musa 'Tanrının Ruhu' olarak, adlandırdığı bu taşı yanından ayırmamış ünlü Rus hükümdarı Büyük Katerina bu taş için Ural’lara binlerce madenci göndermiş, eski Yunanlılar 'amethystos' olarak adlandırdıkları bu taşı kendilerini koruması için evlerinde tutmuşlardır. Eski bir yunan düşünür Hieronymus'un rivayetine göre kartallar yuvalarına yavrularını yılanlardan korumak için bir parça ametist bırakırlarmış. Şubat ayının doğum taşı olan ametist ayrıca evliliğin 6. ve 9. yılları için en uygun hediye olacaktır:)

Sonuçta insanız hepimiz… Eski çağlardan beri hep bir şeylerden medet ummuşuz. Bu taşlara inanıp inanmamak da size kalmış. Benim gibi yapıp sadece beğendiğinizi alıp kullanmak da… Sonrasında isterseniz uzmanların dediği gibi sonucu kontrol edebilirsiniz:)

17 Haziran 2009 Çarşamba

Painted On Water

Painted on water , Sertab Erener ve Demir Demirkan imzalı yeni çalışma. ‘life is like water, and you put the colors onto it’ sloganı ile çıkmışlar yola… www.paintedonwater.com adlı bir de web sitesi hazırlamışlar. Ebru sanatına, tarihine, felsefesine, fotoğraflarına, şarkıların detaylarına, özgeçmişlerine, konser tarihlerine yer vermişler burada. Mesela, 16 Haziran -8 pm’de Le Poisson Rouge’da (NY'da)konserleri varmış. ‘Bunu kaçırdık, tüh!’ derseniz, 27 Haziran’da da Central Park’ta bir konserleri olacakmış:)

Albüm bu aydan itibaren piyasada. Ancak, müzikler internetten de dinlenebilir. Yemen Türküsü, Çökertme zeybeği, Madımak, Ah Bir Ataş Ver ve daha pek çok bildik eser onların farklı yorumları ve yeni İngilizce sözleri ile değişik bir tada bürünmüş. Ve tabii Nothing to Pray, Before the Night, Mad Love gibi isimleri ile...Dinleyin, hissedeceksiniz…

Bu arada, Sertab Erener ve Demir Demirkan web sitelerinde, bu albümü olgunluk dönemi çalışması olarak gördüklerini söylüyorlar. Ebru sanatı da bana hep olgun insanların uğraşı gibi gelmiştir: Son derece sabır gerektiren, zor bir sanat olduğundan. Ancak, sanırım şimdilerde bir o kadar da keyifli gözüküyor gözüme. Suya dilediğince renk verebilme fikri çok hoş. Hele de renkler resimdeki gibi alıp insanı derinliklerine çekebiliyorsa.

16 Haziran 2009 Salı

Çikolata, Vanilya, Karamel...

Aslında pek düşkün değilim dondurmaya… Hava çok sıcak olacak da canım çekecek yani. Yoksa yaz kış tüketenlerden değilim. Hatta bizim evde, sayemde, dondurma hala bir yaz tatlısıdır. Küçükken annem de sık sık yememe izin vermezdi zaten. Babamın zoruyla dondurma alınır ya da güç bela annem kendisi yapardı damla sakızı ile. Gençlik yıllarında Eskişehir'in meşhur Venedik Pastanesine dadanmıştık: Çikolata, vanilya, karamel diyerek... Ama son yıllarda, proje zamanları abartmıştık dondurma yemeyi. Çalışırken arkadaşlardan biri eline bir kağıt alıp sorardı: “bademli mi? klasik mi? kornet mi?” diye. Liste yapıldıktan sonra da en yakın dondurma satıcısından hazır dondurmalar hızlıca alınır getirilirdi… Birlikte hemen her gün yenen o dondurmaların tadı hala damağımda, kiloları da bedenimde saklı:)

Şimdilerde ise kızım pek hevesli dondurma yemeye. Her gün olsa yiyecek. Antibiyotik yanında dondurma yalayan cinsten:) Geçenlerde annesinin dondurma almaması üzerine intihar eden çocuğun haberini okuduktan sonra bir daha düşünüyorum ona ‘hayır’ derken.
Aslına bakarsanız yaz günleri için ideal bir tatlı dondurma. Zira, kalori değeri un ve şekerden yapılan diğer tatlılara oranla oldukça düşük. 100 gr. dondurmada çeşidine göre 100-200 kalori olduğu söylenebilir. Bu sebeple de birçok diyet menüsünde de rastlamak mümkün dondurmaya. Ayrıca içine şeker ya da tatlandırıcı katılmış çeşitli meyve suları veya sütten yapılan bir tatlı olduğu için A, B, D vitaminleriyle, kalsiyum, yağ, protein ve fosfor yönünden zengin bir gıda. Abartmamak lazım tabi her güzel şey gibi:)

Cevizli, fındıklı, Antep fıstıklı, çikolatalı, karamelli, vanilyalı, meyveli… vb çeşitleri ile dondurmaları, görsel bir şölen şeklinde sunulan kuplarda, külahta, kağıt helva arasında ya da başka herhangi bir tatlının yanında görüp de yememek mümkün değil aslında. Hatta sıcak yaz günlerinde Amerikan filmlerindeki gibi herhangi bir kaba koymaksızın direk dondurma kasesinden de hızlıca tüketebilirsiniz, sevgili eşim gibi:) Amerikan filmi demişken, onların yıllık tüketimi kişi başı 25 litre iken Türklerinki sadece 2,5 litre düzeyinde… Her ne kadar bizim aile rakamı arttırmak için çabalasa da ülke çapında kışın tüketim oldukça düşüyor belli ki.
Yıllık tüketimi 9 litre civarında olan pek çok Avrupa ülkesinin de kendine has dondurmaları olduğu söylenir. İtalya ve Almanya dışındakileri tatmadım ama bence Kahramanmaraş dondurmasının lezzeti bambaşka. Fırsat olsa da ustasından, yerinde yesek doya doya. Olmazsa hazır dondurmalara da talim edebilirim tabii, yüzlerce dondurma resmine bakmış, bir sayfa yazı yazmış biri olarak:)

14 Haziran 2009 Pazar

Düğün ve Sonrası

Yazın gelişi düğün mevsiminin de açılışı demek aslında… Bizim sezonu geçen hafta sevgili adaşım için açmamızdan sonra pek çok düğün listemizde sıralandı bile. Gündüz, gece, nikah salonunda, otelde, bahçede evliliğe ilk adımlar birer birer atılıyor.

Ne enteresan bir gündür değil mi o!
Evlenenler bilirler: ayaklarınızın kesinlikle yere basmadığı, eşinizin gözlerinin ta içine sadece mutluluk ve sevgi ile baktığınız gün. Aslında peş peşe gelen aksiliklere bile aldırmadığınız, ‘evet’ demekten başka hiçbir şeyi umursamadığınız gün. Düşününce bizimkinde kuaför ilk darbeyi vurmuştu mesela bana: düğün saatine iki saat kala istediğim saçı yapamayacağını açıklayarak… Sonrasında gelmeyen müzisyenler, anfi tiyatrodaki nikâh masamızın etrafında dolaşan kedi… Hiçbiri o gün moralimizi bozamamıştı ama. Zaten, başka bir günde teki bile çileden çıkarabilecekken insanı, o gün sadece gülen gözlerle bakıyorsunuz eşinize, elini sımsıkı tutup, bir ömür boyu birlikte olacağınızın yeminini verirken.

Bir fotoğraf karesi aslında anlatıyor her şeyi. Çünkü bir daha asla yakalanamayacağını düşündüğüm bakışlar var o karenin içinde. Sımsıcak, ben seninim diyen bakışlar. Sevgileri o kadar saf ki henüz. Herhangi bir sorumluluk yüklenmemiş, karşılıklı beklentilerle yıpratılmamış. Oysaki o karenin çekimi için bile türlü ızdıraplar söz konusu; başta fotoğrafçı olmak üzere. Elinizi, kolunuzu nereye koyacağınızı bilemiyor, mimiklerinizi bir türlü istenen şekle sokamıyorsunuz. Duruşunuzu bir türlü beğendiremiyor ve gülümsemenize engel olamıyorsunuz. Buna rağmen, aşkla, umutla bakıyorsunuz karşınızdakinin gözlerine.

Elbette, birbirini bir ömür seven insanlar var. Hatta birbirlerini tek bir an bile kırmadıkları söylenen bu insanlardan biri olmak hepimizin arzusudur. Ancak, dürüst olmak gerekirse, ben çevremdeki hiç kimsede düğün fotoğraflarındaki o bakışı tekrar göremiyorum. Bu da aşk bitti, sevgi rafa kalktı anlamını taşımıyor bana kalırsa. O bakışlar gidecek umutlar tükensin de demek değil elbet. Belki karşılıklı, belki de birbirinden habersiz olarak ilişkiye yüklenen sorumluluklar, beklentiler, bencillikler yıpratıyor ilişkiyi. Demek istediğim sadece o bakışın kıymetini bilmek lazım. Onu soldurmamak, hep aynı sıcaklıkta, taptaze tutabilmek… İlişkiye haddinden fazla yük bindirmemek ve tabii günün birinde 'evet' dediğiniz kişiye ‘Seviyorum’ demeyi ihmal etmemek!

13 Haziran 2009 Cumartesi

Her Renkten Lezzet: Meyve Sepeti

Geçen sene bu vakitlerde işim gereği Almanya'daydım. Bir proje için arkadaşlarla beraber ayda en az bir hafta kalıyorduk Koblenz'de... Şehir merkezinde sayılabilecek otelimizin de en güzel yanı sabah kahvaltıları idi bana göre. Adını bilmediğim sarışın bir teyze her sabah kahvaltı için kocaman bir kaseye meyve salatası yapıyordu, konuklara. Sıcak çekirdekli ekmekler, peynir çeşitleri, mısır gevrekleri de güzeldi elbette ama beni en çok cezbeden sabah sabah yenen meyve salataları idi. Aklınıza gelebilecek hemen her meyveden doğruyordu küçük küçük. Defalarca anlatmışımdır bunu evde. Ancak bir o kadar da üşenmişimdir, sabah kalkıp doğramaya o kadar meyveyi.

Kimbilir belki gelen sıcakların etkisi, belki de kendimi şımartma isteği ile bir değişiklik yaptım bugün. Sabah evde ne kadar meyve varsa doğradım. Hatta yetinmeyip eşimi markete yolladım:) Kavun, karpuz, ananas, üzüm, kiraz, şeftali, elma... Hepsini doğradım ve karıştırdım. Bir karpuz diliminin suyunu sıkarak ekledim üzerine. Beklerseniz zaten kendiliğinden sulanacaklardır, ama ben sabredemem muhtemelen o kadar meyveyi bir arada görünce:)

Her ne kadar ben sade sevsem de tercihe göre üzerine bal ve ceviz de koyulabilir tabii. Sabah aç karına yemenizi tavsiye ederim, tazelenmek, ferahlamak için. Ama tabii ki günün herhangi bir saatinde kendinizi bu şekilde şımartmak serbest! Ne de olsa uzmanlar 'her renkten yiyin' diyor. Hem hafif, hem sağlıklı bir öğün bu. Afiyet olsun:)

12 Haziran 2009 Cuma

Balkonda Hayat Var!

Sıcaklarla birlikte balkon veya bahçe sefaları başladı. Klimalı ortamda oturmaktansa açık havada gezmeyi, rüzgârın hafif esintisini hissetmeyi, biraz olsun yeşil görmeyi, bahçede ya da balkonda keyif yapmalı insan. Bizim evimizdeki balkon öyle matah bir balkon değil. Hatta eski balkonumuzun ne manzarasıyla ne de büyüklüğü ile boy ölçüşebilir. Ancak, biz buna da şükür diyor ve kendimizi balkona atıyoruz akşamları.

Balkonu bir yaşam alanı haline getirmek, güzelleştirmek, elbette ki bizlerin elinde... Birtakım duvar süsleri ile renklendirmeyi, çiçekler ile canlandırmayı bu ayki hedeflerim arasında sayabiliriz mesela.
Tabii, geçen sene çok sevdiğim bir arkadaşımızın aracılığı ile aldığımız teak masa ve sandalyelerin bakımına ise öncelik vermek gerek. Çünkü teak her ne kadar her türlü hava koşuluna dayanabilen, zamanın yıpratamadığı bir ağaç olsa da zamanla eksilen yüzeysel yağları tamamlamak için senede 1-2 defa teak yağı ile yağlanmalı. Yaşayan ağaçlar olan Teak’lere sezon başlarında bakım yağları sürülürse, ürünler, uzun yıllar orijinal renklerini korurlar. Aksi taktirde kalitesi değişmeyen ama zaman içinde grimsi bir renk almış mobilyalarınız olur. Ağacı yıpratmayan ama rengini değiştiren bu durum aslında tamamen kullanıcısının beğenisine tabidir. Zaten, bilinenin aksine, sürekli dış mekanda kullanılan teak ağacının beyazdan grileşmeye doğru renk değiştirmesi teak ağacının hakiki ve iyi kalite olduğunun göstergesidir.

Doğal yağının içeriği sürekli bir koruma gerçekleştirdiği için uzun senelerce dışarıda bırakılabilen Teak ağacıyla aynı özellikleri gösteren ve yerine kullanılabilecek bir ağaç ürünü yoktur ve başka hiçbir ağaç açık hava şartlarında teak ağacının performansına ulaşamaz. Kısaca, adeta ağaçların kralından yapılma Teak mobilyalarıma bakım yapmam şart. Bunun için kolları sıvadım: Doğal yağların karışımı olan, mumlu yapısı sayesinde yarattığı yüzey ile su geçirmezlik katsayısını yükselterek ahşabın suya karşı korunmasını sağlayan ve ömrünü uzatan Teak yağını ve yassı fırçamı aldım.

Bir kat yağı fırça ile sürdükten yaklaşık bir dakika sonra temiz bir bez ile üzerinden geçerek yağın yüzeyde eşit oranda yayılmasını ve dolayısı ile emilmesini sağlamak lazım. Bu işlem sırasında sürülen katın çok kalın olmamasına özen göstermenizde fayda var. Genellikle bir kat yağ sürmek yeterlidir deniliyor ama zorlu hava koşullarına maruz kalan mobilyalarınız için ikinci katı da uygulayabilirsiniz. Ancak, bunun için bir gün beklemeniz gerekir. Ortalama 20°C ısıda ve yeterli hava akımı bulunan ortamlarda Teak yağı 4 saat içinde dokunma kuruluğuna ulaşır. 2. katın uygulanabilmesi için en az 16 saat beklenmelidir. Bu bakım için özellikle,
• Yağmurlu veya çok sıcak günlerde uygulama yapmayın
• Uygulamadan önce zemini toza karşı nemli bir bezle iyice temizleyin
• Eğer uygulanacak zeminde zımparalama işlemi gerekiyorsa 150-180 no. zımpara kullanın gibi öneriler mevcut okuduğum sitelerde. Ben zımparalamadan direk uyguladım. Akşama hazır olsun diye:)

Son olarak www.teakbakimi.com diye bir site buldum. Bahçe mobilyalarınızı barındırmak için yer problemi yaşıyorsanız, sezonun son bulması ile birlikte, bahçenizdeki tüm mobilyalarınızı alıp, periyodik detaylı bakım ve tamirini yapıp, ambalajlayarak depoluyor ve dilediğiniz tarihte size geri getiriyorlar. Hizmet bedellerini bilemiyorum ama mobilya sayınıza ve ihtiyacınıza göre farklılaşacaktır diye düşünüyorum.

11 Haziran 2009 Perşembe

Yeşil Elma Tatlısı

Sıcak yaz günlerinde hafif bir tatlı isteyenlere meyveli birşeyler önermek istedim. bugün öyle kilolardan ahkam kesmek, bu sıcakta sağda solda dolaşmak, felsefe yapmak yok. Ne de olsa evin mutfağı da var değil mi? Çalışmak lazım biraz.

Malzemeler:

4 adet elma
1/2 kg tozşeker
1 şişe nane likörü
süsleme için ceviz
kaymak ya da dondurma ya da krema

Hazırlanışı:

Elmaların kabuklarını soyduktan sonra ortadan ikiye bölün ve çekirdek yuvalarını çıkararak bir tencereye koyun. Üzerine bir şişe nane likörünü döktükten sonra şekerleri de elmaların üzerine gelecek şekilde ilave edin ve kısık ateşte kaynamaya bırakın. Her ne kadar eniştemden aldığım bu harika tarifte 500 gr şeker dese de ben daha az şeker kullanıyorum. Tercihinize göre şekeri bir miktar azaltabilir veya tatlınız pişerken lezzetine bakıp dilediğiniz kadar ilave edebilirsiniz. Elmaların tamamen yumuşamasına izin vermeden likörün rengi ile birlikte elmalar da yeşil olunca ocaktan alabilirsiniz. Bu da yaklaşık 20 dakika demektir. Bu arada tencerenizin kapağını kapamayın. Likör kaynadıkça alkolu uçacağı için tatlıda çok alkol tadı almayacaksınız.
Son olarak, muhteşem renkte ve lezzette elmalarınızın orta kısımlarına krema dökebilir, kaymak ya da dondurma koyarak servis yapabilirsiniz. Ceviz, badem gibi süslemeler de keyfinize kalmış.
Afiyet olsun:)

10 Haziran 2009 Çarşamba

Geri Sayım Başladı

Haziran’a geldik. Her ne kadar bizlere, zamanında, ‘yaz mevsimi 21 Haziran’da başlar’ diye öğretildi ise de yaz günleri sıcaklarıyla çoktan kendini hissettirdi. Artık parmak arası terlikler, askılı kıyafetler giymenin ve fırsat buldukça havuza, denize girmenin vakti. Her ne kadar ben henüz sezonu açamasam da sitedekiler boş bırakmıyor havuzu! Hatta korkarım zenci kıvamına gelen hatunlar var şimdiden.

Biz ise geri sayımdayız pek çok kişi gibi… Yolculuğumuzun başlayacağı, okulların tatil olacağı günü bekliyoruz heyecanla. Hele de dün eşimin aldığı Yacht dergisine ait Haziran sayısının ekini gördükten sonra. Ege’nin 50 Cenneti başlıklı, Ege’deki 50limanı konu alan öylesine güzel bir ek hazırlamışlar ki insan ‘Ah o gemide ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım’ diyor, içten içe. Gerek Türk gerek Yunan birçok uğrak noktasını, özel lezzetlerini kısa kısa yazmışlar. Resimler insanı içine çekip götürecek türden. Hani yeşil ve mavinin bin bir tonuyla derler ya… Dinlendiren, tazeleyen, dinginleştiren… Tatil planlarını kesinleştirmemiş olanlar için görülmesi, incelenmesi, üstünde düşünülmesi için fırsat.

Gökçeada’dan başlamışlar anlatmaya… Ada şaraplarını tadın, Zeytinli köyünde dibek kahvesi için, Yıldızkoy’daki Türkiye’nin ilk ve tek sualtı ulusal parkını ziyaret edin gibi önerilerle… Sonra Bozcaada, Behramkale ve Alibey’den yani Cunda’dan devam etmişler. Ayvalık tostunu yemeden, taş kahvede oturup bir ada çayı içmeden, papalinaları mideye indirmeden ayrılmak olmaz zaten oradan. (Az buçuk Cunda’lıyım ne de olsa iltimas geçeceğim biraz:))Eski Foça, Çeşme, Alaçatı, Göltürkbükü, Sedir Adası, Okluk, Kargılıbük, Santorini, İleryoz, Sakız, Midilli, Limni, ve daha birçok harika liman, karaya çıkıldığında yapılması gerekenler, bölgedeki muhteşem koylar konu olmuş bu ay. Otuzlu yaşlarda olmamdan mıdır bilinmez, bu dinginlikte bir tatil istiyorum. Hem kalabalıktan, hem havuz başı ‘çistak çistak çalan müziklerden’ uzak hem de muhteşem görsel ziyafet sunan gemi yolculuklarında zamanınız bol ise elbetteki limanlara uğramak, özel lezzetlerinden tatmak, bölge hakkında detaylı bilgi sahibi olmak daha keyifli olabilir. Ancak, kısıtlı zamanda yapılan yolculuklarda insan tekrar karaya ayak basmak bile istemiyor çok zaman.

Bu mevsimde, bu güzellikleri gördükçe gönül dilediğinde buralardan kaçabileceği fırsatları olsun, teknesi olsun, mecburiyetleri ise hiç olmasın istiyor tabii:) Kim bilir çıkmadık candan umut kesilmez!

9 Haziran 2009 Salı

Kadın Olmak

Her yönüyle kadın olmak zor zanaat!
İster işyerinizde olun, ister bir davette her zaman şık, bakılan, ilgi çeken olmak… Saçınızla, makyajınızla, giyim kuşamınızla ve ayakkabılarınızla bir bütün olmak… Dişi olmak… En sancılı gününüzde gülümseyen olmak… Hepsi için ayrı gayret göstermek, bulmacanın parçalarını birleştirmek zor zanaat!

Ancak, sanki biz kadınlar bu zorluğu perçinliyor, daha da zorlaştırmak için elimizden geleni yapıyoruz. Detay sever yanımızdan mıdır bilinmez işleri karmaşık hale getirmeye bayılıyoruz. Bütün bunlar geçen günkü düğün sonrası aklıma takılanlar aslında. Zira, biz kadınlar o gün için; günlerce ne giyeceğimizi, saçımızı nasıl yaptıracağımızı, hangi aksesuarları alacağımızı düşündük, araştırdık, konuştuk, tartıştık. Sevgili eşim ise ben ‘hadi gitmemiz lazım!’ dedikten yaklaşık 30 dakika sonra hazırlanmıştı bile!!! Davetteki diğer kadınların ve erkeklerin bizden farklı olmadıklarına eminim.

Ortamdaki tüm bayanların şık elbiseleri, özenle yapılmış saçları ve makyajları vardı. Şık elbiseler yüksek topuklu ayakkabılarla tamamlanmıştı. Kimi açık burunlu, kimi kapalı, kimi doreli, kimi kırmızı, kimi yandan bağlamalı, kimi tokalı çeşit çeşit ayakkabılarla… Tek ortak özellikleri yüksek ve ince topuklu olmaları idi. Dişi olmak için verilen bu çaba mekanın tahta zeminin arasına sıkışan topuklarla ve saatlerce ayakta kalmaktan dolayı güçleştikçe güçleşti. Oysa, gelin hanım spor ayakkabıları ile pek bir rahat gözükmekteydi:)
Bilindiği üzere, yüksek topuklar şık olmalarına ve herkesçe beğeni toplamalarına rağmen birçok sağlık problemine neden olabiliyorlar. Sadece ayağınız bozulmakla kalmıyor, bacak kaslarında zorlanma, dizlerde kireçlenme ve bel ağrıları görülebiliyor. Dengenin kolaylıkla bozulması sonucu düşme, burkulma veya incinmeler yaşanabiliyor. Tıpta değişik isimlerle anılan çeşitli nasır türlerinden ve kemik çıkıntılarından tutun da, parmaklardaki şekil bozukluklarına kadar uzanan ve geçen yıllarla kötüleşen ayak problemleri, yüksek topuk tutkusunun bedeli adeta. Aslında sıkı olan ve ayağın doğal biçimini kısıtlayan her ayakkabıyla ayak ağrısı arasında bir ilişki olduğu düşünülebilir. Ancak, bu denkleme, yüksek topuk parametresi eklenerek ağrı durumundan, hasar durumuna geçiş ciddi anlamda hızlandırılır.

Peki neden kadınlar beğenilmek için bu eziyete katlanırlar? Neden rahatlarını, sağlıklarını bir kenara bırakarak yüksek topuklardan vazgeçemezler? Güzellik uğruna katlanmadıkları çile var mı diye karşılık verilebilir buna… İstenmeyen tüy meselesinden tutun da devamlı diyet halinde gezmeye kadar pek çok aktivite güzellik uğruna değil mi aslında? Sırf birileri bizi beğensin diye… Kendimizi kandırmayalım: Erkekler gibi bizler de kıllı olmayı seçip, şort ya da pantolon gibi rahat giyecekler ile hayatımızı geçirebilirdik! Onlar gibi göbek yapıp, birilerinin bizi o halimizle beğenmesini bekleyebilirdik. Ama hayır… Kadın zoru sever, çok bilinmeyenli denklem olmayı tercih eder. Karışıktır ve karıştırmaktan hoşlanır. Zaman zaman kendisiyle çelişir ve ayda en az bir kere mutlaka dengesini yitirir. Hem kendini hem karşısındakini allak bullak eder. Ancak, tüm eziyetlere rağmen mutlu gözükmeyi sever. Dedim ya kadınlık zor zanaat!

8 Haziran 2009 Pazartesi

Yeni Hayatlar, Yeni Başlangıçlar

Yepyeni başlangıçlarla dolu bir hafta sonuydu bizimkisi. Önce ‘Güneş’ bebek katıldı aramıza. Ona uzun bir bekleyişten sonra ‘merhaba’ demenin mutluluğunu yaşadık. Sonra sevgili adaşımın düğünündeydik. Evliliklerinin başladığı ana, bir ömür boyu sürmesini dilediğimiz ‘Evet’lere tanık olduk. Mutlulukla, huzurla sürsün hayatlarınız!

Bu tür başlangıçlarla tazeleniyor insan, umut buluyor, yenileniyor. Öyle ki, bebeğin ağlama sesini duymak için bekliyor -ki bana kalırsa ömrünün başka herhangi bir anında bebek ağlaması duymayı istemez-. Onun o minik ellerine, yüzüne saatlerce bakmaya doyamıyor. Beyazlar içindeki gülen gözlerle keyifleniyor. Önceki anılar geçiyor gözlerinin önünden. Kısaca, düğünler de doğumlar da bambaşka mutlulukların, yepyeni hayatların başlangıcı bana göre. Tek bildiğim artık onlar adına hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı:) Daha mutlu olmanız dileğiyle…

Not: Bu başlangıçlar bizler adına da biraz biraz yaşlandığımızın habercisi aslında. Konunun detayını fırsat bulunca yazacağım. Zira, gün ev işçisinin günüdür: Çalışmak lazım!

6 Haziran 2009 Cumartesi

Günbatımında bir ‘Güneş’ doğacak!

Canım arkadaşımın bir kızı oluyor… Tam dokuz aydır bekliyoruz onu heyecanla… Hele son bir buçuk iki aydır doğdu doğacak derken kulağımız telefonda. Sanki her an çalacak da ‘Güneş’ doğdu diyecekler gibi… Annesi ‘benim kızım beklemeyecek 40 hafta’ diyordu en başından beri. Ama minik haylaz şaşırttı herkesi. Keyfi yerinde olacak ki epey bekletti bizleri. Sabırsızlandırdı. Normal yolla çıkacağı yok diyerek bugün çıkarılacak küçük hanım sırça köşkünden:) Bu yazı erken bir ‘hoş geldin’ aslında ona…

Anlayacağın küçük hanım, seni haftalar öncesinde bekliyorduk. Annen öylesine şartlamıştı ki bizleri, iki hafta önce kızımla beraber renkli kurabiyeler bile yapmıştık. Ama maalesef çoktan bayatladılar:( Şimdi de müjdeyi alır almaz bir 'merhaba' pastası yapalım dedik ama şeker hamurumuz yetecek kadar değil.En kısa zamanda söz ama...

Bugün hepimiz hayatımızda bir değişiklik yapacağız ve ilk defa akşamüzeri dörtten sonra ‘Güneş’in doğmasını bekleyeceğiz- tabi küçük hanım bizleri o saate kadar şaşırtıp kendi başına bir iş yapmazsa:)-

Güneş… Adın gibi parlak olsun geleceğin. Adın gibi sıcak, sımsıcak insanlar olsun çevrende! Çok mutlu, sağlıklı, huzur dolu bir çocuk, bir birey olursun inşallah!
Hayatımıza şimdiden hoş geldin minik kız!
Sevgilerimizle…

5 Haziran 2009 Cuma

İnceli-yorum

Bugün bunları yazmayı hiç düşünmemiştim aslında… Mayıs ayında hayatıma dair kısa bilgilendirmemi yetersiz gören ya da atladığını düşündüğüm meraklı bir arkadaş ‘nasıl gidiyor spor?’ diye sormuş. Cevap veriyorum: ‘yavaş yavaş!’ Acelem yok ama… Yani, elbette ben de mayoların, bikinilerin dolaplardan çıktığı şu günlerde incecik olmak istiyorum. Ama önemli olan kalıcı olabilmek değil mi? :)

Yürüyüş bandı faaliyetlerimiz bazen kaytarılarak devam ediyor. Kilo verme olayı beklediğim şekilde yavaşladı. Zira, son 3 yıldır vücudum bu kiloları görememişti maalesef. Bir de anne – kayınvalide tatilleri derken alınan kilolar var ki onların geri verilmesi gerekti. İki ileri bir geri devam ediyor yani durum. Tüm bunlara rağmen vereceklerimin üçte birinden fazlasını verdim. Toplam 30 kiloluk bir hedefi olunca insanın kısa vadede bir şeyler beklemiyor pek :)
Daha önce bahsetmiş olduğum aletli jimnastikten kastım birer kiloluk ağırlıkları kaldırmak, kol kaslarını çalıştırmaktı. Yoksa tanıyanlar bilir ben hayatta ağır bir şeyler kaldıramam :)(hafif bir prenses modu var hani!) Mekik çekmek hala çok zor geliyor maalesef… Yoksa yapmaya çalıştıklarım hemen herkesin bildiği hareketler işte… Bu arada, ‘yağ yakma nabzı’ diye bir şey öğrendim. Bunca yıldır sporla alakadar olmayınca bilmiyordum tabii. Benim gibi bilmeyenler için söyleyeyim: Bu değer yaşınıza göre hesaplanmaktadır ve her birey için farklılık gösterebilir. Egzersiz sırasında en iyi yağ yakımını sağlamak için 1 dk süreyle kalp atım hızınızın belirli bir aralıkta olması gereklidir. Bunun için de doğru aktiviteyi, doğru şiddette uygulamak tabii… 32 yaşındaki bir bayan için 113- 132 aralığındadır. Yapılan cardio egzersizde bu nabız aralığında 18-22 dk süre sonra başlar. Bu sebeple egzersizin en az 30-35 dakika, en fazla 50 dk arasında tamamlanması önerilir. Siz siz olun yine de bir bilene danışın!

Dediğim gibi diyet yok hayatımda; öğlenleri yenen yoğurtlu ananasları saymazsak… Bir de dereotunu yemek gerekiyormuş yemeklerden önce. Henüz alışamadım ama deniyorum. Amacınız karın bölgesindeki yağları eritmek ise yeşil çayı da alışkanlık edinmenizi tavsiye ederim. Zira, yapılan çalışmalar, yeşil çayın egzersize bağlı kilo kaybını artırıcı özellikte olduğunun ip uçlarını veriyor. Bir çok diyetisyene ait web sitelerini inceliyorum ve inceliyorum işte :)

Bir kez daha belirtmek isterim ki asla ve asla bir uzmana danışmadan sadece zayıflamak amaçlı diyetler yapmayın. Kilo probleminiz benimki gibi bir sağlık sorununuzun habercisi olabilir. Bence, ‘diyet’ , ‘zayıflama’ gibi kelimeleri hayatından çıkarabilmeli; sürekli kilo alıp vermek, zayıflama listeleri biriktirmek gibi alışkanları bir kenara koyabilmeli insan. Zira, kimi zaman kilo kaybederken sağlığınızı da farkında olmadan kaybedebiliyorsunuz.

Son olarak, teorisi çok iyi pratiği bir miktar zayıf biri olarak naçizane;
* Öğün sayınızı arttırın
* Bol bol su için, hatta bir daha için
* Daha çok hareket edin
* Yemeklerinizi geç saatlere bırakmayın ve hafif yiyin “hafifleyin” diyebilirim.

4 Haziran 2009 Perşembe

Lezzet Mekanı: Tuzla Balıkçısı

Tuzla… Kışları ıssız, yazları hareketli… Köftecisi, balıkçısı, dondurmacısı, çiğbörek ve mantıcısı ile aradığınız her tülü lezzeti bulabileceğiniz bir sahil mekanı… İstanbul’un yazlıkçılarının yeri… Bölgede çalışanların öğle tatillerinin keyfi… İstanbul’un İzmit öncesi son durağı:)

İşte bu durakta son derece keyifle karnınızı doyuracağınız, çatlama sınırlarını zorlayacağınız, farklı olduğu kadar tadına doyamayacağınız lezzetleri bulacağınız bir balık mekanı önermek isterim sizlere. ‘Bir balıkçıda lezzetli pişirilmiş balıklardan ve birkaç mezeden başka ne olabilir ki!’ demiştim ben ilk duyduğumda… Ama elli civarında farklı sıcak balık mezesinin yapıldığını bilmiyordum tabii ki… Tuzla Balıkçısı burası. Beğendili balıktan soya soslu balığa, balık kokoreçten balık tandıra, köri soslu balıktan somon dolmaya, balık köftesinden balık şişe kadar pek çok çeşidin yaratıldığı mekan… Hiçbirinin adını ya da resmini bir menüde göremeyeceğiniz lezzetleri, servis sırasında birbiri ardına sıralıyorlar ta ki siz ‘yeter’ diyene kadar. Levrek dolma, payella, fıstıklı istavrit balığı, kalamar, makarnalı hamsi, somon lakerda, külbastı levrek… Klasik ‘balık lokantası’ndan çok farklı burası. Ailecek gidilebilir, denize karşı ferah bahçesinde ya da benim gibi kedi korkusu olanlar içeride yiyebilir balıklarını:) (Yazın en güzel günlerinde bile birlikte gittiğimiz arkadaşları, eşimi içeride yemeğe zorladığım için işletmecileri hiç unutmuyorlar beni :) )

Harika bir salata ve taze sıcak mısır ekmekleri geliyor önce masaya… Bunların da tadına bakmadan olmaz ama yine de çok fazla tıkamayın midenizi. Zira, mezelerden önce güzel bir balık çorbası da içebilirsiniz. Elbette, klasik bir balıkçıdaki gibi sadece balık, kalamar, midye falan da yiyebilirsiniz burada. Ancak, bu kadar farklı ve güzel meze varken bizler iki yıldır bu mekanda başka bir şey yiyemiyoruz.
İşletmeciliğini ve müdürlüğünü Sezgin Okçu’nun üstlendiği Tuzla Balık’ta fiyatlar da oldukça uygun. Tek problem alkol yok, hele de ‘balık alkolsüz yenir mi?’ diyen sevgili eşim için!

Henüz bir internet siteleri yok maalesef. Bilenler bilmeyenlere anlatsın şeklinde bir reklamla bugünlere gelmişler. Tüm mezeleri ve onların harikulade lezzetlerini anlatabilmem mümkün değil. Görüntülemeye gelince mideye indirme telaşından kameramı çantamdan çıkaramadım yine:( Bence gidip tadın, memnun kalacaksınız. Şimdiden afiyet olsun!

Not: Tuzla sahil yolu üzerinde. Tam adresi ise Cumhuriyet cad. no: 19 Tuzla/İstanbul
Tel: 0216 395 99 10

3 Haziran 2009 Çarşamba

Tembellik Günü :)

Yepyeni bir hayatı keşfe çıkmış gibiyim. Hiç bilmediğim bir dünyada geziyorum sanki. Sevdiğim insanların pek çoğu iş yerindeki bilgisayarlarının başında iken ben tembellik yapıyorum. Alışveriş merkezinde yeni bir arkadaşım için elbise bakıyor, güneşi görebilmenin keyfini çıkarıyorum. (Henüz bedenim normale dönmediği için kendim için herhangi bir şey almaya cesaret edemiyorum). Koşmadan bir gün yaşıyorum. Elimde çayım balkonda oturup yazı yazıyorum. Havuzdaki insanları seyrediyorum.

Bir arkadaşım 'bir lüksü yaşıyorsun' demişti. Düşününce, insanın kendini mutlu hissettiği yerde olması lüks olmamalı diyorum. Herkes tercihini yaşıyor işte... Önüne çıkan fırsatları değerlendiriyor, olmak istediği yerde olabilmek için çalışıyor. Şayet olmak istediğiniz yer bir tatil kasabası ve koşturmadan uzak bir hayat ise kendinizi hırpalayarak çalışmanın, emekli olmayı beklemenin bir anlamı yok bence. Zira, emekliliği görme garantisini yüce Rabbim kimseye vermiyor bildiğim kadarı ile:)

Friedrich Nietzsche'nin eserlerinde sıklıkla kullandığı bir terim vardır: Amor Fati. Her ne kadar bazı çevirmenler tarafından Türkçe'ye 'kader sevgisi' olarak çevrilse de bugün aldığım bir mailde 'Kaderini sev-belki seninki en iyisidir' olarak yazıyordu. Galiba ben evişçisi olmayı, anne olmayı, eş olmayı, ben olmayı seviyorum. Kısaca ben benimkini seviyorum :)

2 Haziran 2009 Salı

Tropikal, Mucizevi, Diyetlerin Vazgeçilmezi: Ananas

Birkaç aydır sağlıklı beslenme, zayıflama vs derken okuduklarımın da etkisi ile ananas yemeğe başladım. Sabah kahvaltısında ya da öğlenleri bir dilim ananası yemeden neredeyse günüm geçmiyor. Bu sebeple olacak, marketteki ananas satışının da tavan yapmasında payım büyük. Dün meyve sebze reyonunun önünde ne alsam diye bakınırken, görevlinin gelip ‘ananasları şuraya aldık’ diyerek beni uyarması da sanırım en önemli alıcı olduğumun göstergelerinden:)Bunun üzerine bir ananas sever olarak bilgilerimi paylaşmak istedim:
Tropikal iklim kuşağının meyvelerinden olan ananas, özellikle Kosta Rica, Honduras, Fildişi Sahili, Gana, Tayland ve Malezya gibi tropikal iklimin görüldüğü ülkelerde yetiştirilmektedir. Her ne kadar yıl boyunca üretilse de yaz ayları ananasın en çok yetiştiği aylardır. İsmi Orta Amerika yerlileri tarafından verilmiş olup parfüm anlamındaki "nanaödan"dan gelmektedir.
Ananas seçerken koyu yeşil yaprakları olmasına özen gösterilmelidir. Bu taze ve iyi kalitede olduğunun belirtisidir. Özellikle küçük, yeşil ve tombul gözüken ananaslar büyüklerine göre daha tatlıdır. Nasıl mı yenilir? Meyvenin kendisini yiyebilir, suyunu çıkartıp içebilirsiniz. Meyve salatalarına, barbeküye, deniz mahsullerine veya etli yemeklerinize ilave edebilirsiniz. Ben sade ya da yoğurda karıştırarak yemeyi seviyorum. Hatta içine tavsiye üzerine bir çay kaşığı da zencefil ekliyorum. Ananas suyunun 80 mlsi yaklaşık 38 kalori; 1 kalın dilim ananas 43 kalori ya da 100 gr yenilebilir taze ananas 52 kalori gibi çeşitli uzmanlardan bilgiler mevcut. Hatta 1 porsiyon meyve olarak 1 parmak kalınlığında 3 ince dilim yiyebilirsiniz deniyor:)
Hatta dilimlediğiniz ananası saklama kabında ya da streçle sararak ve kokusunun diğer yiyeceklere sinmesini engelleyerek buzdolabında 2-4 gün bozulmadan bekletebilirsiniz.
Ananasın Faydaları: (Saymakla bitecek gibi değil ama… ) Değerli mineraller ve vitaminler deposudur: örneğin; pürüzsüz bir cilt için, demir; güçlü saç-tırnak ve cilt için, kalsiyum; sağlıklı cilt ve göz için, vitamin A; hücrelerin çoğalmasını sağladığı için, vitamin B ve cilt deki kollagen oluşumu için vitamin C içermektedir. Kısaca; A, B, C ve E vitaminleri ve kalsiyum, demir, magnezyum, fosfor ve potasyum minerallerini barındırmaktadır.
Antiseptik ve iltihap kurutucu etkinliğe sahiptir: İltihaplanma riskini azaltmada ve yaraların hızla iyileşmesini sağlamada etkilidir. Özellikle sinüzit, bademcik iltihabı, gut hastalığı, mafsal iltihabı ya da yaralanma veya ameliyatlardan sonraki iyileşme dönemlerinde ananasın faydalı olduğu bilinmektedir. Tıbbi araştırmalara göre, eskiden beri insanlar, boğaz ağrısı ve öksürüğü ananasın içerdiği protein mayasıyla gidermeye çalışmıştır. Ayrıca,80 gr taze ananasın günlük C vitamini ihtiyacının %25’ini karşıladığı söylenir.
Ananasın sindirimi kolaylaştırıcı etkisi bulunur: Bromelin enzimi etten alınan proteinlerin vücutta kullanılabilir hale gelmesini sağlar. Kısaca, ananasta bulunan protein mayası, yemeklerdeki proteinleri etkili bir şekilde çözümleyerek mide ve bağırsakları hareketlendirir. Mide yanmasını engeller.
Şişkinliğin ve ödemin atılmasında etkili olması ananas yararları arasındadır. Dolayısı ile selülit oluşumunu önleyici etki gösterir. İdrar söktürücü etkisi nedeniyle vücuttaki toksinlerin atımına yardımcı olur.
Avustralyalı bilim adamları tarafından yapılan araştırma bromelain enziminin kansere yönelik etkili olduğunu göstermiştir. Enzimin içindeki `CCZ` ve `CCS` isimli moleküllerin kansere karşı savaştığı belirtilmiştir. Hücre kaybını engeller, enerji üretimine yardımcı olur.
Cilt ve saçı güzelleştirir: Ananasın içerdiği zengin B vitamini cildi etkili bir şekilde nemlendirir ve saçı da parlatır. Bunun yanı sıra ananas stresin giderilmesi ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesine de katkı sağlar.
Tansiyon ve kandaki yağ oranını düşürür. Ananas kan dolaşımını hızlandırarak hem tansiyonu, hem de kandaki yağ oranını düşürmede etkili olabilir. Çözünür posa içerdiğinden yüksek kan kolesterolünü dengeler, vücutta yağ birikimini de önler.
Daha ne denebilir ki? Bence ‘Afiyet olsun! Yarasın!’:)

1 Haziran 2009 Pazartesi

Hafta Sonu için Görkemli bir Ziyaret: Dolmabahçe Sarayı

Kızımın Atatürk sevgisi, tarih merakı bizleri hayretler içinde bırakıyor. Bu tür konuların beş yaşında bir çocuğun bu denli ilgisini çekmesi şaşırtıcı geldiği kadar, bizleri de onun hevesini kırmamak için harekete geçiriyor. İzmir’de yaptığımız Latife Hanım Anı Evi gezisi onun öylesine hoşuna gitti ki, İstanbul’da da benzer bir aktivite ile desteklemek, onu mutlu etmek istedik. Ancak, onun yaşına çok ağır gelmeyecek, Atatürk ile bağlantılı anılar anlatılacak bir müze bulmak kolay değil doğrusu. Biz de hafta sonu aktivitesi olarak Dolmabahçe Sarayı’nı gezelim dedik. Atatürk’ün de İstanbul’da olduğu dönemlerde severek kaldığı, çalıştığı ve hatta vefat ettiği yer olması sebebi ile görülmeye değer kararını verdik. (Tabii bir arkadaşımın blogunda yazdığı çocukla hafta sonu etkinliklerinden kopya çektik de denebilir.)

Eşimle, öğrencilik yılları dahil yaklaşık 15 yıldır İstanbul’dayız. Defalarca önünden geçmişliğimiz, bahçesinde denize karşı beraberce keyifle çayımızı yudumlayışımız var ama bugüne kadar içini gezmemişiz sarayın hiç… (demek ki bu tarih merakı genetik değil, ya da öyleyse bile resesif :) ) Gitmeden önce kızıma anlatabilmek için araştırdım. Tarihçesini okumak, ön bilgi almak ya da sanal tur yapmak için pek çok site var internette…www.dolmabahce.gov.tr
tavsiye ederim. Ancak, her ne kadar okursanız okuyun, fotoğraflarını görürseniz görün, içinde olmanın duygusu bambaşka. O döneme ait benim tabirim ile ‘şaşa’yı sarayın dış kapısından itibaren hissetmeye başlıyorsunuz.

Öncelikle, manolya, sekoya, palmiye, sedir ve değişik çam türlerinin yanı sıra İstanbul’un doğal ikliminde rastlanmayan ağaçları ve gülleri ile hayranlık uyandıran bir bahçede buluyorsunuz kendinizi. Bu güzel bahçeden sonra, turumuza selamlık denilen bölümle başladık- ki bu bölüme ait merdivenlerinden çıkıp sarayın kapısından girdiğiniz anda ortamın büyüsü sizi alıp o günlere götürüyor. Dev kapılara, minik porselen tokmaklarına, altın yaldızlı çerçevelere veya kristal trabzanlara dokunabilecek kadar yakın olmak, her köşesi ayrı ayrı bezenmiş motiflerle dolu tavan süslemelerini seyretmek, sedef kakmalı mobilyaları görmek inanılmaz derecede keyifli. Hemen her biri ayrı renkte döşenmiş odalar, duvarları süsleyen aynalar, yaldızlı sütunlar, görkemli avizeler unutulmayacaklar listesinde… Ayrıca, genellikle bayramlaşmaların yapıldığı –Muayede salonu ise başlı başına ihtişamın, görkemin simgesi bence… Salonun ortasında bulunan 4,5 tonluk avize, yerdeki Hereke halı ve süslemeler… Mabeyn ve Harem bölümleri arasındaki bu büyük salon, Dolmabahçe Sarayı’nın en yüksek olduğu kadar dünyanın da en büyük ve son kubbeli mekanları arasında yer almakta. Her ne kadar insanın gözü bir taht arıyor olsa da tahtın Topkapı Sarayı’nda olduğunu bilmek bir miktar da olsa huzur veriyor:) Haremdeki yatak odaları, hamamlar, sofalar da en az selamlıkta gördüklerimiz kadar ilgi çekiciydi. Sobalar, sedef kakmalı dolaplar ya da paravanlar dakikalarca seyredebileceğim ince işçilikte ve güzellikteydi. Tabii ki bizim için en anlamlısı Harem ‘in üst katında, deniz cephesinde bulunan Atatürk’ün kaldığı 69 ve 71 no’lu odaları görebilmekti. Gerek içinde Nutuk üzerine saatlerce çalıştığı masanın da yer aldığı 69 nolu Atatürk’ün çalışma odası, gerekse vefat ettiği 71 nolu yatak odası ve içinde o dönemden kalma ilaçların da bulunduğu söylenen banyosu son derece yalındı.

Kısaca burası muhteşem bir yapı! 285 oda, 43 salon, 6 hamam ve 6 balkondan oluşan, planında Türk ve batıyı buluşturan ve içinde belli ki pek çok anıyı saklı tutan bu mekanı rehberler eşliğinde gezmek elbette ki bizler için çok daha anlamlı oldu. Herhangi bir özel grup ya da rehber ile gitmediğimiz halde 15 dakikada saray girişinde oluşan gruplara katıldık ve rehberlik hizmetinden faydalandık. Selamlık ve Harem bölümleri bireysel gezilmemek ile birlikte Camlı Köşk ve Saat Müzesi bölümlerinde bireysel gezi serbesttir. Tüm saray gezisi için 2,5 saat ayırmalısınız deniyor ama bana kalırsa detaylı bir gezi için bu süre yetmeyecektir (özellikle de sırtınızda gezdirdiğiniz bir çocuğunuz yoksa). Fotoğraf çekmek yasak olduğu için sadece dış mekandaki güzellikleri albümümüze ekleyebildik. Zaten, böylesi sanat ve tarih kokan, bu kadar çok ziyaretçinin olduğu bir mekanda iyi ki de fotoğraf çekimine izin verilmiyor diye düşünüyor insan:)
 
Clicky Web Analytics