31 Mayıs 2009 Pazar

Yalnızlığım…

Yine bir gece yarısı uykusuzluğu… Oysa deli gibi yorulduk bugün… Sabahın erken saatlerinden beri ayaktayım. Evdeki herkes çoktan uyudu. Rüyalar birbiri ardına görülmekte… Bense gece bekçisi şeklinde halen ayakta :( Dilimin ucunda sözleri Mehmet Teoman’a ait, Zuhal Olcay’ın unutamadığım yorumuyla oldukça hüzünlü bir şarkı:

Yalnızlığım;
Yaşamak zorunda olduğum beraberliğimsin.
Yalnızlığım; kanımsın, canımsın,
Sen benim çaresizliğimsin.

Yalnızlığım;
Bugünüm, yarınım,
Sen benim hüzünlerimsin.
Yalnızlığım;
Tek bilebildiğim sen benim
Vazgeçilmezimsin...

Sözler bunlarla sınırlı değil elbette… Ama beni en çok vuran, defalarca dinlesem etkisini yitirmeyecek gibi gelen bölümü bu. Eş, dost, arkadaş, akraba, anne, baba, çocuk tüm sevenlere rağmen yalnızlık... En az bu şarkı kadar dokunaklı bir şarkı daha var Sezen Aksu'ya ait; ki ben onu Sertab Erener'den dinlemeye doyamıyorum:

Anladım sonu yok yalnızlığın
Her gün çoğalacak
Her zaman böyle miydi bilmiyorum
Sanki dokunulmazdı çocukken ağlamak

Alışır her insan
Alışır zamanla
Kırılıp incinmeye
Çünkü olan yıkılıp yıkılıp
Yeniden ayağa kalkmak ...


Yalnızlık demişken son söz Cemal Süreyya’dan olsun:
Güm güm çalındı kapım,
açtım baktım ki yalnızlığımmış…

29 Mayıs 2009 Cuma

Çocuk ve Gözyaşları

Çocuğunu eğitmek adına ağlatan annelerden değilim. Olamadım. Olmak istemedim. Zira ben de bu şekilde büyütülmedim. Hatta pek çok kez bu sebeple tartıştık eşimle. Doğru olduğunu savunmuyorum ama yapamıyorum, onu ağlatmaya kıyamıyorum. Öğretilecek her şeyi anlatarak, onu ikna ederek, orta yolu bularak yapmaya çalıştım bugüne kadar. Başarısız olduğumu da düşünmüyorum. Ancak, küçük hanım bazen inatçılık duvarını aşıyor. Adeta dinlememek için çaba sarf ediyor. Hele de dedeyi, anneanneyi ya da babaanneyi arkasına aldı ise ağlamayı bir kozmuşçasına kullanıyor. Bu durum bir süredir dikkatimi çekmekteydi. Geçen gün parka gitmek için ağlayıp, söylediklerimi dinlemeyince ona ağlayarak istediklerini yaptıramayacağını anlaması için bir ders vermeye karar verdim. ‘Ağladığın için seni parka götürmeyeceğim’ demek bile birkaç hırçın tavırdan sonra ağlamasını kesti. Zaten ‘sahte gözyaşları’ dediğim bu ağlama, sadece ve sadece istediği olmayınca gözlerden yaşların az aktığı ama sesin her şeyden çok çıktığı durum değil midir?

Bugün okulda konuştuk. Bu yaş döneminin söylemi imiş ‘bunu yapmazsan seni sevmem’, ‘bundan sonra seni sevmeyeceğim’ vs. Tehditlerle karşı karşıyayız yani… Ancak, ‘çok doğru yapmışsınız’ dedi öğretmeni. Trajikomik bir durum gibi geliyor bu bana: kızımı ağlattığım için tebrik edilmek…

Bakış açımı o tarafa doğru çevirdiğimde, kızımın her istediğinin olmayacağı gerçeği ile yüzleştiren kişi ben mi olmalıyım sorusunda takılı kalıyorum. Ama onun da isterik bir kız olarak büyüdüğünü görmek de istemiyorum. Bugünkü (genelde) uyumlu yapısını ömrü boyunca sürdürmesini diliyorum.

Çocuk büyütmek, en baştan bir hamuru yoğurmak işte… Birlikte öğreniyoruz bazı şeyleri biz onunla. Gel de yanlış yapma:)

28 Mayıs 2009 Perşembe

Alışverişin Adresi Değişiyor

Bir dönem çok katlı alışveriş merkezleri açıldığında ne de çok sevinmiştik. Birden çok mağazayı bir çatı altında toplayan bu mekanlarda alışverişin yanı sıra çeşitli yemek alternatifleri, küçük büyük herkese hitap edebilecek eğlence olanakları bulunmaktaydı. Bir gün içinde hele de İstanbul gibi bir şehirde bir yerden başka bir yere gitmek zorunda kalmadan buralarda gezebilir, alışveriş yapabilir, yemek yiyebilir ve hatta sinemaya gidebilirsiniz. Ancak, yeni dönem alışveriş anlayışı gördüğüm kadarı ile değişmekte. İnsanlar bütün gün iş yerlerinde veya evlerde kapalı kalmaktan bıkmış olacaklar ki hafta sonlarında daha ferah mekanlarda olmayı yeğliyorlar, özellikle bahar ve yaz aylarında…

Tercih her ne kadar kapalı mekandan açığa doğru kaysa da,
tüketicinin gün içinde çok yer değiştirmeden eğlenmek, yemek yemek ve alışveriş yapmak isteği değişmiyor! Bu durumda İstanbul’da örneğin ViaPort gibi dev outlet merkezleri açılıyor. Birçok ünlü markanın outletlerinin bir arada toplandığı bu merkezde yapay gölet kenarında balıktan kokoreçe, pizzadan künefeye pek çok yemek alternatifi var. Kahve içebileceğiniz, pastaların tadına bakabileceğiniz bu mekânların dışında simit ya da hamburger de alabileceğiniz yerler de mevcut… Çocuklar için geçen yazdaki binicilik aktivitesi devam ediyor. Bunun yanı sıra jetonla çalışan oyuncaklar, minik dönme dolap, atlı - karınca, gemi şeklinde yapılmış bir kaydırak ve oyun bahçesi de hazır. Gerek bize yakın olması, gerekse tüm alışveriş ihtiyacımızı kolaylıkla karşılaması sebebi ile özellikle hafta içinde ( zira, hafta sonları her yer gibi burası da kalabalık oluyor) tercih ettiğimiz bir mekan burası.

İzmir’de ise Bornova Forum bana bu anlamda çok tanıdık, çok keyifli geldi.
Her ne kadar 10 yıldır gelip gitsek de; İzmir’i, alışveriş merkezlerini, nerede ne yenilir, nerelere gidilir pek bilemiyorum. Bizim geziler, bu güne kadar, uzun süreli olamadıklarından genelde Karşıyaka ve Çeşme arasında gerçekleşiyordu.
Bu hafta sonu gördüğüm kadarıyla izlenimlerimi aktaracak olursam İzmirli de açık havada alışveriş yapmak istiyor gibi:) Zira, oldukça kalabalıktı Forum. Neredeyse tüm bildik markaların mağazalarını barındıran mekânda bir tarafta trenle çocuklar gezdiriliyor, bir tarafta büyüklere açık havada konser veriliyordu. Ortaya yapılan minik havuzlar hem çocukların ilgisini çekiyor, hem de ortama serinlik hissi veriyordu.( Zaten benim için haddinden fazla sıcak günler olan İzmir günlerinde Forum’daki esinti ayrı bir keyifti.) Yemek öncesi yürüyüşümüzde karşımıza çıkan çocuklar için kukla tiyatrosu, balon satan palyaço ve İstanbul Oyuncak Müzesine ait sergi başta kızım olmak üzere hepimizi cezp etti. Kocaman bir denizatı balon satınaldı, Cinderella olarak poz verdi, tiyatrocuların interaktif oyununa katıldı ve bir dahaki cumartesi onları izleyeceğine dair söz verdi. Kısmet ne diyebilirim:)

Bu açık hava alışveriş merkezleri gün geçtikçe çoğalacak eminim. Her ne kadar kışın problem gibi gözükse de yetkililerin, şimdilik tentelerle buldukları çözümleri birtakım alternatiflerle geliştireceklerini düşünüyorum. (Kısmen açık bir yer olan Kanyon alışveriş merkezinin bazı katlarının cam ile kapatılması gibi) Sonuçta, Forum ya da ViaPort benzeri yerler, gününü kapalı mekânlarda geçirenler için daha ideal bence. Alışverişi yorgunluktan çıkarıp büyük küçük herkes adına keyifli bir gün haline getirdikleri için...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Latife Hanım Anı Evi

Türkiye genelindeki tüm müzelerin pazartesi kapalı olduğunu unutarak – ki bunda pazartesi günleri hiç müzeye gitme ihtiyacı hissetmememizin payı büyük olabilir- Karşıyaka’daki Latife Hanım Köşkü’nü ziyarete gittik. Kızım kadar ben de görmek istiyordum köşkü, balmumundan yapılmış heykelleri… Atatürk’ün, Zübeyde Hanım’ın, Latife Hanım’ın nefes aldığı, yaşadığı bu evde dolaşmak, mümkünse anılarına dokunmak istiyordum. Ancak, kapalı idi. Hayal kırıklığım kızımın ki kadar büyük olmadı. Zira, bir gün sonra ne yapıp edip geleceğimizi biliyordum buraya:) Nitekim Salı günü gene kapısındaydık köşkün.

Köşkün bahçesinde iki büyük selvi karşılıyor gelenleri.
Boyları, ne kadar uzun süredir yaşadıklarının, nelere şahit olduklarının göstergesi aslında. Giriş katta küçük bir mutfak, bir yemek odası, bir çalışma odası ve bir misafir odası bulunmakta. Tahta merdivenlerden üst kata çıkıldığında ise Latife hanım’ı kitabının sayfalarını çevirmiş, tam karşınızdaki odada sizi bekliyor buluyorsunuz. Zübeyde Hanım ise solunuzdaki odada başında örtüsü güleç yüzüyle karşılıyor sizi. Atatürk, bir diğer odada dimdik, tüm asaleti ile ayakta duruyor. Üç odanın önündeki holde ortada bir oturma grubu, merdivenlerin sağında ise kurnası ile bir banyo var. Bahçe o dönemden kalma defne, manolya, selvi ağaçlarının yanı sıra çimlerle yemyeşil.

Tüm odaları bir bir gezdikten, heykellerin fotoğraflarını imkanlar elverdiği ölçüde (flaşlı çekim balmumu heykellere zarar verdiği için yasak) görüntüledikten ve gördüklerimizi iyice sindirdikten sonra bahçede de bir kahve içip Latife Hanım’ı, Atatürk’ü ve annesi Zübeyde Hanım’ı konuştuk birlikte… Latife hanım’ın, İzmir’in kurtuluşundan sonra halkın arasından sıyrılarak Mustafa Kemal’in karşına çıkıp “İzmir’in işgali beni kahretmişti. Beni bunalımdan Sakarya Zaferi kurtardı. Zafer kazandığımızı duyunca hukuk okuduğum Paris’ten sizi İzmir’de karşılamaya geldim” demesi, Ata’nın daha sonraki çalışmaları için Göztepe’deki evini karargâh yapması ve ona onyedi gün katibelik etmesi;
diğer taraftan doktorların Zübeyde Hanım’a deniz havasının iyi geleceğini söylemesi üzerine İzmir’e doğru yola çıkılması –ki burada bir annenin, oğlu için seçeceği kız söz konusu-; sonrasında Latife Hanım’ın Zübeyde Hanım’ın gönlünü kazanmak için var gücü ile çalışması, sadık bir hemşire gibi ona bakması, İzmir’lilerin Zübeyde Hanım’ı görebilmek için bahçe çevresinde toplanması, Latife hanımın üstün gayretine karşılık 14 ocak 1923’te Zübeyde hanımın ölümü, devlet işlerinden ancak 13 gün sonra çok sevdiği annesinin mezarına gelebilen Atatürk ve 29 ocak 1923’teki evlilik… Sonrasında özel hayatımız diyerek gizlenen anılar…

O bahçede otururken; sanki Zübeyde Hanım az sonra hasır sandalyesi ile bahçeye çıkarılacak, Latife Hanım ilaçlarını hazırlamak üzere koşturacak ya da yemek salonu konuklarını ağırlamak üzere hazırlanacak ve Latife hanım piyanosunun başında bizlere unutulmaz anlar yaşatacak gibiydi. Kısaca, Atatürk ve Latife Hanım’ın evliliklerinin, bilinmeyen hayatlarının yakınında olmak gibiydi… Okudukça, düşündükçe, gezdikçe tarih kitaplarında pek çok öğretilmeyeni görüyor insan. Dolayısı ile iyi ki gezdik Latife Hanım anı evini… İyi ki Karşıyaka Belediyesi ve İzmir Valiliği bu evi restore ederek bizlere kazandırmış… İyi ki Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen de o balmumu heykelleri yaparak bu evin görselliğine katkıda bulunmuş.

Not: Ücretsiz gezilebiliyor köşk. Bahçesinde o yıllara tanık olmuş ağaçların altında kafeterya hizmetlerinden faydalanabiliyorsunuz. Ziyaret saatleri pazartesi günü hariç 09:00-12:00 / 12:30-18:00

26 Mayıs 2009 Salı

Huzur dolu bir bahçe!

Her ne kadar pazar günü gelin hamamına
gideceğim diye planlar yaptıysam da, buradan deklare ettiysem de cumartesi günü ani bir kararla (2 saat içinde) kendimizi hurur dolu bir bahçede bulduk! Çeşme'deydik... Yazılar da tembellik yaparken biraz gecikti.

Çevremde her ne kadar Çeşme sever bir insan olarak tanınmasam da; ben bu bahçedeki çimene yalınayak basmayı, içerdiği yeşilin sayısız tonuna bakmayı, yaseminin, melisaların kokusunu duymayı çok ama çok seviyorum. Dinlendirici, huzur verici bir havası, bir sessizliği var bahçenin. Hele de bu mevsim... Belki denizin mavisini göremiyorsunuz buradan ama yoldan geçenleri, arabaları, yan komşuyu da görmeden yeşilin dinginliğinde hapis olabiliyor, dilerseniz bir başınıza kalabiliyorsunuz.

Yazın saatlerce süren scrable partilerimize de mekan olan bu bahçe zamanında kına geceme şahit olmuştu:) Kısaca bende ayrı apayrı bir yeri var burasının. Tasarlayan ve emek verenlere teşekkür etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Sağolun anne, sağolun baba: bize nefes aldıran bu mekanı yarattığınız ve yaşattığınız için...(Bu arada şu Çeşme sever meselesine de başka bir gün açıklık getirmek isterim aslında. Zira, sonradan da olsa ben de Çeşme'liyim artık:))

Pazar günkü program yüzünden gece kalamadık Çeşme'de. Ancak daha uçakta karnımızı guruldatan kumruları yemeden de ayrılmadık :) Ben 20'li yaşlarımda keşfettim bu lezzeti. Ve Çeşme dışında da hiç bulamadım aynı tadı. Havasından mı suyundan mı bilinmez ama orada bir başka lezzetli kumru yemek! Kömür ateşinde nohut unu ile yapılmış sandviç ekmeklerinde, Macar salamı, ketçap ve mayonez kullanmadan, eritme peyniri, sucuk, salam, sosis ve turşuyla hazırlanan "yengen" kumru herkese tavsiyemdir.

Ne diyebilirim, oralara gitmekteki amacımız tatil yapmak değildi ama tatilin hası oldu bizim için. Birkaç gün de olsa buralardan uzaklaşmak, sevdiklerimizle olmak hepimize iyi geldi. Hem neler neler yaptık İzmir'de daha... Anlatacağım ama uykudan sonra :)

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Kız Arkadaşım Evleniyor!!!

Adaşım, canım benim evleniyor… Umarım bir ömür mutlu olur ve umduğunu bulur evlilik hayatında:) Düğüne daha var, dolayısı ile evlilik ve iyi dilekler ile ilgili mevzuyu sonraya bırakabilirim diye düşünüyorum. Ama bir konu var ki değinmeden geçemeyeceğim: Gelin hamamı…(Allah’ıma şükürler olsun ki benim düğün zamanımda hiç kimse bu adeti hatırlamadı ya da hatırlasa da bana söylemeye cesaret edemedi:) Zira, çocukluğumda annemin zoru ile gittiğim hamamları oldum olası sevmemişimdir.) Sıcak sular ile dolu olan büyük havuzlara girmek, kaynar sular ile yıkanıyor olmak, birbirini süzen hatunlarla bir arada temizlenmek bana göre değil. Hamamları ile ünlü bir kentte geçse de çocukluğum o buharlı ortama neredeyse 12-13 yaşımdan beri beni kimse sokamıyor. Ta ki bugüne kadar!!! Bizim kızlar düşünmüşler, karar vermişler ve keyifli bir organizasyon planlayıp bir pazar eğlencesi ayarlamışlar. Maksat adet yerini bulsun, bayanlara özel ilk ve tek Osmanlı Hamamı olan Nes Club’da (www.nesclub.com.tr) İstanbul’un göbeğinde gelin hamamı yapılacak!!!

Aslında organizasyonu duyduğum andan itibaren gözümün önünden gitmeyen bir sahne var: Tosun Paşa filminden, sevgili Adile Naşit, Müjde Ar vs hamamda :)

Şaka bir yana biraz araştırdım aslında, bu adeti iyice öğrenebilmek için… Ancak, yörelere göre değişkenlik gösterebiliyor. Wikipedia’da da iki şekilde açıklamış zaten: düğünden birkaç gün önce evlenecek kız için hamamda yapılan ya da düğünün ertesi günü, gerdekten sonra, oğlan evinin kadınlarının gelini hamama götürüp topluca yaptıkları tören ve yıkanıp temizlenme şeklinde… Birkaç yöreden örnek verecek olursam; Bayburt’ta, düğünden iki gün önce gelin hamamı yapılır. Hamamdan sonra gelin kız sağdıcının evine gider, o gece sağdıcın evinde yatar, eğlenir oyunlar oynanır. Ertesi gün kızın evine gidilir ve o gece kız evinde baş örme (Kına gecesi) yapılır. Kırşehir’de, perşembeden pazara süren düğünlerde cuma günü öğleden önce gelin, öğleden sonra güvey hamamı yapılır. Afyon’da da keza gelin ve ailesindeki bayanlar düğünün başında damat tarafının davetlisi olarak hamama giderler. Hazırlanan yemekler göbek taşının üzerinde yenilir ve söylenen şarkılar eşliğinde eğlenilir. Geleneğe göre damadın ailesi tarafından geline havlu takımı ve takunya, akrabalarına ise takunya hediye edilir. Gelinin annesi ise karşılığında damadın ailesine yöresel bir eşarp olan tülbent hediye eder. Şanlıurfa’da ise, evliliğin on beşinci günü (Cumartesi veya Perşembe) bütün dost ve akrabalar hamama davet edilir. Gelin, baba evinden çeyiz olarak getirdiği hamam takımlarını bir bohça içerisinde getirir. Bu bohçayı getiren natır ve gelini yıkayan, bohçasını açan kaymelere hamamdan sonra bol bahşiş verilir. Hamamda bulunan bir tahtın üstüne halılar, minderler serilir. Onların üstüne el işlemeli beyaz örtüler yayılır. Hamama davet edilen bütün misafirlere damat tarafından yaptırılan kebaplar ve tatlılar ikram edilir. Gelin ise güveği hamamında olduğu gibi misafirlerden sonra yıkanıp kendisi için hazırlanan yerde oturur. Zeytin dalları ile süslenmiş olan tahttaki mumlar yakılır. Gelini kutlayan misafirler hamamdan ayrılırlar. (kaynak: www.eskisehirkulturturizm.gov.tr/ )
Elazığ’da da, düğünden bir hafta on gün sonra da gelin hamamı yapılır. Hamama öncelikle, kız evi, yakın akraba, dost ve yakın komşular davet edilirler ve hangi hamama gelecekleri önceden tespit edilerek kendilerine bildirilir. O gün, eğer davetliler çoksa sabahtan akşama, değilse öğlenden akşama kadar hamam, düğün sahipleri tarafından kiralanır ve hamama bunlardan başka müşteri alınmaz. Kadın misafirler, hamama gelince: Tefçiler ve düğün sahipleri tarafından karşılanırlar. Bütün misafirlere, yıkanmak için ikram olarak birer kalıp sabun dağıtılır. Gelin evinden gelip de elbiselerini çıkardıktan sonra, natırların kolları arasında dış göbek taşına getirildiği zaman bütün misafirlerde burada toplanırlar. Tefçiler çalmaya, çağırmaya başlayınca bir alay halinde gelini aralarına alarak iç hamama girerler. Herkes yerini almış yıkanırken misafirlere yaz ise çeşitli meyveler, kış ise kuru ve tatlı yemişler ikram edilir. Bu merasim de akşama kadar devem eder. Düğün evi ilgilileri tarafından hamamcıya ve natırlara bol bol bahşişler verilir. Hamamdan sonra da evli evine köylü köyüne! Gelin hamamdan çıktından sonra doğruca Baba evine götürülür, damatta oraya gider, orada birkaç gün misafir olarak kalırlar. Bu ziyaretten sonra gelin gezdirme merasimi başlar. Oğlan evine mensup 5-6 kadın, geline her gün başka elbiseler giydirmek suretiyle düğüne gelenlerin ve bilhassa hediye getirenlerin evlerini dolaşır ve gelini gezdirirler. Bu gezintilerde haftalarca hatta aylarca devam edip gider. (kaynak: www.kanal23.com)

Kültürel mirasımızda sosyal olayların kutlandığı mekan olan hamamlar, bu özelliğini eskisi gibi koruyamasalar da adet yerini bulsun, kızımız yıkansın, aklansın, paklansın, göbekler atılsın, tefler çalınsın, sarmalar, dolmalar yenilsin diye pazar günü hamamda yerimizi alacağız:)

22 Mayıs 2009 Cuma

Uçalım!!!

Dijital fotoğraf makineleri çıktı çıkalı doğru dürüst bir albüm yapmıyoruz evde. Kimi benim bilgisayarımda kimi eşiminkinde birçok klasör oluşturmuşuz resimlerimiz için. Bu durumdan rahatsız olan ben, yeni işim olarak bunları kronolojik bir şekilde düzenlemeyi, yedeklemeyi ve hatta bir kısmını basarak güzel albümler yapmayı kafaya koydum. Ama bu öyle bir güne sığacak bir iş değil tabii… Zira, tek tek hepsinin anısı var bende:) Mesela bugün, Aralık 2008’de gittiğimiz Kapadokya gezisinin fotoğraflarına baktım ve düzenledim. Hayatımın en güzel, en keyifli, en dinlendirici, en eğlenceli, en harika tatilleri listesinde en üst sıralarda yer alan bu tatilde tek yapmak istediğim şey kalmıştı: balona binmek! Her sabah otel odamızın balkonundan hayranlık ve keyifle izlediğim - ki fotoğraf bu noktadan çekilmiştir-
balon uçuşunu bir dahaki sefere diyerek, Kapadokya’daki pek çok güzelliğin tadına vardık biz. Yer altı şehirleri, peri bacaları hepsi harika ve görülmeye değerdi gerçekten. Kim bilir tekrar ne zaman yolumuz düşer oraya? Balona binmeyi ailede bir tek benim canı gönülden istediğim göz önüne alındığında, bu amaçla zor gideriz diye düşünüyorum.

Bu işin ustaları diyorlar ki, sıcak hava balonuyla uçuş, diğer her türlü uçuştan çok farklıdır, çünkü hiçbir hareket hissetmezsiniz. 500 metrelere ulaşan yüksekliklerde yapılan uçuş esnasında insanın hissettiği tek şey huzur ve sükûnettir. Aşağıdaki yeryüzü yavaşça sizden uzaklaşır ve döner. Kalkıştan hemen sonra ağaç tepelerini adeta yalayarak harikulade manzaranın üzerinde zahmetsizce uçarken kendinizi çok rahat hissedersiniz. Çevreyle tam bir ahenk içerisinde, muhteşem arazinin üzerinde hafifçe süzülmek sanki bir rüya gibidir. Hafif rüzgârlar, içindekileri, balondan başka hiçbir araçla gidilemeyecek yerlere götürür. Sonuçta balonla uçmak gerçekten çok eğlenceli bir iştir. O kadar ki, sezon ortasında bazen uçarken ağaçlardan kayısı bile toplandığı olur.
Balonlar yerçekimi ve sıcaklık transferinin temel prensipleri sayesinde uçarlar. Balonun içindeki hava ısındıkça balon yükselir. Balonun içindeki hava soğudukça balon alçalır. Balonu uçurmak için önce güçlü bir vantilatörle şişirilir, sonra da bu hava ısıtılır. Tüm sıcak hava balonları bir burner sistemi, bir sepet ve bir kubbeden oluşur. Aradaki farklar balonun büyüklüğü ve şekli, söndürme sistemi, sepetin biçimi ve burnerlerin sayısı, tasarımı ve şeklidir. Balonun yönünü rüzgâr belirler. Pilot balonun yönünü kısıtlı bir şekilde kontrol edebilir. Bunun için yükselip alçalarak değişik irtifalarda, değişik yönlerde ve hızlarda esen rüzgârları kullanır. Sonuçta sıcak hava balonu, uçmanın en güvenli yollarından biridir. Ciddi kazalar son derecede ender olur. (Kuş çarpmasından balon yırtılmaz ya da bir balon üzerinde kocaman bir delik bile olsa uçmaya devam edebilir. Burner sönecek olursa, öncelikle yeniden yakılabilir -zaten balonlarda daima yedek bir burner bulundurulur- Burner olmasa bile balon yere en fazla bir paraşütün ineceği hızla iner.)

Balonla gezi yapanlar “bir yeri en güzel açıyla görmenin tek yolu balona binmektir” diyorlar. Çünkü balonda açıyı siz seçersiniz, bir de rüzgar... Sabahın ilk saatlerinde ve güneş batarken binilir balona ve bu saatlerde rüzgar ne yöne gitmenizi söylerse, siz de usulca bu çağrıya boyun eğer ve dünyanın eşsiz kıvrımlarına tanıklık edersiniz.

Yerli yabancı tüm turistlerin ilgisini çeken bu etkinlik, ciddi anlamda Türkiye'de sadece Kapadokya'da vardı bugüne kadar. Ama bir süredir Sapanca'da da balon turizmi yapılmakta ve yetkililer, Sapanca'nın balon turizmi için muhteşem bir doğaya ve hava akımına sahip olduğunu söylemekteler. Zira, Dünyada aynı noktada 2 denizi, 2 gölü gören başka bir uçuş sahası bulunmamaktadır. Türkiye’de balon turizmi yapılan ikinci yer unvanını alan Sapanca’da; yükseklik kazanıldığında, hemen Kuzeybatı’da Marmara Denizi’ni ve İzmit Körfezi’ni seyredebilir, Samanlı Dağları’na yaklaşıldığında İznik Gölü ve eğer hava açıksa Uludağ’a kadar; doğu’da ise Sakarya Ovası ve Sakarya Nehri’nin kıvrımlarını Bolu Dağı’na kadar görebilirsiniz. Kuzeye döndüğünüz zaman Karadeniz’i tüm güzelliğiyle izleyebilirsiniz.

Binenler der ki; balon uçuşu, yükseklik korkusundan kurtulmak için de çok iyi bir fırsat. Havalandıktan sonra hava akımlarıyla birlikte hareket edildiği için herhangi bir sarsıntı veya rüzgar hissedilmez. Sepet, içinde bulunduğu hava kütlesinde hareketsiz bir şekilde asılı durur. Uçuş yapılan sakin koşullar altında, 500 fitte bile ani hiçbir hareket, sepeti sarsacak hiç bir şey olmaz ve insan kendini havada yürüyor gibi hisseder (hissettiğiniz hareket, bir asansörde hissettiğinizden bile çok daha azdır). Böylece yüksekliğin getirdiği panik ortadan kalkar ve geriye sadece manzaranın keyfini çıkarmak kalır. Ağaç tepelerinin üstünden geçerek veya yükseklerde süzülerek uçarken hissedilen şey sadece huzur dolu bir duygudur.
Son söz nedir derseniz, ‘balona binmek istiyorum’ derim. Bu kadar olumlu ve rahatlatıcı bilgiden sonra Kapadokya’ya kadar gitmeden, bir hafta sonu İstanbul'a bir (ki bizim eve daha yakın:)), Ankara'ya üç saat, İzmit'e ise sadece yirmi dakika uzaklıkta olan Sapanca'da soluğu alalım diyorum. Hayata başka açılardan bakmak, huzur dolmak lazım:)

Not: Sapanca'ya nasıl gidilir? nerede kalınır? ne yenilir, ne içilir? bunlar bizzat yaşayıp anlatılmalı...

21 Mayıs 2009 Perşembe

Ev günleri – Beş ayın ardından…

Evde kalınca insan önce çekmeceleri karıştırıyor. Ne kadar da biriktirmişim her şeyleri diye hayıflanıyor ya da bunlar da burada mıymış kaybolmuştu sanıyordum diyerek bulduklarına seviniyor... Bazılarınız benim gibi olmayabilir tabii ama yoğun tempolu çalışılan yerlerde, hele de evde bir çocuk varsa evin hanımı malum ev işlerinden ister istemez bir miktar uzaklaşıyor. Eve temizlik ya da çocuk bakımı için gelen şahsı muhterem kadın bir anda sizin eliniz kolunuz oluveriyor. Sonra ne mi? Sonrasında siz; evinize gelip giden, onu adeta otel gibi kullanan, temel ihtiyaçlarınızı karşıladığınız eşyaların yerini bilen ama detayda hiçbir şeye hakim olamayan biri halini alıyorsunuz. Umurunda olmayanlar eminim vardır. Ama ben, benimle ilgili olan, beni yansıtan, benim seçimim olan bu evi başkasının gibi yaşamak istemiyorum. Dolayısı ile ev işçiliği günlerinde evimi tekrar tanıdım, çekmecelerimi bildiğim gibi düzenledim. Yine de Allah’a şükürler olsun ki evdeki çekmece sayısı sınırlı:) Bütün gün de temizlik, yemek, ütü vs yapılmıyor yani…:))

Diğer haber zayıflama konusunda: diyet yapmama kararımı sürdürüyorum. Hatta kimi gün beni karbonhidrat canavarı olarak bir pizzacıda ya da brownie ile görebilirsiniz Spora devam ama… Hatta sınırları zorlamaya başladım. Koşu bandı – ki ben onu halen yürüyüş için kullanıyorum- yanı sıra aletlerle de çalışmalar başladı. Her ne kadar bir kilonun üzerindeki ağırlıkları henüz kaldıramasam da bir azim durumu var yani… Ananas yemeyi ihmal etmiyorum (zayıflamaya çalışanlar mutlaka yemeli diye okudum da:) Bizim marketin ananas satışları tavan yaptı sayemde:)).
Görenler iltifat ediyorlar ‘ne kadar incelmişsin’ diye… Verdiklerim, vereceklerimin üçte biri diyebilirim. Bir de bugün güzel bir yazı okudum: ‘Tartıdan uzak durun, kilonuzu kıyafetleriniz ve çevrenizdekiler size söyleyecektir’ diyor. Tartının yanıltıcılığından ne kadar kopacağım bilemiyorum, ama çevremdeki olumlu tepkiler bu yoldaki motivasyonumu arttırdı bile. Teşekkürler destek için!

Ve son söz; çalışma hayatından başka bir dünyayı hayal edemeyenlere: Ben hiç sıkılmadım bu beş ayda… Pek çok sebep sayabilirim: iş hayatımda belli bir doygunluğa ulaştığım için, son yıllarda şirket politikaları sebebi ile yıprandığım için, evimi özlediğim için, kendime vakit ayırabildiğim için, çocuğumu okula götürüp getirebildiğim, ona dilediğimce zaman ayırabildiğim için, çalışma hayatı dışından yeni arkadaşlar edinebildiğim için, blogum olduğu için, huzurlu olduğum için, istediğim filmleri izleyebildiğim için . Bir arkadaş bir yıl sonra konuşalım beş ay bunun için çok erken demişti. Bir yıl sonra neler hissedeceğimi bilmeme imkan yok tabii… Umarım onu da buradan aynı mutluluk ile yazarım:)

20 Mayıs 2009 Çarşamba

19 Mayıs

19 Mayıs’tı dün… Bayramın coşkusu, eski tadı yok artık… Eskiden mi iyiydi yoksa biz çocuk olduğumuz için mi her şey değişik geliyor, hoşumuza gidiyordu bayramlar? Şimdi herkes tatil diye görüyor bunları. Yalan değil ben dahil pek çoğumuz uzun zamandır ‘Aaa, salıya geliyor, bir gün öncesinde izin kullanılsa al sana 4 günlük tatil!’ demiyor muyuz? Bunlar, yiten değerler, yoğun hayatların birer parçası… Mesela bizimkilerin okullarında bile herhangi bir aktivite olmadığını görmek benim için hayal kırıklığı… Günler öncesinden duyurulan 19 Mayıs’ın tatil olması dışında! Hayır, 19 Mayıs sadece tatil değil… Bir tarihin başlangıcı, yeniden doğuşun, dirilişin tarihi… Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayram'ı…

Bu aralar bizimki pek meraklı Atatürk’e. Zaman zaman fazla geliyor bana ama yine de hevesini kırmadan yanıtlamaya çalışıyorum sorularını. Annesini, babasını öğrendi şimdi dedesini, dayısını, yengesini merak ediyor Atatürk’ün:) Daha okuma yazma bilmiyor ama deftere onların adlarını yazmaya çalışıyor vs. Dün bu hevesini kırmamak ve biraz da günün anlam ve önemi için Atatürk albümü yaptık birlikte. İnternetten bulduğumuz Atatürk resimlerini babası çıkardı, o da kesti ve yapıştırdı defterine istediği şekilde. Yazılar yazmak için bazı sayfaları boş bıraktı. Kısaca, biz saygı ve sevgiyle andık dün Ata’mızı.

19 Mayıs 2009 Salı

Gülen Boyacılar

Bu günlerde ‘Gülen Boya’ favorilerimden… Zira, okul öncesi ve okul grubu olarak gördükleri potansiyel müşteri grupları için piyasaya sürdükleri pek çok ürün var. Bunlar, zehirsiz, çocukların güvenli bir şekilde, eğlenirken öğrenebilecekleri, kendilerini keşfedebilecekleri, yaratıcılıklarının sınırlarını zorlayabilecekleri ürünler: Parmak boyalarından kalem boyalara, oyun hamurlarından vitray malzemelerine, cam dekorlardan ahşap maket setlerine, yüz boyasından tekstil boyalarına kadar yayılmış bir ürün gamı… Dolayısı ile onların minik Picasso’lar ya da minik Donatello’lar olması, bu tür oyuncaklarla ya da hobi malzemeleri ile daha kolay. Detaylı bilgi için bknz. www.polisan.com.tr/web/guest/products/hobbyandartgroup

Bizim prenses ile birçok hobi ürününü almıştık ‘Gülen Boya’nın… Parmak boyaları, boya kalemleri, oyun hamurları çok başarılı bence. Hatta geçenlerde zıp zıp hamur takı seti aldık- ki içindekiler ile kolye, yüzük, küpe, bilezik gibi takılar, anahtarlıklar vs yaptık. Oyun hamurundan farklı bir yapısı var. Bir süre açıkta bekledikten sonra kuruyor ve bozulmuyor yaptıklarınız. Resimlerini paylaşamayacağım. Çünkü pek çoğunu arkadaşları ve öğretmeni başta olmak üzere hediye etti bizim usta:) Bir dahaki sefer inşallah!

Bugünkü yazı bir teşekkür aslında… Dün bizimkinin sınıfında yine aile katılımı günüydü ve aktivite olarak çit boyama seçilmişti. Tüm sınıf, getirilen boyacı kıyafetleri ile çitleri boyarken harika bir gün geçirdiklerine eminim. Kıyafetler ve katılımdaki ince düşünceler için Ece’nin ailesine, çocuklara verdiği önemden ötürü de Polisan’a yani Gülen Boya’ya teşekkürler…
Boyacı kıyafetleri hepsine ne de çok yakışmış, değil mi ama? Artık bu kıyafetlerle ve tecrübe ile bizim boya işlerinde bana yardım eder :)


18 Mayıs 2009 Pazartesi

4.Validebağ Şenliği :)


Evet yine uçurtma peşindeydik. Başka katılımcılar vardı aramızda. Hoş uçurtma almadan gelmişlerdi ve son anda aldıkları uçurtma onları yarı yolda bıraktı, maalesef. Bu haftayı da uçurtmamıza zarar vermeden ve şu internette gördüğümüz çift ipli uçurtmalardan almadan atlattık:) Bir sonraki sefer olur mu bilemem. Zira, havalar birden ve haddinden fazla ısındı. Kısa kolluları giymeye başlayalım derken askılılara, şıpıdı diye tabir ettiğim parmak arası terliklere hızlı bir geçiş yaptık. Hadi hayırlısı... Durulmaz artık İstanbul'da :)

15 Mayıs 2009 Cuma

Şimdi Okullu Olduk

Devir değişti tabii... Biz de her ne kadar istemesek de, uzak durmaya çalışsak da bu çarkların arasına zaman zaman katılıyor, döngülerde yer alıyoruz. Çocuk ise konu akan sular duruyor, onun gelecek endişesini yaşıyoruz yaşı kaç olursa olsun! Yapmayalım, daha erken, ben 3 farklı ilde okudum ilkokulu diyorum bazan. Hele bugün çok başarılı diye tanımlayabileceğim "patron" olan bir arkadaş bana ilkokul ikinin başında okumayı söktüğünü söyledikten sonra:)
Sonra çevremdeki anneler-babalar korkutuyorlar beni, bizi... Herkes telaşla okul arayışında. Aman ya kontejyanlar dolarsa? Sanki kızımız açıkta kalacak, okuyacak okul bulamayacak gibi. Pek çok okul anaokulunda okumayanı ilkokuluna almıyor, bir kısım anaokulunda okumayı öğretmeye başlamış. Bazıları anaokuluna bile kura ile çocuk alıyor. Bazılarını mali açıdan karşılamaya çalışmak bile saçmalık gibi geliyor. Bazıları mülakatla öğrenci seçiyor. "Parasıyla değil mi?" bile diyemiyorsunuz yani!!!
Çok düşündük, tartıştık bu konuda: Acaba, evin arkasındaki okul fırsatını tepmek doğru mu diye... Öte yandan eğitimci tanıdıklar dahil herkes ilkokula vereceğiniz okulun anasınıfına kayıt yaptırın diyor. Belli bir çevreleri olur çocukların bu şekilde, birinci sınıfta çete oluverirler, sınıfa, öğretmenlere, ortama alışmaları kolay olur vs deniyor. Bütün bunlara kulak tıkamak mümkün olmuyor elbette...
Okulda eğitimci yakınlarımızın olması, konumu, çevremizden aldığımız olumlu duyumlar sebebi ile Marmara Eğitim Köyü'nde idik bugün. Anaokulundan üniversiteye kadar olan yolculuğun gözlerden uzakta bir yerlerde sıcak birlikteliği vardı ortamda. Ailecek kararımızı verdik ve kızımızı Marmara Ana Okulu'na kayıt ettirdik. Üzerimizden büyük bir yük kalktı. Yolculuğun ilk adımı hayırlı olsun hepimize... İşte ilk görüntüler:)

14 Mayıs 2009 Perşembe

Ayılı Kek

Ben bugün tabiri caizse medeniyette dolaşırken kızım ve teyzesi de evde harika kekler yapmışlar. Tarifini kızımın anlattığı şekilde yazıyorum:
yumurtaları kır. 2 tane yeter! Şekeri koy.. karıştır. sonra unu koy. bi de küçük tozlardan ( vanilya ve kabartma tozu demek istiyor) sonra bişi daha koymuşlar ama onu hatırlamıyormuş:) en son da pringlesı parçaladığını söyledi içine - ki lezzetine bakılırsa bu doğru olamaz! olmamalı:)
Biz afiyetle yedik ama sonra aklımıza süs yapmak geldi ayılara. Şeker hamuru ve çikolata ile biraz renklendirdik, birlikte.

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Kumdan Heykeller

Hangimiz kumdan kaleler yapmadık ki? Çocukluğumdan beri denize girmek kadar kumda oynamak, kaleler yapmak da ilgimi çekmiştir. Hangimizin kovası küreği yoktu ki? Şimdiki nesil farklı desek bile çocuklarımızın da en az bir kova bir de küreği yok mu? Onlara kendi kalelerini yapmaları için yardımcı olmuyor musunuz?
Böylesi bir girizgahın nedeni aslında dün bir arkadaşımdan aldığım bir sunu dosyası. Devasa kum heykellerin resimleri vardı dosyada. Fiesa 2008’den olduğunu sanıyorum resimlerin. Zira, maalesef nerede çekildiklerine ilişkin yazılı bir bilgi içermiyordu… Bu tür bir sergiyi canlı olarak hiç gezmedim ama internette gördüklerime bile hayran kaldım açıkçası. Amerika, Fransa, Japonya, Avustralya, Rusya gibi dünyanın pek çok yerinde bu tür sergiler yapılmakta ve kum heykeltıraşlar çeşitli ödüller için yarışmaktalar. Yakın tarihlilerden örnekler vermek gerekirse;


Dinostory- Avustralya: 26 aralık 2008 -26 nisan 2009 tarihleri arasında süren kum heykeller sergisi için Avustralya ve dünyanın dört yanından heykeltıraşlar 3 hafta çalışarak bu muhteşem heykelleri yaratmış.
Toplam 3500 ton kum kullanılan çalışmada, izleyenleri dinozorların yaşadığı dönemlere götürmek hedeflenmiş.

Fiesa – Portekiz: 22 Mayıs 22 Ekim 2009 arasında 7. düzenlenecek festival için 60 heykeltıraş, 35000 ton kum ile 15000 m2 alanda eserlerini sergileyecek. Heykeltıraşlar arasında Türkiye’den de bir isim mevcut.
Tottori- Japonya: 35.000 $ ödül için yarışacak 14 uluslararası büyük kum heykeltıraşın sergisi 18 nisan 2009’da izleyenlerin beğenisi için açılacak olup 44 gün boyunca açık kalacaktır.


Le Touquet – Fransa : 11 nisan -31 ağustos tarihleri arasında kum heykeltıraşları için 200 kadar eserin yaratılacağı Fransa krallarına ilişkin orijinal teması olan bir buluşma daha var.


Peki Türkiye’de??? Detaylarını bilemiyorum tabi bu sanatın, ama insan ülkede su ve kum yok mu diyor (www.prosandart.com da detayları bulabilirsiniz) Yurtdışında bu kadar yaygın ve kabul görmüş bir etkinliğin ülkemize gelişi 2006’da Lara’da gerçekleşen Kum heykel festivali ile maalesef...2007’de Beach Park-Antalya’da, 2008’de Akkapark’ta sürdürülmüş festivaller. 2009’da da yine Lara Beach Park’da gerçekleşiyor. Bu senekini kaçırmadan gezme şansımız olur inşallah :)

12 Mayıs 2009 Salı

Uçurtma Şenliği :)


Kendimize yeni bir hafta sonu aktivitesi bulduk sanırım :) Çok sevdiğimiz bir arkadaşın çağrısı ile '3. Geleneksel Validebağ Uçurtma Şenliğinde' idik haftasonu... Birkaç gün öncesinden uçurtmamızı aldık. Kendimiz yaptık demek isterdim ama bu işin ailede bu kadar kabul göreceğini bilmiyorduk maalesef. Yolda arabanın arkasında satılanlardan bir tanesini seçerek uçurmaya çalışırız diye düşündük. Meğer, bu iş için çok para yatıranlar, bu işe gönül verenler varmış. Bizler amatör uçurtamımız ve gerçekten amatör olan aile üyeleri ile katıldık şenliğe. Bu arada şenlik dediğime bakmayın, sadece arkadaşlarımızın çabası ile günden güne katılım artıyor, yoksa organize bir durum yok ortada. Bir süre sonra bir kurul kurar, işi daha profesyonelleştirir ve gerçek bir şenlik haline getirir mi bilemem ama neden olmasın derim:)

Biz gerçekten gerek uçurtmamızla gerekse ekibimizle amatördük. Ben çocukluğumdan beri uçurtmaya el sürmemişken, sevgili eşim hiç uçurtma uçurmadığını söyledi :( (Şenlik başkanımız, sevgili dostumuz olmasa bizim uçurtma havalanmazdı ya neyse...)
Ama bir süre sonra eşim piri oluverdi bu işin. Uçurtmamızın hiç bir ağaca takılmadan, gökyüzünde süzülmesini sağladı.Aldığı keyiften olsa gerek benim güneş gözlüklerimi bile takmaktan gocunmadı:)Sevgili kızıma gelince, babasından zor da olsa fırsat bulup uçurtmayı tutabildi. Ben tabi ki, kenarda onları izliyor, çıkan ufak uçurtma savaşlarını tatlıya bağlıyor ve sevgili arkadaşımın yaptığı poğaçaların tadına bakıyordum :)

Sonuçta çok eğlenceli bir aktivite veya spor bu... Açık havada, izci okulunun bahçesinde, ister uçurtma isterse uzaktan kumandalı oyuncaklarla katılabileceğiniz bir hafta sonu eğlencesi... Tandıklar, başka tanıdıklarını getirdikçe de büyüyecek bu :) Hava şartları önemli, ama mekan her daim rüzgar alıyor gibi:) Bu arada, biraz ileride izci okulunun bahçesinde harika pideler, lahmacunlar, tostlar yiyebileceğiniz ve çay ya da meşrubat içebileceğiniz bir çay bahçesi var. Her ne kadar kedi dolayısı ile ben ayakta durduysam da burası uçurtma yorgunluğuna iyi gelen bir mekan gibi...Bunun dışında Valide Bağ Öğretmen Evi'nin bahçesi var ki yeşillikler içinde tam keyif yapmalık bir mekan:)

Bir sonraki için daha hazırlıklı olacağımız kesin. Kimbilir belki iki uçurtma ile bile katılabiliriz :)

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Anneme;

Benim annem güzel annem
Beni al kollarına,
Kucağında okşa beni
Ninniler söyle bana...

Bu çocuk şarkısı, ne zaman duysam burnumun direğini sızlatmıştır. Hemen herkes gibi ben de annemi çok ama çok seviyorum. Otuz üç yaşında olsam bile onun dizine yaslanıp, saçlarımı okşatmaya bayılıyorum. Yanında hala o ‘küçük kızı’ olmaya doyamıyorum. Sevgi, fedakarlık, emek hepsi demek annelik… Uykusuz geceler demek, endişe demek, umut demek, bir hamuru istediğin şekilde yoğurmak, birine can vermek demek… Hepsi için harcadığın zamana, emeğe minnettarım anne. Bugünlere getirdiğin, her zaman destek olduğun, anlayış gösterdiğin ve güvendiğin için teşekkürler demek az kalıyor.

Bugün ben de bir anneyim. Dünyanın en güzel duygusu sanırım çocuğunuzun size ‘annecim’ diyerek sarılması. Zira, saf, içten, tertemiz, karşılıksız, sıcacık… Şimdi annemin yanında değilim, ona sarılıp öpemiyorum. Ama yanında olmasam da yanımda olduğunu biliyorum anneciğim. Seni çok seviyorum.

Tüm annelerin geçmiş anneler günü kutlu olsun. Birkaç gündür yeni görünüm için çalışmaktan ve anneler gününde uçurtma peşinde olmaktan dolayı yazmaya fırsat bulamadım.

8 Mayıs 2009 Cuma

Herkes Tercihini mi Yaşar?

İçim şişti yine… Hani bir ejderha çıkıp yutacak etrafımda ne var ne yoksa. Bazen hiç plan yapmamalı insan diye düşünüyorum. En azından ben! Zira, ne zaman bir şeyleri çok istesem, ne zaman planlar yapsam bir yerlerde çuvallıyorum. Hep bir engel çıkıyor karşımıza:(

Arkadaşım doktorasını verdi bugün ve ben bu mutlu gününde onun yanında olmak istiyorum. Giyinip, süslenip evde kös kös oturuyorum ama niye? Çünkü kocamın işi var ve kızımla beraber gitmeliyim! Ama kızım okuldaki parkta oynarken dirseğini çizdi. Kanamadı bile ama canı o kadar kıymetli ki mızmızlanarak sızdı. Bütün gün oynamaktan yorulmuş belli ki! Bu arada benim planlarıma ne oldu? Puf! Bu evde herkesin bir hayatı var. Benimse suya düşen planlarım :(

Aslında, herkes tercihlerini yaşar derim ben. Şimdi, evde kalıyor olmak gerçekten benim tercihim mi? Sorgulamak gerek tabi… Koca ortalarda olmayacağının sinyalini dün akşam vermişti zaten! Eee, kızı uyandırmak ve yola koyulmak benim elimde. Mızmızlık devam eder mi bilinmez. Orada arkadaşlarını görünce değişebilir. Kim bilir o mutlu ben mutlu süper bir gece olur! Madalyonun bir de öteki yüzüne bakalım o zaman: Koca zaten yok. Bizim kız da uykusunu tam alamadığı ve dirseği yaralı olduğu için mızmızlıkta tavan yapar. Tüm eğlence zehir olur. Bu madalyon birkaç köşeli bu arada :) Bir diğer durum; evde oturduğum için tüm şımarıkları daha katlanabilir kılabilirim ama planlarım suya düştüğü için gerilmiş ve mutsuz olurum aslında! Gel de tercih et yani!!!

Henüz karar verememiş olsam da, kızım hala yatağında olsa da çok tebrik ederim seni arkadaşım! Başarılarının devamını diliyorum. Prof. olduğun günleri de görürüz inşallah diyeceğim ama devlet baba izin verecek mi bu duruma?!

7 Mayıs 2009 Perşembe

Kaybolmak İstiyorum :)

Geçen günkü Miniaturk gezimizi aktarmıştım. Aslında gitmeden önce kısa bir araştırma yapmış ve içinde çocuklar için de olsa bir labirentin olduğunu okuyunca çok sevinmiştim. Ancak, oraya vardığımızda gördüğüm beni hayal kırıklığına uğratmadı dersem yalan olur. Gezi ile ilgili yazımda her ne kadar bahsetmesem de – zira, çocukların hoşuna gidebiliyor-, ben bu alanı çok küçük ve basit buldum. Belli ki beklentilerim İrlanda’da içinden çıkmak için arkadaşlarla epey uğraştığımız türden bir labirent bulmak yönünde idi. İrlanda’da Wicklow’da bulunan Greenan Farm Museum and Maze, benim görüp içinden çıkmak için çaba sarf ettiğim, doğal ağaç çitlerden yapılmış içinde iki ayrı labirenti barındıran, doğal yürüyüş alanları ile büyük bir yeşil alan…
Bu tür bir park Türkiye’de var mı diye şöyle bir araştırdım ve maalesef rastlayamadım:( Sadece, Antalya’da Kasım 2007’de başlanan bir proje var: Akdeniz Üniversitesi Botanik Bahçesi’nde 1500 m2’lik bitki labirenti şeklinde… Ama tamamlanmış bir proje haberine henüz rastlanmıyor internette.Wikipedia’ya bakılacak olursa; labirentlerin ortaya çıkışı, hazine gibi gizli, kıymetli şeyleri elde etmek isteyenlerin korkutulması, caydırılması gayesine dayandırılmaktadır. Bu yüzden tarih, birçok labirente, labirent efsanelerine şahid olmuştur. Bunların en çok bilineni, Girit’tekine aittir. Efsaneye göre; Girit’te yaşayan Minotur adlı ejderha, her sene Atinalılardan on dört genç almaktadır. Günün birinde soylu bir ailenin çocuğu Theseus da bunların arasına düşer. Ancak, ejderhanın kendilerini hapsettiği dolambaçlı binadan, yol bularak kurtulurlar, Atina’ya dönünce mükafatlandırılarak kral ilan edilir. Efsaneye konu olan bölgede yapılan kazılar, böyle bir yapıyı ortaya çıkarmıştır. Kral III. William zamanında, İngiltere’de , bahçelerde, bitkiler ve özellikle sık ağaçlarla labirent yapma moda olmuş.

Guiness Rekorlar Kitabına göre en büyük labirent Pineapple Garden Maze, Dole Plantationi Wahiawa, Hawaii, USA. Toplam alanı: 12.745,79m2 ve yol uzunluğu 3,962 km’dir. 1997 de açılan labirent, temmuz 2007’de genişletilmiştir. Bu labirent aynı zamanda en uzun yola sahip sabit bir çit-labirenti olarak da kayıtlara geçmiştir.

En eski çit-bitki Labirenti İngiltere’deki 3. King William tarafından yaptırılan Gardens of Hampton Court Palace, Surrey, UK’dir. George London ve Henry Wise adlı kraliyet bahçıvanları tarafından tasarlanmış olup, 1689 ve 1695 yılları arasında gürgen ağaçları dikilerek hazırlanmıştır. Labirent 0,2 hektar alanı kaplamakta ve yaklaşık 800 m uzunluğundadır.
En uzun sabit çit-bitki labirenti ve yolu olarak bilinenlerden biri de Kuzey İrland’daki the Peace Maze at Castlewellan Forest Park, County Down’dur. Toplam 11.215 m2 alan üzerine kurulu olan labirentin yolu 3.51 km uzunluğundadır. Eylül 2001’de açılan labirent Beverly Lear (UK) tarafından tasarlanmıştır.

En büyük mısır labirenti ve yolu Stewarts Garden Lands Maize Maze’dir. 68.271 m2 alanı kaplar. Temmuz 2003’te Christchurch, Dorset, UK’de açılmıştır. Labirent istakoz şeklinde ve Adrian Fisher tarafından tasarlanmış ve Martin ve Susie Stewart tarafından yaratılmıştır. 14,22-km uzunluğu en uzun yolu olan geçici labirent rekorunu elinde tutmaktadır.

Longleat Hedge Maze; yolu ölçüldüğünde dünyanın en büyük çit-bitki (hedge) labirentlerinden biridir. 16000’den fazla porsuk ağacından oluşan, 0,6 hektar alan üzerinde kurulmuş ve yaklaşık 2,72 km’lik yol uzunluğuna sahip labirenti ilk kez 1975 yılında Craig Bright tasarlamıştır. Bulmacayı çözme zamanı çeşitlilik gösterebilir ama ortalama 40 dakikada tamamlanması beklenmektedir.

Guiness Rekorlar Kitabına göre (2005) dünyanın en büyük sabit ağaç labirent Samso Labyrinten; 60.000m2 alan ve 5.130 m uzunluğundaki yolu ile Samso Adası-Danimarka’dadır. Eylül 1999da yaratılmış olup Mayıs 2000’de açılmıştır.
İnsan bunları görünce, gidip içinde kaybolmak istiyor :) Ya da neden yakınlarımızda bir yerlerde bunlardan yok diye hayıflanıyor :(

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Miniatürk

Azmin elinden ne kurtulmuş ki bu gezi planı kurtulsun:) Pazar günü oldukça güzel bir havada yine soluğu Haliç kıyısında aldık.
Kızımın bu aralar Atatürk yoğun ilgisini çekmekte. Her ne kadar Anıtkabir ziyareti için ona söz versek de kısa vadede Ankara seyahati gözükmüyor bizlere… Bu sebeple de Anıtkabir ile başladı miniatürk içindeki gezimiz… Her yerde olduğu gibi en çok vaktimiz Atatürk ilişkili eserlerin başında geçti. Hatta kristal müzesinin yanında yer alan Zafer müzesi de geniş vakit ayırdığımız bir köşeydi…Elif’in kağnısı okundu vs…
Ben de maket yapma isteği uyandıran birçok eser yer alıyor: Topkapı Sarayı’ndan Sümela Manastırı’na, Mostar Köprüsü’nden Mardin Taş Evleri’ne, Küçüksu Kasrı’ndan Kalender Vapuru’na…
Olimpiyat Stadını unutmamak gerekir ki başına 1 TL ile çalışan ve dört Türk kulübünün marşını çalan makineler koymuşlar. Eee, tabii baba kız durmadı Fenerbahçe marşını dinletti herkese:)






Bu konuda çok fazla yazmayacağım. Gidilesi, görülesi bir yer bence… Küçük büyük herkesin ilgisini çekiyor. (Bizimki en çok eserler hakkında bilgi vermek için konan barkod okuyuculara biletini okutmayı sevdi sanırım. ) Hafta sonu, özellikle de Pazar günü olması dolayısı ile fotoğraflarımızdan da görüldüğü gibi oldukça kalabalıktı. Birebir görmenizi tavsiye ederim ama daha güzel fotoğraflar ve detaylı bilgi için http://www.miniaturk.com.tr/ ziyaret edilebilir.

Çocuklar için Truva atından bir kaydırak, küçük de olsa bir labirent ve satranç içeren büyük bir oyun alanı da mevcut. Hatta bir de masal ağacı var:) Kafetarya ya da restaurant tadilatta olduğu için bu konuda yorum yapamıyorum ancak, alışveriş yapılması için çıkış bir mağazanın içinden oluyor. İster istemez gördüklerinizden küçük birer hatıra alıyorsunuz. Tam gezinin bittiği noktada, bacaklarınıza kara sular inmişken şu alışveriş merkezlerinde görmeğe alışık olduğumuz masaj koltukları çıkıyor karşınıza... Ne diyeyim böylesi yorgunluktan sonra iyi gidiyor :)

5 Mayıs 2009 Salı

Bir güne sığmayan müze: Sanayi Müzesi

Bu hafta sonunu kayınpederimin de etkisi ile turlara ayırdık diyebilirim. Günler öncesinden planlamıştım aslında Haliç tarafına gitmeyi… Miniatürk gezilecek akabinde de Pier Loti’de çay içilecekti. Ama her zamanki gibi evdeki hesap çarşıya uymadı :( Hava durumunu öğrendiğimde bütün hayallerimin uçtuğunu, planlarımın da suya düştüğünü düşündüm. Ama öğlen saatlerinde Caddebostan civarındaki güneş beni ve sevgili eşim dışındaki tüm aileyi heveslendirdi bir kez daha… Maalesef ki, Haliç kıyısına geldiğimizde bardaktan boşalırcasına diye tabir edebileceğim şekilde yağıyordu yağmur…
Belki de o durumda yapılabilecek en iyi şeyi yaptık: Sanayi Müzesi’ne girdik. Muazzam bir mekan burası… Öğlenden sonra tamamını gezebilirim diyebileceğiniz bir yer değil kesinlikle. Dolayısı ile biz de tüm eserleri görmeden tamamlamak zorunda kaldık gezimizi. Bunda sevgili kızımın Atatürk köşesine ayırdığı geniş vaktin etkisi yadsınamaz tabi :)

Raylı ulaşım-trenlerin, tramvayların ve ardından denizcilik-teknelerin, sürat motorlarının olduğu bölümler ile başladık gezmeye…
Klasik otomobiller -ki pembe olan bizim kızın bir hayli ilgisini çekti-, teknoloji bölümü, uçaklar, otobüs vs gerçekten görülmeye değerdi. Dışarıdaki Haliç oyuncakçısı, saatçi, eczane, dövme demir ustası yağmura rağmen ilgimizi çeken diğer bölümlerdi. Dene-Öğren galerisinde bazı mekanik ve fiziksel prensipleri göstermek üzere özel olarak tasarlanan bir grup deney yer almakta ki biz burada tüm deneyleri birer kere yaptık :) Ev aletleri ve nasıl çalıştıklarını kesitlerinden görebileceğimiz bölümde kızım çelikle poz vermeyi de ihmal etmedi.

Hafta sonu olması sebebi ile bir de öğrenci grubu vardı aileleri ile gezen… Yaklaşık 75 kişi olduğunu duyduğumuz bu grubun gezimizi etkilememesi için restauranta kaçtık bir ara. İyi de yapmışız bana kalırsa: ) Yemeklerin gerek sunumları, gerek lezzetleri gayet güzeldi çünkü…

Bir gün boyunca gezebilirsiniz bu müzeyi. Görülmeye değer birçok eser (gramofon iğnesinden gerçek boyuttaki uçaklara ve gemilere kadar binlerce obje) , geniş bir dış mekân ve iki ayrı kapalı salonu (Lengerhane ve Tersane) var. Dediğim gibi biz tümünü göremedik eserlerin, pek çoğunun içine giremedik… Şimdi internetten sanal müze turu atıyorum ve en kısa zamanda tekrar gitmeli diyorum.
Tabii bu arada son olarak Fenerbahçe vapurunun önünde poz vermeyi ihmal etmedik tabi :)

Not: www.rmk-museum.org.tr adresinden tüm gerekli bilgileri edinebilirsiniz.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Hafta sonu kaçamağı: Ağva

Evet, evdeyim ve o yoğun koşuşturmalardan epey uzağım. Ama tatil, evde olsa bile herkese iyi geliyor. Sevdikleriniz ile beraberseniz daha da güzel tabii… Bu üç gün bu anlamda çok keyifli idi. Muhteşem doğası, insana huzur veren sessizliği ile Ağva’daydık önce. Gidiş yolu çok düzgün diyemem belki ama manzara, arabada çalan müzik, güneş bizlere her şeyi unutturdu. Her ne kadar evden çıkmadan orman yolundan gitmeme kararı alsak da kendimizi bir anda yeşilin hemen her tonunu rahatlıkla görebileceğiniz orman yolunda bulduk.

Ağva, İstanbul’un yanı başında olduğu ve hatta çok bilindiği halde, sessizliğini ve tabiatını koruyabilmiş, henüz kirlenmemiş bir kaçamak, bir dinlenme mekanı aslında. Bir yanında Yeşilçay diğer yanında Göksu dereleri ile yeşil ama yemyeşil bir yeryüzü cenneti burası… Özellikle hafta sonu tatilcilerini ağırlayan bu mekân; size, sevgilinizle, eşinizle, çocuğunuzla ya da arkadaşlarınızla keyifli bir tatil imkânı sunuyor. Nitekim insanın nehir kıyısındaki hamaklara uzandığında sadece kemikleri değil, ruhu da dinleniyor… Mevsimsel olarak avcılık, yüzme, balık tutma, tekne turu, bisiklet, yürüyüş, fotoğraf gibi pek çok aktiviteyi yapabileceğiniz, İstanbul’a yenilenmiş olarak dönebileceğiniz bir yer Ağva.

Karadeniz’e bakan kumsalını uzaktan seyretsek de, nehirdeki gezileri bir başka ziyarete bıraksak da Şile bezi kıyafetler satan alışveriş merkezini kaçırmadık :)Günün erken saatlerinde yola çıkmadığımız için ancak bir balık yeme şansımızın olduğunu düşünerek nehir boyunda aldık soluğu… Restaurantlar mevsimin de etkisi ile oldukça kalabalıktı. Ama ben kedilerin olmadığı bir yer de balık yiyebildiğim için çok mutluydum.

İstanbul’a yaklaşık 100 km olan Ağva’dan dönüşümüz sahil yolu olduğu söylenen yol üzerindendi. Ağva tarafı oldukça bozuk olan yolda hava da yağışlı hale gelince adeta farklı günlerde gidip dönmüşüz gibi hissettik. Görmeden döndüğümüz güzellikler olduğunun bilincindeyiz. Dolayısı ile bahar sona ermeden ya da en geç son baharda bu keyfi bir daha yaşamak üzere diyorum.
Not: Ağva hakkında daha detaylı bilgiyi http://www.agvanet.com/ adresinden bulabilirsiniz.

1 Mayıs 2009 Cuma

Gül Börek


Malzemeler:

4 adet hazır yufka
1 kg ıspanak
1 adet soğan
1 tatlı kaşığı salça
1 yumurta
1/2 kase yoğurt

Hazırlanışı:

Ispanaklar yıkanarak yemek yapılırcasına doğranır. Soğan yağda öldürüldükten sonra salça ve sonra da ıspanaklar ilave edilir. Kavrulduktan sonra soğuması için kenara alınır. Yufkalardan biri masanın üstüne yayılır ve çok az yağlanır(Ispanaklarla hazırlanan iç yağlı olduğu için). Böreklerinizin küçük güller olmasını isterseniz 6'ya, büyük gül gibi olmasını isterseniz 4'e bölünür. Her bir üçgenin içine hazırlanan içten koyularak sarılır. Tepsiye dizilen börekleri fırına sürmeden üzerlerine yoğurt sürülür. Fırında pişerken - renkleri değişmeye başladığında- çıkarıp bir yumurtayı da üzerlerine sürebilirsiniz.

Afiyet olsun...

Not: ıspanak yerine, patates kullanılabilir. bu durumda bir miktar fazla yağ kullanmakta fayda var.

Not: Malum diyetteyiz diye pek hamur işi yapmıyorum artık. Ama gelen istek üzerine resmini de tarifini de yazayım dedim:)

Dereotlu - Peynirli Kek

Malzemeler:

3 adet yumurta
1 su bardağı rendelenmiş kaşar peyniri
1 çorba kasesi beyaz peynir
1 tutam dereotu
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı sıvıyağ
1 çay bardağı süt
1 tatlı kaşığı tuz
2,5 - 3 su bardağı un

Hazırlanışı:

Bir karıştırma kabına yumurta, soğuk süt, sıvıyağ koyulup mikserle çırpılır. Sonra ince kıyılmış dereotu, rendelenmiş veya ufalanmış beyaz peynir, rendelenmiş kaşar ilave edilerek karıştırmaya kaşıkla devam edilir. Aldığı kadar un, kabartma tozu ve tuz eklenir ve kıvamı biraz katı hale gelinceye kadar karıştırılır. Borcamı ya da kek kalıbını yağladıktan sonra kalıbın içine ister un serpilir, ister cevizle kaplanır. İçine harcı boşaltarak üzeri kaşıkla düzeltilir. 170 derecelik fırında 30-40 dakika pişirilir. İlk 30 dakika fırının kapağı açılmaz :)
Bunun içine kırmızı biberli yeşil zeytinlerden de koyuyorum ben. Hem kek renkleniyor, hem de lezzetine lezzet katılıyor:)

Afiyet olsun...
 
Clicky Web Analytics