28 Nisan 2009 Salı

Bahar Gel Artık!

Kışı severdim çocukken. Kartopu oynardık, kocaman kardan adamlar yapardık, karda yatarak kimin daha güzel iz çıkardığına falan bakardık. Şimdilerde İstanbul’a öyle güzel karlar yağmadığından mıdır o kadar sevmiyorum kışı. Beyaz eskisi gibi saflık, temizlikten öte ölümün rengi gibi geliyor bana artık. ( Yaş iyiden iyiye kemale eriyor korkarım!) Baharı seviyorum ben. İnsanın içini ısıtıyor rengârenk çiçeklerin açışı. Gün hala 24 saat ama güneş daha çok bizimle oluyor artık. İnsanlara da yansıyor bu sıcaklık. Herkesin içi kıpırdıyor, yeni başlangıçlara daha sıcak bakıyor.
Baharın tek kötü yanı var sanırım bizim için: Her yana saçılan polenler! Sevgili öksürük kraliçemizi dolayısı ile de bizi üzüyor. Aslında, ailecek bilinen bir alerjimiz yok. Hatta sevgili kızımızda da alerji olmasın diye bir yaşına kadar bal, yumurta sarısı, çilek vs yedirmedik. Anne sütü ile beslendi ki artık bununla övünemiyorum bile. Sütler mi bozuktu bilemiyorum. Tek başıma değilim bunu biliyorum. Çağımızın hastalığı gibi görülüyor gözüme. Pek çok arkadaşımın alerjik problemleri olan çocukları var. Bir saatte en az 10 hastası olan çok gözde bir de doktorumuz… Durum böyle olunca insan biraz daha geniş bakabiliyor duruma sanırım.
Her türlü sağlık riskine rağmen ben baharı seviyorum. Evimde de bunu hissetmek için harika çiçekler aldım balkonum için. Sevgili annem –ki kendisi süs bitkileri konusunda bir uzman- görebilecek inşallah. Onun önerileri ile uzun süre bizimle olacaklarına inanıyorum. Zira bir öncekileri öldürdükten sonra bazı arkadaşların ‘burada çöl görüntüsü mü yaratıyorsunuz, icabında yılan getirelim’ sözleri hala kulaklarımda. Bilgi için, henüz ekeli bir hafta oldu ve yaşıyorlar :)

27 Nisan 2009 Pazartesi

Minik Picasso'lar 2...



İşlerini beş yaşında bile olsalar son derece ciddiye alan, tişörtlerin yaratıcıları harika çocuklar bunlar işte :) Resimlerini koymadan yapamadım. Birini evde zaptedemezken onüç tanesinin sakinliğine bakar mısınız!

Not: Çok yazılacak var ama öksürük kraliçesi ile meşgul olmaktan vakit kalmıyor maalesef :( Bizimkisi iyileşti sayılır da, havalar da bir kendini bulsa... Nisanın sonu geldi ama 'Oh! Bahar geldi' diyemedik doya doya.

22 Nisan 2009 Çarşamba

Minik Picasso'lar...

Sonunda boyadık tişörtleri… Daha doğrusu boyadılar. Sınıfa girdiğim andan itibaren çeşitli sorular ile beni şaşırttılar. Sonra biri ‘boyaları açabilir miyiz?’ diye sordu. Sanırım ‘evet, tabii ki’ cevabı yanlış cevaptı :( Çünkü o andan sonra hiçbir şey benim kontrolümde değildi, olamadı. Fırçaları ve boyaları nasıl kullanacaklarını bile tam anlatamadan balıklar da dahil olmak üzere pek çok yerini boyadılar tişörtlerin. Bir tanesinden çok umutluydum mesela: çok güzel resim yapan, taşırmadan boyayan bir çocuk. Bir de baktım ki tişörtün sol tarafı komple yeşil olmuş!!! ‘Ama bu ne?’ dedim gayri ihtiyari… ‘bunlar yosunlar!’ deyiverdi bir çırpıda… Bendeki de soru yani…
Bir diğeri yakasına renk verdi tişörtlerin, biri akvaryum çizdi balıklara. Ne kompozisyonlar vardı, anlatılmayı bekleyen… Hepsi çok yaratıcıydı kısaca. Anneler bu tişörtleri giydirir mi ya da hatıra diye saklar mı bilemem ama ben çok eğlendim onlarla. Hayran kaldım düşünce biçimlerine, sınır tanımadan yarattıklarına, birbirlerine olan saygılarına. Hiçbiri bir diğerini yargılamadı yaptığından, kullandığı renklerden ötürü… Belli ki bizler gibi kalıpları yoktu çünkü henüz. Hepsi minik Picasso’lardı bana göre. Umarım yaratıcılığınız hiç ölmez. Umarım ileride de tişörtlerden daha renkli hayatlarınız olur.




21 Nisan 2009 Salı

Haftasonu eğlencesi : Dolpinarium

Hafta sonu için çok keyif alacağınız bir yer önermek isitiyorum sizlere... Mutlaka gidilip görülmeli bence. Birkaç arkadaştan duymuştum ama kış olduğu için pek de cesaret edememiştik gitmeye. Havuz kenarı soğuk oluyor demişlerdi bize. Bu sebeple kat katlarımızı top toplarımızı alarak Pazar günümüzü değerlendirmek için sabah yollara düştük. Tuzla'dan, yani hafif dağ başından, yol aldığımız için 15:00'daki gösteriye yetişmeyi hedefleyerek Haliç'in kıyısındaki Dolphinarium'a gittik. Türkiye'nin en büyük Yunus Gösteri merkezi olarak geçiyor burası. (Bana sorarsanız daha büyük bir yer bekliyordum)Güzel yemekleri olan restauranında karnımızı doyurduktan sonra havuzun kenarında ailece yerlerimizi aldık. havalar ısındığından mıdır bilemem ama oldukça nemli olan bu mekan hiç üşünecek gibi değil bugünlerde. Amaç kızımızı eğlendirmekti belki, ama biz de en az onun kadar keyif aldık diyebilirim.

Bir ton ağırlığındaki beyaz balinanın seyircileri selamlaması ile başladı gösteri. Sonrasında fırçasıyla yaptığı sürrealist çalışma (ki bu açık arttırma ile satılıyor seyircilere) ,toplar ve halkalarla yaptığı şovlar ile devam etti. Sonrasında morslar ve yunuslar sırayla geldiler karşımıza. Kızım her ne kadar son olarak gösteriye çıkan prens ve prenses isimli yunusların şovlarına hayran kalsa da benim favorim morslardı. Eğitmenleri ile yaptıkları gösteriyi ömrüm oldukça unutmayacağım. Alkış tutmaları, utanmaları ve tango gösterinin en iyileri idi bana göre. Ama yunusların sıçrayışları, seyirciler ile top oynamaları da ayrı keyifli idi.


Bizim fotoğraf makinamız hala tamirde olduğu için çok resim koyamayacağım buraya. Gösterinin sonunda isteyenlere yunuslarla veya morsla fotoğraf çekilme imkanı tanıyorlar. Tabii baba-kız bu fırsatı kaçırmadılar. Kızım şimdilerde yunuslarla yüzeceği günün hayalini kurmakla meşgul. Zira haftasonu 200 tl karşılığında 10 dakika yüzmeniz randevu aldığınız takdirde mümkün. Detaylı bilgiyi www.istanbuldolphinarium.com dan bulmak mümkün tabii.

Sadece küçüklere değil büyüklere de iyi geliyor bu gösteri bence:)

19 Nisan 2009 Pazar

Üründül Dostlarına...

Küçük bir kızken, hep birlikte büyüyeceğim birileri olsun isterdim. Tanıyıp selamlaşabileceğimiz bir mahallede kök salmış olmak… Tüm dertleri, hüznü ve mutlulukları paylaşacağımız, içimizde kopan fırtınalara beraberce tanık olacağımız çocukluk arkadaşlarım olsun isterdim. Yıllar yılı süren böylesi dostluklarım maalesef olmadı, olamadı. Subay çocuğum çünkü… Bir nevi göçebe hayatı bizimkisi. Herhangi bir yerleşim merkezinde bir kaç yıl geçtikten sonra tüm giysiler valizlere, eşyalar sandıklara konulur ve yaşanmışlıklar, güzel anılar kalplerde bir başka diyara doğru yol alınır. Çocukça bir ümitle yeminler edilir unutulmayacağına dair ve mektuplar yazılır ayrılıktan sonra bir süre. Kim bilir belki bu sebeple yabani bir insan olmuşumdur. Yani pek çok yerde yaşamak zorunda kalmak, her yeni yerde kendini tanıtmak zorunda olmak, oraya oradakilere alışmaya çalışmak yormuştur beni… Düşünsenize üç ayrı ilde, üç ayrı ilkokulda okudum ben. Hoş orta okulu da aynı şekilde üç ayrı ilde bitirdim.

Şimdi, küçük kızımız için anaokuluna devam etmeli mi yoksa gideceği ilkokulun mu anasınıfı seçilmeli kaygısını ya da bu evden, İstanbul’dan ayrılmak istemememdeki temel sebebin esnekliğimi kaybetmiş olan benden kaynaklandığını düşünüyorum. Aslında, türlü saçmalıklara ve tersliklere rağmen 10 koca yıl aynı işyerinde çalışma ‘salak’lığım da bu yüzden değil mi?

Mutlaka bana kattıkları da vardır; her yeni yerin, her yeni arkadaşın. Ama yine de birlikte büyüdüğüm arkadaşlarım olmasını dilerdim.

Bu kadar yer dolaşıp yıllar sonra sadece biri ile karşılaşmış olmam ne kadar enteresan değil mi? Evet, çocukluğuma dair halen görüştüğüm en eski arkadaşı kader karşıma üniversite yıllarında çıkardı. Aynı yurtta, aynı odada kaldık iki yıl. Sonrasında da dostluğumuz bazen aralıklı olsa da sürdü bunca yıl. Malum çalışma hayatı, çoluk çocuk, yerleşim yeri farklıkları vs… Dün uzun diyebileceğim bir aradan sonra görüştük ama doyamadık tabi… Yaşamımın ailem dışındaki en eski tanığı, hiç bitmesin bu dostluk!

Aslında sadece o değil, Üründül kızları dediğim dört arkadaşımın yeri bende apayrı. Biz neredeyse 15 yıldır birlikteyiz. Kopmadık. Ömrüm boyunca da kopmak istemiyorum. Kızımın bu dört teyzesini çok iyi tanıyarak, hatta onların çocukları ile arkadaşlık yaparak büyümesini istiyorum. (Teyzelerin hepsinden ayrı ayrı etkileneceğine eminim.) Bu arada, artık, bu ekipteki herkesin bir kocası ve neredeyse herkesin bir de çocuğu var. Beyler sizleri de unutmadım. Bana bu konuda yardım edeceğinize eminim

23 nisanda görüşmek üzere…

Not: Galiba 30'lu yaşlar bozuyor insanı... Eski dostları daha bir arar oluyor insan. Yaşlılık böyle birşey mi yoksa? Zaten kolumuz, bacağımız, tiroidimiz derken annemlerden beter durumdayız. Bir de böyle duygusal yanı mı var işin???

17 Nisan 2009 Cuma

Günün Filmi ve Ben

Her kadının dengesinin alt üst olduğu günler vardır ya. Erkekler eşlerini veya sevgililerini hatta kadınların bile kendilerini tanıyamadıkları, kadınların ota köke ağladıkları ya da garip tepkiler verdikleri günler… Öyle bir dönemdeyim herhalde. Zira günün filmine -hemen her gün bir film seyretmeye çalışıyorum- bir ton kadar ağladım. Aşk tarifi-No reservations filmini seyrettim. Çocuğun annesiz kalması bana öyle bir dokundu ki gözyaşlarıma hâkim olamadım. Filmi seyredenler konunun bunun üzerine kurulu olmadığını, saçmaladığımı söyleyebilirler. Ama ben de farklı bir şey demiyorum zaten. Bugün benim saçmalama günüm :) Yoksa çok ağlanacak yanı yok filmin… Bir aşk filmi işte…

Bu dönemlerde gidip tiroide baktırmalı aslında. Yine birtakım değişiklikler geçiriyor kesin! Bir profesör bana ‘Kadınların %49’unun tiroidi problemi vardır. Kalan %51 ise doktora gitmediği için böyle bir problemi olmadığını sanıyordur’ demişti. Bendeki kabul edilmiş bir durum olduğuna göre, bu vaziyetin tek açıklaması da bu olmalı… Yoksa kadın milleti öyle dengesiz davranmaz, değil mi ama :)

15 Nisan 2009 Çarşamba

Tişörtlerde son durum


Okul faaliyeti için hazırladığımız tişörtler haftaya salı yani 21 nisanda renklerine kavuşacak. Ancak, bizim ikizlere hediye edebilmek için kızımla bir deneme yaptık Eskişehir'de iken. Onun seçtiği balık resimlerini yine tişörtlerin üzerine çizdim. Aldığımız renkleri de tişörtler üzerinde görme fırsatımız oldu böylece. Seçtiğimiz pembe o kadar koyuymuş ki bizim balık solaryumdan çıkmış gibi oldu. Hatta zenci olmuş da denebilir. Okulda kullanacağımız pembeyi ve yeşili daha büyük trajediler yaşamamak için değiştirdik İstanbul'a gelmeden:)

Sonuç yandaki gibi... Her ne kadar biri galatasaraylı gibi gözükse de işin aslı kesinlikle öyle değil!!! Fotoğraf makinem hala tamirde olduğu için cep telefonumdan çektiğim fotoğraflar bunlar. Renkler o sebeple biraz farklı duruyor maalesef :(

11 Nisan 2009 Cumartesi

Çocuklar…

Her şeyimiz çocuklarımız. İlk gördüğümüz andan itibaren en değerlilerimiz. Kendi adıma hemşirenin onu kucağıma ilk koyduğu anda bambaşka bir duygu sardı içimi. Bir arkadaşım kızımla birkaç saat geçirdikten sonra ‘Yüce Rabbim, anne baba olduktan sonra insanın içine böyle oluk oluk sevgi akıtıyor herhalde’ demişti:) Kim bilir, belki de o bambaşka dediğim duygu oluk oluk sevgidir. Onu çok seviyorum. Gülüşünü, bana her şeyi unutturan sarılışını, gözlerinin içindeki sevgisini… Hastayken bile umursamadan dans etmesini, gözünden uyku akarken bile çizgi film seyredebilmek için attığı taklaları, şımarmasını çok ama çok seviyorum. Gün geliyor yoruluyorum, bunalıyorum. Kimi zaman tepkilerim sert oluyor, özellikle de istediğimi yapmadığında… Onun daha küçücük bir çocuk olduğunu unutuyorum. Sonra gözlerine bakıyorum. Adeta ‘anneciğim ben daha beş yaşındayım’ diyen gözlerine… Ne kadar yoruyoruz kendimizi, kaptırıyoruz hayatın yoğun temposuna. Onun bütün istediği oyun oynamak hâlbuki… Ama hep bir yerlere yetişmemiz gerek, hep bir başka işimiz var. Hayatın yeni düzeni yıkıyor hem sizi hem de o masum çoğunuzu, eğer kaptırırsanız kendinizi. Sizin işiniz, onun okulu, balesi, piyanosu, basketi… Hep bir koşuşturmaca…
Bizler, bahçelerde saatlerce oynardık. Annem camdan bağırıp ‘hadi artık eve’ dediğinde birkaç kez pazarlık bile yapardık. Ta ki sesinin tonu değişene kadar… Şimdi oturduğumuz sitede çevreme bakıyorum. Hiçbir anne camdan kafasını uzatıp çocuğunu eve çağırmıyor. Çünkü çocuklar okuldalar. Sabahın kör karanlığından akşam hava kararana dek. Sosyalleşme okulda oluyor ya da sanal ortamda. Evet, inanamıyorum ama benim kızım bile okuma yazma bilmemesine rağmen bir bilgisayar kullanıcısı oluverdi. Şifremi kendince tanıdığı şekilde yazıp internette oyun oynayabiliyor. Acımamak mümkün değil bu yeni nesile. Ne hatırlayacaklar çocukluklarına ilişkin merak ediyorum. Ben birkaç kötü anıdan sonra ket vurmuşum çocukluğuma ilişkin anılara. Eşim 2-3 yaşlarını hatırlarken, ben pek az anımı taze tutabiliyorum maalesef. Her ne kadar anne babamın da yetiştirmek zorunda oldukları işleri, geçim dertleri, kendilerince koşuşturmaları, büyüttükleri iki çocukları olsa da ben hiç de kötü bir çocukluk geçirmediğime inanıyorum. Kızımın da ileride en azından bunları diyebilmesini umuyorum. Diyeceğim o ki emek istiyor çocuk, paradan çok. Sevgi istiyor, oyun oynamak istiyor. Bu bağlamda, Eskişehir günleri çok iyi geliyor bize: Tam gün oyun, eğlence, gezi… Hem Sobe çocuk oyun evi de var :)- ki bu ayrı bir yazı konusudur-

10 Nisan 2009 Cuma

Okul Projeleri ve Ben

Bu yaptığıma ben bile inanamıyorum. Aslında, geçen sene benden daha tecrübeli anneler ile birlikte iken görüyor ve bunlar benim de başıma gelecek diyordum içten içe… Gerçekten de oldu! Kızımın proje ödevi vardı geçen hafta. Onun için hazırlık yapmamız isteniyordu. Aile katılımı şart diye… Dolayısı ile bir yarım günü bilgisayar karşısında karikatür, sunum, resim inceleyerek geçirdiğime ben bile inanamıyorum. Seçtiklerime birlikte baktık, beğendiklerimizin çıktılarını aldık, kestik vs… Ailece ödev yaptık, her ne kadar çoğumuz 32 yaşında olsak bile:) İnsan kaptırınca daha neler neler buluyormuş meğer… Ama sevgili eşim ‘dur!’ dedi çok şükür… Bana kalsa bir de evdeki ıvır zıvır ile su değirmeni tasarlayıp yaparız diyordum. Sonuçta güzel bir çalışma oldu. Okuldaki süslemeler, sunumlar da çok güzel olmuş.

Ama benim asıl anlatmak istediğim geçen gün keşke kaçabilsek dediğim aile katılımı ile ilgili… Malum babamız izin alamayacağı için iş başa kaldı bir kere. Eskişehir’de bir fikir geldi aklıma: Çocuklara tişört boyatacağım. İlk önce kendileri ne istiyorlarsa çizsinler, boyasınlar demiştim ama sonra belki bir hatıra kalır, iki üç kere giyebilirler düşüncesi ile üzerine çizdiğim balıkları boyatmaya karar verdim. Malum balıklar sınıfı bizimkiler…

Sonucu buradan bir hafta sonra paylaşacağım. Ancak, tişörtleri bu hali ile de çok sevdim. Yani dilediğiniz bir modeli üzerine çizip boyayabiliyorsunuz. Özellikle çocuklara bir sürü değişik model ve renkte bluz yapmak mümkün böylece… Hatta kendime de bir ‘ev işçisi’ bluzu yapmak geldi aklıma. İstanbul’a dönünce bu işle ilgileneceğim bakalım.

Bu arada bazı yakın arkadaşlarımın söylemlerini duyar gibiyim: Evet, haklısınız! İşsizlik başa bela:) 60 tane balık resmi çizmiş biri olarak bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.

5 Nisan 2009 Pazar

Eskişehir Yolunda

Güzel bir hafta sonunu Eskişehir ile sonlandırıyoruz. Kızımla beraber trendeyiz şimdi… Bir winx sonrası bilgisayar bana kaldı. Keyifli gidiyor yolculuk… Baharın ılık havası, çiçeklenen ağaçların güzelliği yolculuğumuza da yansımış olmalı… Bu yol serüvenleri üniversite günlerinde başlamıştı aslında… Eski işim gereği ve ailemin Eskişehir’de yaşaması dolayısı ile de sıklığını çok da azaltmadan yıllardır devam ediyor. Eskişehir-İstanbul arasındaki süregelen bu tren seyahatleri her mevsim ayrı keyiflidir. (Kızımın küçükken yaşattığı kabus yolculukları saymazsak:) Bu arada 5 yaş, çocuğunuzun gerçekten büyüdüğünü hayretle gördüğünüz hatta ‘ben neyi kaçırdım?’ dediğiniz bir yaş bence. Üç yaş sonrası için de hep büyülü güzelliklerin başlangıcı ve kabus dolu günlerin sonu olarak düşünmüşümdür zaten.

Bugünü bu kadar keyifli yapan sadece ailemin yanına gidiyor olmak değil elbet: Sabahki üniversite dostları ile yapılmış sıcak kahvaltının, 29 Ekim için umutla yapılmış tatil programının da bunda payı var. Bizler yaz tatilini programlayalım, kesinleştirelim derken, bugün 29 Ekim’de başlamak üzere Dubai hayalleri kurduk hep birlikte. Hayali bile keyifliydi. Umarım gerçekleşir.

Eşimle üniversitede aynı sınıfta okuduk. Kim bilir belki bunun da etkisi ile o günlerdeki dostluklarımızı bu günlere taşıyabildik. Birçoğunun şu an nerede, neler yaptığını bilmesem de kemikleşti diyebileceğim bir ekip ile 10 yıl sonra da olsa düzenli buluşmalar gerçekleştirmeye başladık. Bu gruba kardeş gibi yakın bulduğum, ancak hayatlarını İstanbul dışında sürdürdükleri halde her fırsatta yanlarında olmaktan keyif aldığımız bir grup dostu da eklersek çok şanslıyız diyebilirim.

Geçen mayıs ayındaki Saklıköy organizasyonunda alınan keyfin tadı herkesin damağında kalmış olmalı ki grup buluşmaları çoluk çocuk kahvaltı organizasyonları ile devam etmekte… Bugün de onlardan birindeydik aslında. Bir arkadaşımızı bundan sonraki hayatını geçireceği Dubai yolculuğuna uğurlamak için biraradaydık. Tabii ki her buluşmada olan temenni sözcükleri tekrarlandı: ‘Yine buluşalım, arayı açmayalım vs..’ sonrasındaki plan enteresan tabii: toplantıdaki hemen herkesin kabul ettiği ‘Dubai’de 3 gün’. Henüz kendisinin bile evi olmayan arkadaşımız, eşinin bile ne zaman yanında olacağını bilmezken bizleri Dubai’ye davet etti bir sonraki kalmalı buluşma için. Bu sözlerin unutulmaması için kayıtlara geçiyorum:) Umarım ‘kaç kişiydik? Bak kaç kişi kaldık şimdi?’ durumu yaşanmaz ve bugün karara ‘evet’ diyen herkes 29 ekimde aynı uçakta oluruz. İlk fırsatta kendi adımıza THY’nin Dubai uçağına yer ayırtıyor ve herhangi bir sağlık sorunu olmazsa bu organizasyona da katılıyor olacağız.

Son olarak, orada hali hazırda hayatını sürdürmekte olan dostlarımızı da bu vesile ile ziyaret edeceğiz ve konukseverliklerini bir kez daha tadacağız:) Emrivaki olmadı değil mi???

2 Nisan 2009 Perşembe

1 Nisan - Neşe Doluyor İnsan:)

Oldum olası sevmişimdir 1 Nisanı... Şaka yapmak, gülmek, güldürmek ne güzel. Gerçekçi olmak gerekirse şaka yapan taraf olmayı herkes gibi şaka yapılan olmaya tercih ediyorum:) Dün de sabah başladı kafamda tilkiler dolanmaya... Bir arkadaşın tabiri ile 'kırk tilki, kırkının da kuyruğu birbirine değmeyen tilki'... Evde olunca insan en yakınındakilerden başlıyor düşünmeye tabii. Kızım küçük: 5 yaşında olduğu için onu kurban seçmedim, seçemedim. Ne yapayım? Kısmetsiz babamızı bu yılın şanslısı olarak belirledim.
Sabah aradım. Hal hatır sorduktan sonra çalıştığı yere çok yakın oturan bir arkadaşımızın şirkete gelip ona birşeyler vereceğini söyledim. Kızcağızın telefonunun şarjının bittiğini o sebeple onu arayamadığını vs. bir dakika içinde kırk tane yalan söyleyiverdim. Sonuçta saat 11:00'de kapıya çıkıp beklemesini istedim. Amacım onu kapıda birkaç dakika beklettikten sonra beni aradığında '1 Nisan' diyerek gülmekti. Fakat benim kocam daha ben o yalanları sıralarken söylenmeye başladı. 'Aval aval kapıda mı bekleyeceğim, bir sürü işim var. Gelince bir mesaj atsın, çaldırsın kapatsın vs. ' diye. Aslında evet! tüm amacım buydu :kapıda 'aval aval' beklemesi... Bir an yüzü geldi gözümün önüne : sinirlenmiş, kızgın... 'tamam ben bir konuşayım tekrar'dedim ve kapadım telefonu. Hoş sözü edilen arkadaşın konudan, yaptığım şakadan hiç haberi yoktu. Onu da bilgilendirip işi daha da büyütmek geldi aklıma ama vazgeçtim. Tek başıma eğlenmenin tadı olmayacaktı ve o çok kızacaktı.

Bizim 1 nisan şakasız geçecek diye düşünürken küçük hanımın öğretmeni bizleri aile katılımına davet ettiklerini söyledi. Sırayla anne-babaların gidip çocuklara bir faaliyet yaptırmaları, birkaç saatlik eğitmen olmaları üzerine kurgulanmış bir uygulama. Bana şaka gibi gelen -ki sebebi tamamıyle, bir tek çocukla ilgilenemezken 14 çocukla neden faaliyet yapmak isteyeyimkidir) bu uygulama diğer annelerin pek hoşuna gitti denebilir. Hemen kabul edenler olması beni hem utandırdı, hem de şaşkına çevirdi. Açıkçası, öğretmene sadece 'ben biraz düşüneyim' diyebildim. Bu konuda ne yapılabilir diye bir beyin fırtınası yapmak gerekecek bana göre... Hatta kaçmanın yollarını bulursam süper olacak.

Derken gün ilerledi ve akşam oldu. Sevgili eşim eve yorgun argın geldi. Ona okuldan, beni şok eden bu uygulamadan söz ederken kafamın tam üstünde bir ışık yandı:) 'Okuldan babaları çağırıyorlarmış, çocuklarla etkinlik yapmak için' deyiverdim. 'Gitar falan çalıp, şarkı söylersiniz' diye de olayı şekillendirdim. Kızdı, 'olmaz' dedi önce. Ama kızımın şakama bilmeden yaptığı katkılarla konuşmalar 'Okulun bu tür uygulamalarda çalışanları daha fazla düşünmesi gerektiği, çocukların böyle uygulamalardan kötü etkilenebildikleri vs..'den 'haftasonu yapsınlar, hafta içi nasıl izin alınır ki' ye geldi:) Ben bir süre eğlendikten sonra kızıma gidip babasının kulağına 'nisan 1' diye fısıldamasını istedim. Yüzünü tahmin edebilirsiniz.

Sonuç olarak; ben bugünü şakasız geçirmediğim, o da okul işinin ona kalmamasından dolayı keyif aldı, hatta birlikte güldük diyebilirim. Boşuna dememişler: 1 nisan - neşe doluyor insan:)
 
Clicky Web Analytics