31 Aralık 2009 Perşembe

Cingıl Bels:)


Kim ne derse desin ben seviyorum bu kutlamaları... Koskoca ve yepyeni bir yıl başlıyor. Heyecanla, mutlulukla, sağlıkla kutlamak gerekmez mi? Bir öncekindeki tatsızlıkları, hayal kırıklıklarını, buruklukları bir kenara bırakıp umutla bakmak yeniye...Kimin geleneği olursa olsun bana göre özel bir gün bu. Çevremizi süsleyen ışıklandırmaları, kırmızının sıcaklığı, beyazın saflığı ve bende uyandırdığı deli gibi alışveriş yapma isteği -ki bu yıl pek bir şey alamadım- ile yılbaşı öncesi telaşı seviyorum!

Bir-iki yıldır bizim evimize de girdi ağaç süsleme işi, ailemden alışık olmasam da. O mini mini süslemeler, ışıklandırmalar, hediyeler şimdiden mutlu olmama yetiyor aslında. Bir önceki yıllarda yaptığımız gibi deli bir telaş yok bu kez mutfakta. Hindiler dolmuyor, tepsi tepsi börekler, kekler pişmiyor belki, ama yine de umut ve sıcaklık var evimizde. Yeniye olan özlem var... Nasıl başlarsa öyle gider inancı var:)

Neşe içinde bir başlangıç yapılması için ne gerekiyorsa yapılacak bugün: Noel baba bile gelecek sitenin organizasyonu sayesinde:)Hele kızımın istediği o müzik çalan aletten (CD çalar)getirirse 'bu Noel Baba işi biliyor' denilecek! Yenilecek, içilecek, eğlenilecek... Bütün bir yıl böyle mutlu, huzurlu, sağlıklı ve beraber geçsin diye dualar edilecek:)

Herkese mutlu, sağlıklı yıllar!!! 2010 dilediğiniz gibi olsun!

29 Aralık 2009 Salı

Yeni yıl bizlere kutlu olsun!

Evet, yeni yıl hazırlıkları başladı.
Malum bu sene misafir var. Hoş bizimki misafirlikten öte bir gelenek artık:) Bizde yılbaşı, üstüne 1 ocak sabahı onlarda kahvaltı! Kaçarı olmuyor pek, yaklaşık 6 yıldır bu iş böyle. Bir keresinde İzmir'e gittik, gitmedik değil! Ama gelenek bu, bozmamaya gayret ediyoruz hep beraber. Herşeyi yarına yetiştiremem düşüncesi ile ön hazırlıklara başladık ve işte kızımla yılbaşı kekini hazırladık bile. Bu arada 'bayatlar o kek!' dediğinizi duyar gibiyim. Yiyenler sonra yorum yaparlar ümit ederim:)

Nasıl yaptığımıza gelince; bu sefer kurabiye yerine pişirilen keki ağaç şeklinde kalıpla kesip hazır şeker hamurları ile süsledik. Şeker hamuru tatlı olduğu için kekin şekerini az tutmakta fayda var diye düşündük. Ağacı süslemek yetmemiş ki bize kekleri de süsledik işte!!! Hatta bir kısmına pudra şekerinden kar bile yaptık.
Gönlüm noel baba falan da yapmaktan yanaydı ama o da bir sonraki yıla artık...
Afiyet olsun:)

22 Aralık 2009 Salı

Şeker Hamurlu Kurabiyeler-2

Nasıl da atlamışım bu resmi? Hem de hemen her hafta sonunu birlikte geçirdiğimiz halde:) Bu kurabiyeler de sevimli mi sevimli bir küçük hanımın doğum günü için yapılmıştı.

Bir aydan fazla oldu gerçi ama yaşadığı hayal kırıklığı hala gözümün önünde:( Aylar öncesinden sormuştum istediği bir şey var mı diye... O da prenses elbisesi istemişti benden. Fakat aile kurallarına karşı gelemedik. Onlar kral ve kraliçe olmadıkları için kızlarının da prenses gibi davranmasını, giyinmesini doğru bulmuyorlardı. Bu konuda tamamen farklı düşünsem de (bizim evde bir kral ve onun prenses kızı yaşadığından olabilir:) ) ailenin kostüm konusundaki düşüncesine saygı gösterip hediye konusundaki fikrimizi değiştirdik. Eee, haliyle o gün küçük hanımı hayal kırıklığına uğrattık. Her ne kadar kurabiyelerimizi beğenip üzerindeki şeker hamurlarını hapur hupur yemiş olsa da...

Bu kadar geçmişken üzerinden yazmam diyordum. Ama hafta sonu öyle bir şey oldu ki... Kızım ile oyuncakçıya gittik. Sonrasında gideceğimiz adres belli olduğundan bir hediye de arkadaşına almaya karar verdik. Seçimi kızıma bırakarak - ve tabii ki fiyat konusunda müdahalelerle:)- oyuncaklarımızı aldık. Söz konusu kendi beğendiği oyuncak olunca tabii ki alınanlar bebek, hatta prenses:) Yani ben her ne kadar ailenin kararına saygı göstermeye çalışsam da, çocuk bu yoldan çıkaracak birşey buluyor:)

Malum şimdi de yılbaşı geliyor. Birlikte düşünüyoruz bakalım ne alalım? Ne süprizler hazırlayalım diye... Sonuçtan çekinmiyorum dersem yalan olur:)) Hayır, bir daha görüşmeyecekler bizimle o olacak:(

18 Aralık 2009 Cuma

Yerli Malı Yurdun Malı:)

yerli malı yurdun malı
herkes bunu kullanmalı...

İlkokuldan bu yana unutmadığımız mısralar değil midir? Hepimizin elmalı, armutlu, portakallı bir anısı da vardır muhakkak. Sağolsun kızım dolayısı ile yine kutluyoruz biz Yerli Malı Haftasını... Yanılmıyorsam 1946 yılından beri kutlanıyormuş. Adına Tutum da eklenmiş bir de:) Kızım da götürdü evden yaptığımız fındıklı kurabiyeleri. Malum meyveyle alakası yok bizimkinin:(

Bugün konuştuk birlikte 1980'li yıllarda ilkokulda okuyanlar olarak... Şiirin devamını getiremedik ama, o kadar düşündük, aradık, bulamadık... Varsa bilen paylaşsın lütfen. Kızıma söylediğimde çok güldü çünkü: 'anne nasıl da uydurdun:)' diye. Oysaki beynimin derinliklerine kadar işlemiş mısralar bunlar, uydurmadığım. Devamı gelmiyor ama bir türlü:)

İşte nette bulduğum konu ile ilgili şiirlerden bir demet:

yerli malı
haftamızı açalım,
yurda neşe saçalım.
yerli malı dururken,
yabancıdan kaçalım.

ipekli var, yünlü var,
pamuklu var, bezi var.
fabrikalar işliyor,
öz malım gelişiyor.

yaban malı almayız,
düşünmeye dalmayız.
biz tutumlu oldukça,
hiç de yoksul kalmayız

***

elma
amasya elmasıyım,
meyvelerin başıyım.
al sarı yanağım var,
beni yersen kan yapar.

armut
armudu unutmayın,
onu da baştan sayın.
ne güzeldir kokusu,
içi dolu ballı su.

portakal
portakal sulu sulu,
içi vitamin dolu.
adana, kozan, dörtyol,
git ağaçtan ye bol bol.

ayva
sarı sarı rengim var,
ne güzel de kokarım.
istersen reçel yap ye,
istersen kompostomu.

şeftali
bursa'nın şeftalisi,
kilodur bir tanesi.
şeftaliyi kim sevmez,
tadına doyum olmaz.

fındık
giresun zengin olsun,
cebiniz fındık dolsun.
kırılır çıtır çıtır,
hem besler, hem ısıtır.

kayısı
malatya kayısısı,
yemişlerin nazlısı
pestili de yapılır,
yiyenler pek bayılır.

mandalina
adımdır mandalina,
sağlık veririm sana.
pek sevimli meyveyim,
bol bol yiyin bakalım.

kestane
hoş değil mi kestane?
alırsın tane tane.
sırtlarını çizersin,
kızgın küle dizersin.
pişsin tatlı tatlı ye,
en güzel besin diye.

Tutumlu kalın:)

15 Aralık 2009 Salı

Değişiklik Zamanı

Blogumda uzun süredir değişiklik yapmak istiyorum. Malum tebdili mekanda ferahlık vardır. Değişim insanı zinde tutar, monotonluk öldürür vs.. Ancak, yine hayat beni çarkların içine doğru aldıkça kendim için yarattığım fırsatlar da azalıyor. Bu bloga da yansıyor tabii...

Ancak bu gidişe bir dur demem gerektiğini de biliyorum, geçmişteki hatalardan ders alarak. Bu bağlamda da yazılarıma geri dönüyorum:) Kendim ile ilgili birşeyler yapmaya... Spora verdiğim arayı bugün itibari ile iptal ediyorum. Blogdaki aile resmimizi değiştiriyorum. Malum o fotoğraf yaratıldığında bundan tam 18 kilo fazlam vardı:) (hala normal bir insandan en az 15 kilo fazlam var) Bu sefer ressam sevgili kızım Defne... Çok daha iyilerini yapabiliyor olsa da bunu seçti bloga koymam için. Yenilerini yaptıkça ben de duvardaki resmi yenileyeceğim tabii...

Resim ile ilgili birkaç detaya dikkat çekecek olursam:

1. Kendi yüzünü babasının eli havada olduğu için görülmüyormuş:)
2. Ben zayıfım. Kalçalarda bir miktar şişkinlik olsa da:)
3. Baba-kızın tacı var (eski resimdeki kral ve prenseste olduğu gibi) ama ben de yok!!! boşuna 'evişçisi' denmiyor demek ki:)

14 Aralık 2009 Pazartesi

Üründül Dostlarına-2

Aylar önce yazmıştım onları ne kadar çok sevdiğimi. Bendeki yerlerinin apayrı olduğunu, ömrümün sonuna kadar yanımda olmalarını istediğimi vs... Bugün de o gün yazdıklarımdan farklı düşünmüyorum. Hatta hiç ayrı düşmeyelim istiyorum!

Ama herkes gibi bizler de koşuşturuyoruz. Her birimizin ayrı yaşam mücadeleleri var. Yine de eminiz ki gönüller bir. Birimizin bir derdi olsa, diğerleri yanında... Kutlanacak bir memvzu olsa, herkes birada... Her ne kadar organize olmak çocuklar, zaman ve mevkiler söz konusu olduğunda çok zor olsa da...

Geçen hafta bütün bu değişken parametrelere rağmen 'Üsküdar'da son çiçekçinin önünde' buluştuk, hem de çocuksuz ve kocasız:) Sonra da ver elini Beylerbeyi... Kah kikirdeyerek, kah tüyler ürperten konulardan konuşarak harika bir gece geçirdik birlikte. Otuzlarına gelmiş dört kadın! Evlilikten, çocuktan, hayatın avuçlarımızdan kaçmasına izin vermeden yaşanması gerektiğinden dem vurarak...

Hafta içi olmasına rağmen doluydu İnciraltı. Ama keyifli müziği, leziz mezeleri ile gecemizin ve özellikle bizlerin güzelleşmesine katkısı vardı:) Sonra mı? Aramızda olmayı çok isteyen ya da yanımızda olmasını çok istediğimiz bir başka dostun evine: Çengelköy'e gittik, kikirdeyerek:)ama taksiden atılmadan... Gecenin o saatinde, kızcağızın bize kahve yaptığı yetmezmiş gibi herkesleri eve bıraktı zavallı kocası. Bizimkinden de tam not aldı. Ölse gam yemez eminim:)

Ben şahsım adına çok keyif aldım o geceden. Sık sık tekrarlanması gerek kesin. Gecenin detaylarını, dışarıda olabilmek için çevirdiğimiz dolapları kendime saklayarak, sadece en çok 'ben doktorum!'a güldüğümü belirtmek isterim:):):)

Sonuç mu? Beylerbeyi güzel, İnciraltı güzel, yemekler güzel, yine gelecek biz:)

13 Aralık 2009 Pazar

Fındıklı Mantar Kurabiye

Bu haftasonu evin tadını çıkardık ailecek. Hal böyle olunca da ev içi aktiviteler gündemdeydi: Süpriz birşeyler yapmak istedi kızım babası için. Malum hepimizin kilo problemi olduğu için, bu aralar karbonhidratlı yiyecekleri pek yapmak istemiyorum. Ama kızımı da kıramadım. Birer tane yeriz, kalanları da arkadaşlara veririm düşüncesi ile anne-kız taktık önlüklerimizi. Veeee, evdeki herkesin damak tadına uygun süper kurabiyeler yaptık. Bizim tepsi yarını göremedi yani:)

Malzemeler:

2,5 su bardağı toz fındık
1 su bardağı pudra şekeri
1 çorba kaşığı sıvı yağ
2 adet yumurtanın akı
1 tatlı kaşığı kakao

Hazırlanışı:

Toz fındığı karıştırma kabına koyduktan sonra yumurta aklarını ve sıvı yağı ortasına dökün. Pudra şekeri ve kakaoyu da ilave ettikten sonra karıştırın. Hamurun kıvamı biraz sert olmalı. Yumuşak olduğunu düşünürseniz toz fındık ilave edebilirsiniz. Yoğurduğunuz hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp yuvarlayarak şekil verin. Sonra şekillendirdiğiniz kurabiyelerinizi bir tabağın içine koyduğunuz pudra şekerine bulayın. Fırın tepsisine dizin ve üzerlerine küçük yuvarlak bir kalıpla basarak mantar görünümü verin. 170 derece ısıtılmış fırında pişirin.
Afiyet olsun:)

5 Aralık 2009 Cumartesi

Profesyonel Olmak

Duygulardan arınmak mıdır? Kararlarda hep mantıklı olabilmek midir? Sanırım onca yıl çalışmış olmama rağmen ben profesyonel olamadım, olamayacağım da. Pek çok arkadaşım benim bu yolda birkaç adım attığımı hatta profesyonellik adına iyi bir yerlerde olduğumu düşünüyor. Ancak, görünen köy klavuz istemez! Günlerdir kafamın içindeki tilkiler yetmiyor gibi bütün bedenimi kemiren bir şeyler var içimde…

Alınganlık diz boyu… Her bir kararın arkasından doğru mu yanlış mı sorgulamaları... Yıpratıcı tabii. Ama güven eksikliği değil bu. Belki kadın olmanın doğası! Yani duygular olmazsa nasıl hareket ederiz ki biz? Şimdi buradan ‘kadınlar profesyonel olamazlar’ söylemi çıkarılacaktır eminim. Ama bana kalırsa istisnalar kaideyi bozmaz.

İş hayatında zirveye ulaşmış pek çok kadın var tabii. Ama duygularını işin içine karıştırmamak için türlü mücadeleler veriyorlar herhalde. Bana kalırsa bu da yıpratıcı. Tamamen duygusal olmak kadar hem de… Kalbinin sesini dinlememek çok acı!

İki arada bir derede kalmış biri olarak, içimi kemiren o şey aklım ve mantığımın dediklerini yapmama engel oluyor. Peki, neden profesyonel olacağım diye kasıyorum o zaman? Ben buyum diyemiyorum. Kadınım ve duygularımla hareket ediyorum. Bugüne kadar hep böyleydi aslında. Kimse kendini kandırmasın, hayatımla ilgili aldığım hemen her kararda aklıma ve mantığıma kulak kabartsam da hep kalbimin sesini dinlemişimdir. Şimdi ne değişti ki? İş hayatına kendimi kabul ettirmek için gereksiz bir çaba gibi bu yaşananlar…

İş hayatı beni bu şekilde isterse ne ala, istemezse de kadın olmaktan ve duygularımla yaşamaktan mutluyum ve mutlu olacağım:)

28 Kasım 2009 Cumartesi

Hastalığın pisi temizi olur mu?

Değil yakından, uzaktan bile görmediğim; hakkında sadece bana öğretilenlerden edindiğim bir önyargımın olduğu ve pek de sevimsiz bulduğum bir hayvandır domuz! Hani bazan pembe ve şirin karikatüre edilirlerse de, çamurların içinde yuvarlanmaları, pisliklerinin içinde yaşamaları bana hep itici gelmiştir. Beni tanıyanlar bilir hijyen manyağı değilimdir... Yani bu hoşlanmama duygumun altında yatan temizlik duygusu değil kesinlikle. Burada psikolojik analiz de yapacak değilim kendi kendime. Diyeceğim şu ki; hayvan sevimsiz ya, hastalık da en az onun kadar sevimsiz!

Diyeceksiniz ki hangi hastalık sevimlidir? Elbette, her hastalığın kendine has yarattığı bir tramva, bir moral bozukluğu, rahatsızlık veren bir yanı vardır. Domuz gribi denen bu hastalıkta da yok yok! Televizyonlar, internet, tanıdık tanımadık bir çok doktorun yorumu hepsi boş geldi yaşadıklarımızı düşününce. Zira, yaşamayan bilemez bence, tahmin edilesi bir şey değil çünkü.

Başlangıçta, asla düşüremeyeceğiz diye korktuğunuz bir ateş var bir kere... Beş buçuk yıldır çocuk bakan biri olarak ilk defa bu kadar endişelendiğimiz, bu kadar uzun süren ateşle karşılaştık diyebilirim. Sonrasında başlayan ve erken davranıp verdiğimiz ilaç sonrası tetiklenerek artan mide bulantıları ve kusmalar... Her tarafının ağrıması, iştahsızlık, ishal...

Çok şükür atlattık sayıyoruz. Biraz serum, biraz antibiyotik derken küçük hanım ayaklandı. Biz ise karantinadaki ailesi olarak ilaç desteği ile hafif denecek şekilde atlattık bana göre. Ateşlenmeden ama mide bulantıları ve kırgınlık hissederek.

Diyeceğim o ki, hastalığın adında bile meymenet yoktu ki kendinde olsun! Pis bir hastalıktı işte, geldi geçiyor bizim evden. Ortalığa saçılanlardan dolayı da, neden olduğu rahatsızlık hissinden ötürü de pisti işte! Sonuçta, bayramda gezmek, el öpmek, bu güzel havaları dışarıda sevdiklerimizle değerlendirmek yalan oldu bize. Bayramın tadını bir sonrakine bıraktık mecburen. Ne diyelim dermansız dert olmasın! Ve geçirmeyip de salgına yakalanacaklara şimdiden geçmiş olsun!

26 Kasım 2009 Perşembe

Çocuk, Fanus ve Domuz Gribi

Evet, uzun zaman olmuştu... İki ayı geçkin süredir doktor yüzü görmemiştik. Televizyonlar bas bas salgın hastalık diye bağırırken biz hastalanmadan idare ediyorduk hayatı... Ama tabii ki bir yere kadar!

Aşı olmalı mı, olmamalı mı derken şimdi hayırlısı ile savaşıyoruz virüsümüzle! Evde tedavi başladı. Sıkı yönetim ilan edildi. Tüm çalışmalar durduruldu, seyahatler iptal edildi:( Bir nevi karantina ortamı yani: Elde ıslak mendiller, koltuk altında 'bip'leyen ateş ölçerler... Brokoli çorbası, sıkma portakallar, zencefilli ıhlamurlar, redoksan tabletler korkarım bir işe yaramadılar. Şimdi sıra Tamiflu'da!

Nereden geldi? Bizim küçük hanıma nasıl ulaştı? Bilemiyorum. Halbuki biz fanusumuza koymuştuk çocuğu. Cumartesi gününden beri evden bile çıkarmıyorduk. Mücadelenin çok başındayız. Ama zorlu geçeceği kesin! Hastalığı yakın çevremden geçirmiş olanlardan güç alıyorum, düşündükçe. Kulaklarımı mümkün olduğunca televizyondaki kötü haberlere tıkayarak 'ha gayret Defne'cim geçecek!' diyorum.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Bizim Prenses ve Hor Hor Çeşmesi

Yazmıyorum ne zamandır... Yazacak birşeyler olmadığından mı? Kesinlikle hayır! Yine başkalarının hayatlarını kovaladığımdan, kendiminkine yetişemediğimden... Yaşamaktan, keyif almaktan çok koşuşturma içinde olduğumuzdan... Peki ama neden? nasıl? hemen çarkların arasına kayıverdim? İki- üç gün ile bile düzenimden, zevk aldıklarımdan, hobilerimden oluverdim. Tam buna bir 'dur!' demem lazım diye düşünürken küçük hanım yine öncelikleri belirleyiverdi! Prenses derken kraliçe oluverdi sorgusuz sualsiz!

Küçük hanım burnunu çekiyor şimdilik... Muhtemelen nezle! Ama o kadar çok arkadaşımda ve çocuklarında grip vakası duyuyoruz ki şu sıra; ürpermemek, 'aman Allah korusun!' dememek imkansız. Tabii ki birtakım önlemler alındı, malum hastalıklardan uzak durmak için. Mesela, C-vitamini bombardımanı var şimdi evde. Bir de tarçınlı, zencefilli ıhlamurlar... Elma kabuğu, karanfil ve meyan kökü de ilave ediyorum hem lezzeti artsın hem de eski günlerdeki gibi olsun diye. Bundan onbeş yıl önce içtiğim o ıhlamurlara benzesin istiyorum. Çünkü, onların tadı hala damağımda... Sağolsun matematik öğretmenimden öğrendiğim tek şey geometri sorularını çözmek değilmiş, arada ıhlamur tarifini de vermiş bize:)

Lafı uzatmanın anlamı yok! Bizim evde hayat durdu. Burunlar çekiliyor. Hor hor çeşmesi durdurak bilmiyor. Uykusuz gecelerde elde ateş ölçer nöbetler tutuluyor:( Bayram öncesi yapılan tüm hazırlıklar, planlar bir bir suya düşüyor:(

13 Kasım 2009 Cuma

Rengarenk kahvaltılıklar

Bugün evdeyim... Sabah koşuşturmacasını tamamlar tamamlamaz sanki çalışıyormuşçasına koştum bilgisayarımın başına. Bana gelen e-postalar kaçacaktı, işler yokluğumda birikecekti sanki!!! Oysa bugün evin keyfini süreceğim günlerden biri idi. Benim gibi hafta içinde de evinde olmak isteyen pek çok dostum var mesela... Allah'tan saçmalama sürem çok uzun sürmedi. Elektriklerimizin kesilmesi ile benim de bilgisayar ve internet maceram bitmiş oldu.

Aslına bakarsanız bu benim bugün teoride yapmayı planladığım sporumu da yapamıyor olmam demekti. Annemin ve sevgili eşimin 'ee çık dışarıda yürü' sözlerine aldırmazsak tabii... Çıktım mı? Çıkmadım. Sabırla telefonun sinyal vermesini bekledim. (bizim evde elektriklerin gelip gittiğini anlamanın en kolay yolu bu da:)))

Bu sırada boş durmadım tabii... Yarın malum tatil günü. Sabah çok güzel bir aile kahvaltısı yapmak lazım. Kahvaltılıkların çoğunun boşaldığını görünce şimdiden bir kısmını hazırlamaya karar verdim. Hem ne zamandır reçel dolabımı da düzeltmek istiyordum. Evet, benim reçel dolabım var:) Hemen herkesin erzak dolabı olduğu gibi benim de reçellerimi kavanoz kavanoz koyduğum reçel dolabım var. Neler mi var içinde? Şeftali, kayısı, bergamut, ayva, çilek, vişne, incir, fıstık, portakal kabuğu... vs. Tabii ki olmazsa olmazımız bal!!! Bu sene dışarıdan çok reçel almamış olacağız ki düzenlemem çok uzun sürmedi. Mesela evde ceviz ve patlıcan reçellerimizin olmaması şaşırttı beni. Zira, sevgili eşim bunları bitirir bitirmez yenisini alır, ama evde yapılmış o güzelim reçelleri ise yemek hep bana kalır! Bizim evdeki reçellerin çoğu aslında ya Eskişehir'den ya da Çeşme'den... Dolayısı ile anneler sağolsun diyerek küçük kahvaltılıklara koydum hepsinden birer birer. Yarın afiyetle yeriz diye düşünerek. Hoş Defne'nin de babası gibi reçellerle arası yok ya neyse. Keşke başıma kalan bütün işler bu kadar leziz, bu kadar tatlı olsa:)

Sonra... sonra ne mi oldu? 'bilip bilip' diye bir ses duydum. Elektrikler geldi demekti bu. Malum spor vakti yani. Bu aralar pek zor kilo vermesi. İş de zorlaştırıyor iyice. Ben de dolayısı ile diyemedim gitti 'yaşasın 20 kilo verdim' diye... Diyeceğim o ki, bizim kahvaltılıklar için bugün bir miktar daha fazla yürümek lazım!!! Ve en kısa zamanda evişçisi olarak portakal reçeli yapıp tarifini buradan yayınlamak:)

10 Kasım 2009 Salı

Saygıyla...


10 Kasım bugün... Kızım elinde kasımpatılarla heyecanla gitti okuluna. Saygıyla ve sevgiyle 'izindeyiz Ata'm' diyebilmek için... Geçen sene albüm yapmıştı tamamen kendi isteği ile. Annesi, babası, evi, arkadaşları diyerek resimler istemişti bizlerden. Bu hafta da ödev diye bir de poster hazırlaması gerekiyor Atatürk ile ilgili. 'Ben hallederim' dedi:) Bir anne olarak onu desteklemek de vazifem tabii. Ve her Türk genci gibi İzindeyiz Ata'm demek...

7 Kasım 2009 Cumartesi

Şimdi Okullu Olduk 2

Meğer ne zor şeymiş çocuk büyütmek! Anaokuluna başladı, artık büyüdü, okullu oldu bizler de rahatladık derken meğer yepyeni bir maraton başlamış hayatımızda!!! Hep ilk iki üç yılın zor olduğunu düşünüyordum halbuki... Uykusuz gecelerin, nedenini anlatamadığı ağlama krizlerinin... Ya üzerinden zaman geçtiği için bunların hissettirdiklerini unuttum ya da bugünlerde yaşadıklarımızın sadece bir başlangıç olduğunu bildiğimden başıma gelecekleri düşünerek haklı olarak daha da endişeleniyorum.

Ödevlerine bağlı bir çocuktum ben. 'inek' diye tabir edilen öğrencilerden hallice yani:) Kızımın da sorumluklarını bilerek, onları önemseyerek davranması hedeflerimiz arasında. Hatta bu eşimle aynı görüşü paylaştığımız ender durumlardan biri:) İlk zamanlar çizgi vs çalışmalarında ödev yapması için sarf ettiğimiz çabayı görerek 'eyvah!' demiştim. Bin türlü bahane ile ödev yapmayı ertelemek istiyor, yapmamak için taklalar atıyordu adeta... Sorumluluklarından kaçmaması, ya da verdiği kararların sonuçları ile yüzleşmesi gerektiğini düşünerek 'yapmama özgürlüğü'nden ve başına gelecekleri üzülmeden göğüslemek zorunda olduğundan söz ettik kendisine. Şimdilerde çok şükür sorun çıkarmadan, hemen yapıyor ödevlerini. Ama artık ödevler sadece onun kolayca yapacağı türden değil ki!!!

Anne-babalar için pek çok araştırma ödevi var, hem de anaokulunda! Her ne kadar üniversite bitirseniz üstüne master da yapmış olsanız yeniden başlıyorsunuz ödev yapmaya... 'Bunlar benim ödevim değil, senin sorumluluğun' da diyemiyorsunuz ki çocuğunuza! Zira, ödev eve 'aile katılımı' başlığı ile geliyor zaten! Gelgelelim anaokulundaki bir çocuğun 'Japonya' hakkında bilgi toplaması da pek mümkün değil yalnız başına.

İşte tüm bu aile katılımlı gözüken ama çocukların pek az rol alabileceği 'proje ödevleri' beni korkutuyor. Yeniden başlamış gibiyim okul yıllarına. 'Peki bunca yıl neden ve niçin okudum ki!' diye içimden geçirmiyorum dersem yalan söylerim. Harika bir cumartesi gününü karton kağıt, printer kartuşu ve Japonya resimleri arayarak harcamış bir anne olarak bu isyanımı paylaşmak istedim: Neden yine okullu olduk?

3 Kasım 2009 Salı

Arı Vız Vız Vızzzz....


Küçük hanımı arı soktu bugün. Aklım başımdan gitti telefonda öğretmeni 'Bugün yemekten sonra ellerini yıkarken Defne'yi arı soktu. Vakumla iğneyi çıkardık. Buz koyduk. Ama dilerseniz gelip alabilirsiniz' dediğinde... Tabii bir de 'X şurubundan verelim mi? Alerjisi yok yazıyor bizdeki formda ama' diye ekleyince. Evet, bizimkinin bilinen bir alerjisi yok. Ama daha önce hiç arı sokmamıştı ki!!! Hele bir de kulaktan dolma da olsa 'arı sokması ölümcül olabilir' biligisi varken beynimin bir yerlerinde...

Hemen acil durum ilan ederek küçük çaplı bir operasyon düzenledim:) Sağolsun kızımın okulunda öğretmen olan yeğenimi onun yanına gönderip güvende hissetmesini sağladıktan sonra eve gelmesi için babasını da olaya dahil ettim. Asıl hedef doğrudan hastaneye götürmekti çocuğu... Zira, henüz internette araştırmamış ve Defne'nin genel durumunu gözlerimle görmemiştim. Arkadaşlarım hayretler içinde bana bakıp 'seni hiç arı sokmadı mı yahu' diyorlardı. Ama gerçekten hiç sokmadı:)

Ne zaman ki babası okuldan aldı kızımı ve 'herşey yolunda gözüküyor' dedi ve biz doya doya konuştuk, ben de o zaman sakinledim. Aslına bakarsanız çok fazla birşey yapılmıyor arı sokmalarında: Hemen bir cımbız yardımı ya da vakumla iğne dışarı çıkarılsın deniyor. Sonra ağrıyı ve şişliği hafifletmek için buz konulması öneriliyor (Defne'yi en çok korkutanın buz olayı olduğuna eminim bu arada). Eğer bünyeniz alerjikse mutlaka doktora gitmelisiniz. Zira, arı sokmaları hafiften ağıra pek çok semptoma neden olabilir: örneğin, bazı insanlarda ciltte hafif bir kızarma ağrı ve şişlik görülürken; alerjik bünyelerde solunum sıkıntısı ve kalp durması gibi son derece riskli durumlara yol açabilir. Bulantı-kusma, nefes darlığı, çarpıntı ya da genel durumda bozulma görülebilir. Ama kişinin arı sokmasına alerjisi yoksa bunların hiçbir de görülmeyebilir. Arı alerjisinin varlığı deri testleri ve kan testleri (RAST) ile saptanabilir. Daha önceden arı tarafından sokulup ciddi reaksiyon görülen kişilere arı alerjisi aşısı uygulamak gerekli olup tabiki bu tür tedaviler mutlaka bir alerjist tarafından uygulanmalıdır. Arı alerjisinde en önemli tedavi aşı tedavisidir. Arı alerjisine karşı uygulanan aşı tedavisi 2-3 yıl kadar sürmekle birlikte % 100 başarılıdır.

Bu arada epey okudum bilgilendim tabii. Paylaşmadan olmaz diye düşündüm: 'Arı alerjisine ait ilk yazılı kayıtlar M.Ö. 2641 yılında Mısır Firavunu Menses’in yaban arısı tarafından sokulup ölmesine aittir. Ülkemizde yapılan çalışmalara göre arı alerjisi % 2-3 oranında görülmektedir. Dünya üzerinde bir çok arı çeşidi bulunmaktadır. En sık alerji sebebi olan arılar bal arısı (Honey bee), sarı arı (Yellow jacket), ve eşek arıları (Wasp, Hornet)’dır.'

Şimdilik iyi bizimki çok şükür! Biz arıya alerjisi yokmuş diyoruz o da 'arı bende bal yok!' :) Ucuz atlattık gibi görülüyor. Eskiler, 'arı sokması iyidir, bağışıklığı güçlendirir, direnç arttırır' falan bile derlermiş... Bakalım, doğruluğunu göreceğiz işte!!!

31 Ekim 2009 Cumartesi

İzindeyiz...


29 Ekim'de düştük yollara... Öğle saatlerinde girdik Ankara il sınırından. Ancak, Ankara doğumlu olsak da pek bilmiyoruz belli ki semtlerini! Her ne kadar Ankara-İstanbul yolunu 3 saatte alsak da neredeyse bir o kadar da Anıtkabir'e gitmek için harcadık:)Eee, tabii bunda Anıtkabir tabelalarına pek rastlamamış olmamızın da etkisi var.

Ama iyiki gitmişiz diyorum ben. Tüm o çabaya deydi yani...Hani içinizin huzur dolduğu anlar vardır ya... Hani 'ne iyi yapmışım!' dediğiniz anlar... Öyleydi Anıtkabir anları! Tarihimizde girmediğimiz bir kuyrukta bekledik sıranın bize gelmesini. Bayraklar elimizde, genç yaşlı Ata'ya 'izindeyiz!' diyebilmek için...

Bu arada aslanlı yoldaki heykeller de kızımın çok ilgisini çekti. “24 oğuz boyunu” temsil eden ve aynı zamanda Türk kültüründe güç sembolü olduğu için seçilen aslan figürlerinin çift olması “birlik ve bütünlüğü” vurgularken, kedi gibi yatar pozisyonda olmaları ise “barışseverliği” sembolize ediyor. Yolun taşlarının 5 cm'lik çim boşluklarla döşenmesi ise gelenlerin başlarını öne eğdirerek, tamamen kabrin manevi atmosferine ayak uydurmaya yönlendiriyor.

29 Ekim gibi bir günde her köşesini dilediğiniz gibi gezemiyorsunuz bu eşsiz yapının. Hele de domuz gribi ile hepimizin içini korku salmışken, kalabalık ve kapalı mekanlarda çok kalmamaya özen gösterirken... Bazı köşelerini baharda yapacağımız Ankara turuna saklasak da mozoleye bayrak bırakmanın huzuru bu seferki geziyi amacına ulaştırdı.

Sonuç mu? İzindeydik, izindeyiz...

29 Ekim 2009 Perşembe

29 Ekim...

Evet bugün 29 Ekim...
Bizim için tatilin ötesinde bir gün! Bu anlamlı gün için aylar öncesinden yaptık planımızı. Ankara'ya gidiyoruz. Anıtkabir'de olacağız. Küçük hanım bizlere uzun zamandır görmezden geldiklerimizi, unuttuklarımızı hatırlatmaya, farkındalıklarımızı arttırmaya devam ediyor. En son ilkokuldaydım sanırım Anıtkabir'e gittiğimde. Bir okul gezisiyle görmüştüm. Nereden baksanız 25 yıl geçmiş... Şimdi ise, kızıma anlattıklarım, bizleri tekrar oraya gitmeye zorladı. Aslında çok da anlamlı bir günde orada olacağız. Saygıyla ama yolundan ayrılmayacaklar olarak dimdik...

Aslında dedeleri elinden tutup götürsün istemiştim torunlarını. Üç nesil hep birlikte çıkalım Ata'mızın karşısına... Atatürk'ü onların ağzından duysun kızım, tıpkı bizlerin vaktiyle dinlediği gibi. Ama olmadı maalesef... İş başa düştü. Sabah yola çıkıyoruz. Artık giderken de bir onuncu yıl marşı söyler bizimki:)

Ankara'ya vardıktan sonra olacaklar, kamerama yakalanacakları bir başka güne bırakarak Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun demek istiyorum.
Ne mutlu bizlere! Ne mutlu Türküm diyene!

25 Ekim 2009 Pazar

İşte Bu Yelkenli!

Anne-kız bir haftadır burnumuzu çekerek, ara ara da olsa öksürerek ve çatlak seslerle konuşarak geçirdik bu haftayı. Sağlıklı ve yatarak geçmesini dilerdim ama maalesef… Dinlenmeyince de geçmiyor bu hastalık işte! Sürünerek de olsa geldik hafta sonuna. Yaklaşık bir ay öncesinde planlarımıza aldığımız bir aktivite vardı bu cumartesi günü için: Boat Show!

Tekne tatilinin yaklaşık altı yıldır tadı damağımızda… Hevesi hemen her yıl kursağımızda kalıyor, planlarımız suya batıyor ama vazgeçmiyoruz. Bizim tatil zevkimiz gitgide bir saplantıya dönüşmek üzere… Mesela sevgili eşim, son dört ayını internette yelkenli bakarak, blogları okuyarak geçirdi. Dolayısı ile Boat show bizim için kaçırılmaz bir fırsattı. Hayalimizdeki tekneye binme, ona dokunabilme şansını kaçırmadık tabii… Her ne kadar bir gece öncesi sesimiz çıkmadan, halsiz bir şekilde yatsak da cumartesi sabahı dinçleşiverdik birden:)

Görülmeye değer bir sürü tekne, yelkenli, katamaran... Pendik Marina’da, denizin üstünde öylece durmuş, gezmenizi, onlara dokunmanızı, sahip olmanızı bekliyor. ‘Ah o gemide ben de olsaydım’ ya da ‘ah şu yelkenli benim olsa’ diyeceğiniz sayısız tekne vardı ortamda…

İnternette vaktiyle görüp bütçe açısından uygun bulduğumuz yelkenli diğerlerinin yanında bir miktar küçük gözüktü bana. Üzerine oturmuş olmanın tadına vardık belki ama satınalma hayalini bir başka bahara bıraktık tabi ki:( Ayrıca, fotoğraflarına bakınca insan daha geniş bir şeyler bekliyor. Kızım ‘bana göre tuvalet yapmışlar anne bak!’ dediğinde yelkenliyi küçük bulanın sadece ben olmadığım da anlaşıldı aslında:)

Sonra çoğunluğun beğenisini kazanan biraz daha geniş bir yelkenlide olmanın keyfine vardık. Fiyat bir önceki ile kıyas kabul etmiyor belki ama sunduğu konfor da bir önceki ile karşılaştırılmaz bana kalırsa… Elbette, boylar büyüdükçe, konforlar ve eurolar doğru orantılı olarak artıyor. Bizim de hedefi biraz büyütmemiz ve tekne hayalimizdeki çıtayı en azından bir üst mertebeye çekmemiz gerekiyor.

Genelde fiyatlar, gariban bir çalışanın emek vererek sahip olabileceğinin çok üstünde tabii. Bir takım kredi olanakları da sunuyor satıcılar. Gerçi bana göre bu, bir zevk ve öncelik meselesi. Yani oturduğu bir evi, arabası olmayan ama teknesi olan insanlar var. Bunun yanı sıra 780.000 euro olan tekneler ve sahipleri var... Yadırgamıyorum sadece bizler yapmıyoruz ya da yapamıyoruz diyebiliyorum… Ama özeniyoruz ve ‘Ah! O yelkenli benim olsa!’ diyerek hayal kuruyoruz şimdilik. Zaten, hayal etmezsen, inanmazsan sahip de olamazsın, değil mi ama?

Neyse, biz ‘paramız yoksa keyfimizde mi yok ?’ felsefesi ile gezdik fuar alanını. Bonus kart sahiplerine giriş serbest zaten. Davetiyeniz yoksa da 20 TL vererek görebiliyorsunuz hayalinizdeki tekneyi… Ve kim bilir alabiliyorsunuz da… Gerçi 21-26 Ekim tarihleri arasındaydı fuar. Yani yarın son gün... Fırsatınız varsa kaçırmayın!

19 Ekim 2009 Pazartesi

Haftasonu kahvaltısı

Hayat arkadaşlarla, dostlarla güzel! Paylaşıldıkça daha da güzel…

Bu hafta sonu, keyfini neredeyse unuttuğumuz büyük pazar kahvaltısını gerçekleştirdik. Ev ahalisi olarak öylesine keyif aldık ki bu işten, bir sonraki haftayı planlamaya başladık :)

Oldum olası önemlidir benim için birlikte yenilen yemekler, içilen kahveler. Güne tatlı bir ‘merhaba’ anlamını da yüklediğim için de özellikle kahvaltılar… Hafta içi okul, iş derken birlikte iki lokma bir şeyler yemek pek mümkün değil tabii. Bu sebeple, hafta sonları keyifle, uzun uzadıya, özenle hazırlanmış sofralarda oturmak bir ihtiyaç haline dönüşüyor kendi adıma. Hani hep derler ya 'krallara layık bir sofra ile güne başlamak lazım. Sonrasında yediklerini, sofranı gitgide fakirleştirmelisin' diye... Bunun sağlık açısından faydası olduğu kadar gününün başlangıç motivasyonu olmasından dolayı da kişiye olumlu etkileri var bana göre.

Bundan yıllar önce üniversiteden arkadaşlarla -daha da herkesin kendi hayat koşuşturması başlamamışken- hemen her hafta sonunu birimizin evinde menemenler, börekler, kekler yapılır, peynir, zeytin, domates derken ne kahvaltı sofraları kurardık. Bahane ile yemekler yenir, filmler izlenir, keyif üstüne keyif çatılırdı hafta sonlarında.

Bu hafta sonu da yemek organizasyonundan yırtmış olan ben, zaman kısıdı olan bir ekiple ama yine keyifle sofraya oturdum. Hepimiz diyetteyiz düşüncesi ile yapmıştım çağrımı ama ‘Pazar kahvaltısı karbonhidratsız olmaz’ dendi. Elimizden geldiğince destekledik bu düşünceyi. Maksat misafirler mutlu olsun:) Yoksa bizim ailece ne bal kaymakla ne de börek-çörek ile işimiz olmaz, değil mi ev ahalisi?

Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim, gözümden kaçmayan detaylar da var tabii:
• Karbonhidratsız olmaz diyen çiftimizin karbonhidratı en az tükettiği (göreceli zayıf olma teorisine ben de inanıyorum ama bunun kendime karşı kullanılmasından hoşlanmadım!)
• Yumurtanın belli yaşın üstündeki çocuklar tarafından tüketilmediği ancak, kolesterol seviyesi yüksek olan büyüklerde ise mideye lüpletildiği
• Kızımın sofra düzenlemesi yaparken yaptığı müthiş yardımların bana ‘kız olsun çamurdan olsun!’ sözünü anımsattığını
• Yine kızımın kahvaltılıkları yerleştirirken çocukların oturacağı masaya sadece ekmeğe sürülecek çikolata ve yumurtaları koyması

Şaka bir yana insan gülerken doyuyor zaten. Zaten şair ne demiş:
Gönül ne çay ister ne çayhane
Gönül hoş sohbet iste çay bahane!

16 Ekim 2009 Cuma

Her şey çok güzel olacak!

Yazmıyorum… Yazamıyorum… Geniş zamanlarımı yitirdim sanki. Sanki yine büyük bir koşuşturmanın içindeyim. Kızım, okul, ev, iş… Herşey üstüme yıkılacak gibi geliyor bazen, içim şişiyor! Henüz bunalmadım ama bir bunalımın eşiğindeyim gibi.??? Ya da yine bir ‘aptal kandırmaca’nın içindeyim gibi… Eskisi gibi değil hiçbir şey. Ne de ben! Bahardan mıdır bu yorgunluk, yoğunluk??? Ne mi yapmak istiyorum? Resimden de çok belli değil mi?

Saçmalama günündeyim kısaca. Bu sıkıntılı günler değil midir beni buzdolabının başında bitiren? Zorluyorum kendimi bu sefer. Tekrar taşımamak için o ağırlıkları. Zor oluyor, bu gerçek. Ama başaracağım. Bu kadar yaklaşmışken geri adım atamam. Atmamalıyım. Kendim için, kendime olan saygım için.

Her şey çok güzel olacak! Bu da bir telkin işte bu tür günlerde… Bir nevi motivasyon! İç mutluluk önemli ne de olsa:) Hem bugün haftasonu başlıyor. Koşuşturma ile geçeceği kesin iki gün. Ama bir o kadar de keyifli olacağı planlanmış:)

13 Ekim 2009 Salı

Oyunlar...

Ne günlerdi onlar? Üniversite yılları ya da mezun olduktan sonraki birkaç yıl… Geceler boyu oynardık bilgisayar başında strateji ve macera oyunlarını ya da Metropol, Tabu, vs gibi kutu oyunlarını… Aslına bakarsanız hala oynuyoruz fırsat bulunca. Ama korkarım eskisi kadar fırsat yok!

Bilgisayar oyunlarında başından kazınmamız gerekirdi eskiden. Şimdilerde ya çabucak pes ediyorum ya da birisi zaten bilgisayarıma el koyduğundan oynayamıyorum dilediğimce. Hoş geçen gece bir delilik yapıp uykumdan oldum oyun oynayacağım diye…

Yaz tatilinin keyifli anlarını yazarken oyunlardan da bahsetmiştim. Mesela Scrable bütün ailenin keyfidir Çeşme’de. Sırf oyuna başladık diye denize gitmeyi atladığımız çok olmuştur bizim. Aslında sevgili eşim gibi hırslı biri ile oynuyorsanız canınızdan bezdiğiniz çok olur. O oynayana kadar bir yüzüp gelsem mi dediğim çok olmuştur hatta :)

Bugün geldiğimiz noktaya bakıyorum da oyunlar başkalaşsa bile ailemizde hala kutu oyunları zevkle, hırsla oynanmakta… Artık kızmabirader, anlat bakalım ya da monopoly junior oynanıyor olsa da… Ailece yapılan bir aktivite olması dolayısı ile de keyif katsayısı artıyor tabii. Tabii kurallar zaman zaman küçük hanımın lehine değişiyor. Yenmeyi ve yenilmeyi öğrenmesi için bazen de ‘pembe hileler’ yapılıyor:) Kimi zaman hırslanıp bir daha oynamak istese de genelde herkes kazansın, herkes mutlu olsun diye çabalıyor bizimki! Temelde bir şeyleri veremedik gibi ama neyse!!!

Birkaç gün önce de yeni bir keşfimiz daha oldu. Hep yeniyor olmamdan olacak bana ayrı bir keyif verdi bu oyun. Bu sebepler de yazmadan geçemedim. Adı :UNO. Bilenleriniz vardır muhakkak. Üzerinde sayılar, renkler ve birtakım şekiller olan bir kart oyunu aslında. Belki bir miktar strateji gerektiriyor ama itiraf etmeliyim ki şans oyunu bu. Tavsiye ederim. Bir iki el çevirip keyiflenmek gerek!

12 Ekim 2009 Pazartesi

Evde Şamata!


Uzun zamandır bizim ufaklık söylenip duruyordu: neden tiyatroya gitmiyoruz diye… Sezon daha açılmadı, tiyatrolar tatil, bugün-yarın diyerek geçiştiriyordum sorularını. Derken ailemizin reisinden bir öneri geldi: Türkiye Sigorta ve Reasürans Şirketleri Birliği tarafından, 'geleceğin teminatı görülen çocuklarımıza' sigorta bilinci kazandırmak amacıyla BKM oyuncularının katkılarıyla bir çocuk oyunu hazırlanmış, gitmek ister miyiz diye... Haliyle düşünmeden atladık tabii…

Tüm çocukların ücretsiz olarak izleyebileceği oyunun adı :"Bay Hooop Evde Şamata". 11Ekim Pazar günü Maslak TİM’ de gerçekleşen gala ile başlayan oyun, 23 Nisan 2010 tarihine dek, 28 ilde toplam 91 kez sahnelenecek. Oyun evde yalnız kalan Çilliburun ve Süslüpüslü isimli iki küçük çocuğun maceralarını konu alıyor. Eve girmek için fırsat bekleyen Patpat ve Ketçap adlı iki hırsız, kendini görevine adamış bekçi Amanvermez ve değer verdiğimiz şeylerin güvencesi Bay Hooop'un maceraları tüm çocukları eğlendiriyor. Açıkçası biz bile eğlendik:) Zira, gerek oyuncular gerekse kostümler oldukça başarılı idi.

Ancak, eleştirmeden geçemeyeceğim bir nokta var ki; o da numarasız davetiyeler olunca yaşanan izdiham! Herkes çocuğu ile birlikte kapılara hücum edince kalabalık ile baş etmekte görevliler de oldukça zorlandı. TİM Show Center’da -ki yaklaşık 1800 kişilik bir salon- neredeyse tüm salonun dolduğu bir oyundan söz ediyoruz. Açev, tegv, basın, protokol derken dışarıda heyecanla bekleyen çocuklara oldu olanlar… Böylesi güneşli bir havada önde oturabilmek için girilen sıkıntılar, çekilen eziyet düşünüldüğünde geri dönmek istemedim dersem yalan olur. Ancak, arkamıza baktığımızda geri dönmek de o kadar kolay değildi! Tabii küçük hanımın tiyatro keyfinden etmek de cabası…

Sonuçta içeri girmeyi ve oldukça iyi bir yerde oturabilmeyi başardık ve ailecek keyif aldık oyundan. Oyun başlamadan önce çocukları eğlendirmek için yapılan küçük gösteriler, palyaçolar, ikramlar arasındaki gülen surat şeklindeki patates kızartmaları oldukça ilgi çekici idi. Gitmek isteyenler için oyunun önümüzdeki bir aylık programları şu şekilde:

17 Ekim__Cmt____İstanbul___B.Çekmece Akm
18 Ekim__Pazar___İstanbul___B.Çekmece Akm
24 Ekim__Cmt____İstanbul___Zeytin Burnu Kültür ve sanat merkezi
25 Ekim__Pazar___İstanbul___Zeytin Burnu Kültür ve sanat merkezi
31 Ekim__Cmt____İstanbul___Pendik Kültür merkezi
1 Kasım__Pazar___İstanbul___Pendik Kültür merkezi
7 Kasım__Cmt____Edirne____Halk Eğitim Salonu
8 Kasım__Pazar___Tekirdağ___Belediye Kültür Sitesi
14 Kasım__Cmt___Balıkesir___Balıkesir lisesi salonu
15 Kasım__Pazar__Çanakkale___Belediye Çadır

İyi eğlenceler! Sigortasız kalmayın:)

7 Ekim 2009 Çarşamba

Şeker Hamurlu Kurabiyeler


Nereden başlamalı? Nasıl anlatmalı? Aslında fotoğraflar bir miktar fikir verecektir bu leziz ve birbirinden şirin kurabiyeler hakkında... Kızımın arkadaşının, Delfin'in doğumgünü için bu hazırlıklar. Günler öncesinden konuştuk, planladık bugünü. Aslında bir iki gün önce davrandık kurabiyeleri tamamlamak için. Zira, hem aynı günde yetişmesi problem olurdu, hem de bu güzel aktiviteyi malum iş sebepleri yüzünden kaçırmak istemedim. Ben ve hamur işi sanırım ayrılmaz bir hal aldık artık. Çeşitli şekillerde yapmayı düşündüğümüzden şeker hamurunu ve renklerini hazır aldık. Beyaz hamuru renklendirmekle uğraşmayalım diye düşündük. Pembe, sarı, mavi, kırmızı ve yeşil renkli hamurlarla da bunlar çıktı işte ortaya... Fotoğraflar yorgun anımıza gelmiş olacak çok başarılı değil. Ama ben tadlarına baktım: Süperler!!!

Başlangıçta, şemsiye şeklinde kurabiyeler yapalım diye yola çıkmıştık ama kendimizi gülen suratları, adamları, ayıcıkları, dondurmaları ve yelkenlileri süslerken bulduk bir anda. Doğumgünü annesi, kızı için en iyisini, en güzelini istiyor hali ile... Şemsiyelerin sapları problem olur korkusuyla yaptıklarımızla neredeyse iki tepsi kurabiyeye renk verdik. Hayal gücümüzle birleşen renkler kimi zaman puantiyeli bir şemsiyeye, kimi zaman pantolonlu bir ayıcığa, kimi zaman da örgülü saçlı bir yüze dönüştü. Umarım görenler, yiyenler de keyif alır. Zira, biz yaparken çok eğlendik.

Hayatın en az bu kurabiyeler kadar tatlı ve renkli geçsin Delfin'cim. Ve şimdiden doğumgünün kutlu olsun! Daha nice mutlu, sağlıklı ve renkli senelere inşallah!!!

Tarife gelince;
Malzemeler:
250 gr un
150 gr sana yağ
100 gr pudra şekeri
1 adet yumurta
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
isteğe göre limon kabuğu rendesi

Hazırlanışı:
Karıştırma kabına un konulduktan sonra içine kıyılan yağ ufalanır. Ortası açılarak pudra şekeri, vanilya, limon kabuğu rendesi, kabartma tozu, yumurta katılarak yoğurulur. On dakika dinlendirilir. Sonra 4 mm kalınlığında açılır ve kalıplarla şekilli kesilir. 180 derecelik fırında açık renkte kalacak şekilde pişirilir.
Fırından çıkan ve soğuyan kurabiyelerin üzerine fırça ile bir miktar bal sürülerek şeker hamurlarının yapışması sağlanır. Bu noktadan sonrası hayal gücünüze kalmış!

Afiyet olsun:)

6 Ekim 2009 Salı

Duvarlara Toslamak!

Herkesi kendiniz gibi düşünüp,
sonrasında duvara tosladığınız oldu mu? Olmadı diyenleri çok şanslı addetmek lazım bana kalırsa. Çünkü benim çevremdekileri kendim gibi sandığım, sonrasında hayal kırıklıkları yaşadığım çok olmuştur. Karşı taraf sizinle aynı düşüncede, aynı beklentide, aynı titizlikte, aynı özveride değilse zaten ister istemez tosluyorsunuz o duvarlara!

Ne yapmak lazım peki? Hiç mi beklenti içinde olmamak gerek karşı taraftan, çevremizdekilerden? Bu mümkün müdür? İnsan olup beklentisiz olmak mümkün müdür? Kıyaslamamak, bir süre sonra tabiri caiz ise ‘enayi’ gibi hissetmemek, hep verici olan taraf siz iseniz… Ve kırılmamak, yara aldıkça?

Bu toslanan duvarlar işte, evde, her yerdeler bana kalırsa… Sizin sınırlarınızı da belirleyen, güvendiğiniz, emin olduğunuz noktalardakiler kale duvarı gibi sert oluyor aslında. Çarpmalardan çok ama çok etkileniyor, yara alıyorsunuz. Oysa, zaman zaman çarpıp geçtiğiniz, sizi çok da yaralamayan duvarlar da var. Bana kalırsa sonuna kadar inanmadığınız yerler sizi daha az yaralıyor. Onlardan zarar göreceğinizi bildiğinizden olsa gerek daha dikkatli davranıyorsunuz onlara karşı. Kim bilir belki daha az şey bekliyor, daha az özveri ile yetiniyorsunuz.

Bu yazıyı yazarken aklıma geldi: Zeynep Casalini’nin bir şarkısı vardı Duvar diye. Bugün dilimden düşürmem artık!
‘ben o duvarlara carpa carpa nasır tuttum,
aglaya aglaya yosun tuttum..’

4 Ekim 2009 Pazar

Binlerce yıldır süregelen tılsım: Nazar Boncuğu!

Nazara İnanır mısınız?
‘İnanmam, saçmalıktır!’ diyebileniniz var mı? Evinizin herhangi bir köşesinde nazar boncuğu olmayanınız ya da mavi boncuklu bir takısı bulunmayanınız? Her ne kadar başımıza gelen felaketlerin ya da olumsuzlukların tamamını nazara bağlamasam da benim de ‘nazar değdi herhalde!’ deyip geçtiğim olmuştur. Hatta kolumdan eksik etmediğim nazar boncuklu bilekliğim, evimin girişinde bir nazarlığım vardır. Batıl inanıştır diyebilenlerden değilim yani :)

Aslında insanı kötü gözlerden koruduğuna inanılan mavi renk ağırlıklı olmak üzere renkli boncuktur nazar boncuğu… Asıl amaç durağanlıkta renklerle dikkati üzerine çekmek, şaşkınlık yaratmaktır bir inanışa göre... Genelde göz şeklinde olur nazar boncukları. Göze aynı zamanda boncuk da denmektedir. Bu açıdan bakıldığında kişinin dünyaya açılan penceresi gözdür ve göz her türlü, iyi ve kötü, düşüncelerin ilk çıkış noktası olarak kabul edilir. Bu sebeple de bakışlardan, kötü gözlerden korunmak amacıyla emici özelliği olduğuna inanılan mavi renkli taşlar eskiden beri kullanılmıştır.

Prof. Dr. Nusret Kaya’nın ifadesine göre; gözün tarihçesinin bundan 5000 yıl önceki Mısır inanışlarına kadar dayandığı görülür. ‘Osiris'in simgesi,GÖZ !..Alt beyin sistemi gözlerle iletişim kurar. Yani alt beyinden gelen bir nevrotik enerjinin, güçlü bir nevrotik enerjinin karşı tarafın alt beynini etkilemesidir. Ve aşırı nevrotik enerji sirayet edici bir enerji olduğu için, irite edici - rahatsızlık verici bir enerji olduğu için hastalık yapabilir. Nazar Boncuklarında da örneğin mavi renk kullanmışlar. Gözden yayılan nazara, mavi renkli gözü simgeleyen nazar boncuğu kullanarak karşı durma. İkisinde de göz var !’

Bakıldığında, insanlık tarihi boyunca, her kültürde ve dinsel inançta, göz figürü kötülükleri savan güçlü bir tılsım olarak kabul edilmiştir. Bu figüre, Musevi, Hıristiyan ve İslam kültürlerinin yanı sıra, Budist ve Hindu toplumlarda da rastlanır. Bu ortak gelenek, uygarlıkların beşiği Anadolu'nun 3000 yıl öncesine dayanan cam sanatında yeni bir kimlik kazanmıştır. Anadolulu bir cam ustası, göz figürünün gücünü ateşin gücüyle birleştirerek yepyeni bir tılsım yaratmıştır: Nazar Boncuğu! Ayrıca, yapılırken içine kurşun dökülür ve bunun da iyi şans getirdiğine inanılır.

O günden bugüne insanlar, kötülüklerden korumak istedikleri her şeye nazar boncuğu iliştirmiştir. Yeni doğmuş bebeklerden, bindikleri ata, hatta, evlerinin kapılarına bile... Bugün İzmir’in Görece ilçesinde tarihi bir mirasın bekçileri, mavi gözün pozitif gücünü, dini inanışların ötesinde bir anlayışla tüm insanlarla paylaşmak için çabalarını sürdürmekteler… Ve dünyanın dört yanındaki insanların beğenisine sunmaktalar… Aslına bakarsanız, binlerce yıllık süreç içinde çok az değişime uğrayan bu sanatın ustaları 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğunun dağılmaya başlamasıyla, İzmir ve çevresine yerleşen Arap asıllı cam ustalarına dayanmakta. Yani, Anadolu'da unutulmaya yüz tutmuş cam işleme tekniği, bu tarihten sonra göz sembolüyle birleşerek yeniden hayat bulmuştur. Önceleri Araphan ve Kemeraltın'da ocak kurup hal hal ve nazar boncuğu yapan ustalar, fırınların çıkardığı dumanın, çevre sakinlerini rahatsız etmesi ve yangın tehlikesi yaratması üzerine bu bölgeden sürülürler. 1930'larda, büyük miktarlarda tükettikleri çam odununun bol olduğu Görece'ye, 1950'lerde ise Kurudere köyüne yerleşirler. Gözleri ateşe odaklanmış ustalar, çelik çubuklarıyla, hızlı ama, telaşsız çalışırlar... Sessizlik içinde bilmediğimiz bir oyunu oynar gibidirler... Birkaç kesin hareketle, erimiş cama biçim verirler. Kullanılan araçların adları bile mistik bir törende okunan duaların yankıları gibidir. Ana parçayı oluşturan camın sarıldığı çubuğun adı Asabe, nazar boncuğu üzerine gözleri kondurmada kullanılan şiş, Merdan, erimiş cama biçim verilen yassı demirin adı ise Metleke... Ve bu ayin, sürer gider...

Nazar boncuğu'nun renklendirilmesi, Sümer tabletlerinde anlatılanlardan çok farklı değildir. Bakır tozu, kepek ve sofra tuzu camla karıştırılıp eritildiğinde mavi renk, kalay, çinko, kurşun ve cam karışımına bakır tozu eklendiğinde ise, çeşitli tonlarda yeşil elde edilir. Cama opal karıştırılırsa kaliteli beyaz renge ulaşılır. Ama her ustanın, uzun yıllar sonunda edindiği, renklere ilişkin çok özel, sırları da vardır.

Sonuç mu? Aman nazar değmesin!!! :)

1 Ekim 2009 Perşembe

Uyku

Çarşıdan alınmaz
Mendile konulmaz
Ondan tatlısı olmaz :)

Bu yazının da devamı olmaz:) Zor sabahlar var önümüzde. Geç saatlere kadar yapılan keyifler bitti. Küçük hanım 7:30’da kaldırıyor artık hepimizi:( Ya tavuklar gibi gözleri kapamak lazım erkenden ya da 'tatlı' diyetine girmek…

Düşününce bundan beş-altı yıl öncesi ne ninniler, ne marşlar söyledik, sırf uyusun da ardından biz de uyuyalım diye. Gecenin bir yarısı arabasının içinde gezdirerek ya da ayağımızda sallayarak... Şimdi erkenden kaldırmak için çabalamak zor geliyor tabii bana. Büyük ikilem yani:) Önce, kendi çocukluğumdaki mızıldanmalarımı hatırlıyorum, sonra önündeki erken kalkması gerekecek onca yılı düşünüyorum... Bir on dakika daha veriyorum:)

Bu arada, zaten, sakın gözlerinizi açar açmaz yataktan fırlamak gibi bir hata yapmayın diyor uzmanlar. En doğrusu, kediler gibi uyanmakmış. Yataktan kalkmadan gerinin, dönün, esneyin, gevşeyin vs. Uykunun tadını çıkarın yani!Çocukluğumuzdaki gibi aslında: biraz daha yatak keyfi ile...

Sonuç mu? Uyku biraz uyku bütün isteğimiz buydu...

29 Eylül 2009 Salı

Ekonomiye Can Verin:)

Günlerdir kendimle ilgili gel-gitlerim var. Açıkçası birkaç haftadır kendimi ‘Var mısın Yok musun?’da yarışmacı gibi hissediyorum. ‘Yokum’ derken Hamdi Bey’e de teşekkür etmeden geçemiyorum tabii... Ancak gelen teklif, beklentiler ile doğru orantılı olunca ‘varım’ demek gerekiyor sanırım. Şansını sonuna kadar zorlayanlardan ya da çok büyük riskler alabilecek biri olmadığımdan belki de… Hem maksat ekonomi kazansın, değil mi? Yani ben işe başlayınca bizim evde bakıcı kavramı oluşacak, taksiciler, minibüsçüler kazanacak vs :) Tüm Türkiye kazansın diye ‘varım!’ :)
Evişçiliğinden sokak işçiliğine yatay geçiş hazırlıklarımın olduğu bu günlerde aldığım bir maili paylaşmak isterim:

Bu rakı…
Bunu içersen;
fabrikası kazanır, dağıtımcısı kazanır, bayileri kazanır,
bakkaldan alırsın bakkal kazanır…
manav ve peynirciler kazanır, mezeciler kazanır, balıkçılar kazanır,
anason üreticisi çiftçiler kazanır, şişe üreticisi kazanır,
nakliyeci kazanır, taksiciler kazanır…
meyhanede içersin meyhaneci kazanır, aşçı kazanır, garson ve komi kazanır…
içtikten sonra kaza yaparsın;
kaportacı kazanır, tamirci kazanır,
hastaneler kazanır, doktorlar kazanır…
Allah göstermesin ve gecinden versin amma ölürsen; mezarcılar da tabutçular da imamlar da, çiçekçiler de kazanır…
Velhasıl tüm Türkiye Kazanır...
İçin , ekonomiye can verin…
Türkiye için bir duble de siz için…

27 Eylül 2009 Pazar

Yine Okullu Olduk

Aslında Perşembe günü açıldı okullar. Yani dolu dolu iki gün gitti okula bizim küçük hanım. Ama ondan daha heyecanlıydım ben nedense… Düşününce daha anaokuluna gidiyor bizimki… Neden bu telaşımız, neden bu pırpır eden yüreğim? Yeni bir okul olduğu için mi bütün bu yaşadıklarım? Ama bu, nereden baksak üçüncü okulu onun beş yıllık hayatında:) Şimdiye kadar da okulla ilgili büyük bir sıkıntımız olmadı çok şükür… Peki, bendeki bu heyecan niye? Sanki ben yeni arkadaşlar edinmek zorundaymışım gibi… Kim bilir belki sırf bu isteksizliğim yüzünden büyütüyorum olayları. Yani yeni birilerine kendini tanıtma, kabul ettirme isteği bende neredeyse sıfır mertebesinde! Bu her ne kadar bana sıkıcı, yorucu ve zor bir iş gibi gelse de kızım için yeni, keşfedilmeye değer belli ki!

İlk gün aslında ne kadar önemlidir değil mi? İlk intiba… O gün okulun bahçesindeki törende konuştuk eşimle. O sıralarda oturduğumuz yılları düşündük. Büyüklerin arasında olmak, okullu olmak ne kadar önemli, ne kadar heyecan verici idi bizim için. Yıllar geçtikçe o törenler ilk günlerdeki anlamını yitirip yazın bittiği ‘kankalarla bir araya gelindiği gün’ olarak değer kazandı… Elbette paha biçilmez anlardı!

Şimdi dönüp baktığımda zaruriyetten birçok okul değişmiş biri olarak o yılları hayal meyal hatırlıyorum. İlk gün korktum mu, ‘anne beni bırakma!’ mı dedim yoksa bizim kız gibi yanağından öpüp ‘güle güle’ mi dedim hiç anımsamıyorum. Ama üniversitede bile ilk gün çok gerildiğimi biliyorum. İlk tanıştığım iki kişinin adının da benimki ile aynı olması kamera şakası gibi gelmişti bana:) Sonrasında bir el uzandı ‘merhaba ben de’ diye başlayan bir cümle ile… O ilk adımla birlikte rahatladım; sevdim okulu, arkadaşları. Alıştım…

Kızımın girişken olmadığını bildiğim için belki bu huzursuzluklarım. Kendim gibi bildiğim için onu da belki de… Ama o mutlu: serviste olmaktan, büyüklerle aynı okula gitmekten, yeni arkadaşlar, öğretmenler tanımaktan. Çocukluğun verdiği saflık ve heyecanla, merakla ve istekle gidiyor okuluna. Hep de bu hevesle gitsin istiyorum aslında. Bilen, deneyimleri sonucunda beklentileri körelmiş biri olarak çıkmak istemiyorum karşısına. Ama hemen her anne gibi sabah sabah ‘hadi kalk kızım’ demek zor geliyor, yıllarca erken kalkacağını bildiğim için:( Hem bizim kızın bacakları sabah kalkar kalkmaz hemen ‘dik dik’ olmuyormuş! (Pantolonunu giydirmeye çalışırken söyledi. Ben onun yalancısıyım:))

Kimbilir belki de bugüne kadar gittiği anaokullarına sadece oyun oynasın, arkadaş edinsin, sosyalleşsin diye yolladığımızdan bütün kaygım. Zira, artık uzun bir maratonun ilk adımını attığımız için ürüküyorum sanki... Yeni bir okulla yepyeni bir başlangıçla... Bütün anne-babalar gibi ben de sıcak ilişkiler kurabileceği, mutlu olabileceği, başarıyı yakalayacağı, öğrenmeyi öğreneceği, birey olduğunu asla unutmayacağı bir okul hayatı olsun istiyorum. Umarım okul seçimimizle onun için ilk doğru adımları bizler atmışızdır. Ve O, çıktığı bu uzun yolunda ışıldayan gözleri ve ilk günkü hevesi ile yürümeye devam eder. Ben de endişe etmekten vazgeçerim:)

24 Eylül 2009 Perşembe

Bayram, kuzenler ve tabu:)

Nerede o eski bayramlar diyerek başlamayacağım söze:) Evet, benim hatıralarımda da şeker toplamaya gelen çocuklar, büyüklerin öpülen ellerinden sonra alınan küçük hediyeler ya da harçlıklar var. Kalabalıkla yenen büyük aile yemekleri, günler öncesinden alınan bayramlık elbiseler var. Bayram temizliği, bayram alışverişi gibi kavramların bilgeliği var:) Aile ziyaretlerini hiç aksatmadan bir bayram İzmir’de, bir bayram Eskişehir’de olmaya çalıştık bugüne kadar. Evlilik ile birlikte bizim de evimizde bayram telaşımız olur diye düşünsem de ailelerin yanındaki gibi olmuyor buralarda bayram. Anne-babaların gözlerindeki mutluluğu görmek bile o kadar yolu gitmek için yeterli sebep aslında. Ama bizim bu bayram için ayrı planlarımız da vardı: Kuzenler toplantısı!

İzmir’in belki de en sevdiğim yanı onlar… Gerek anne gerek baba tarafında yaşları bizimkine yakın, muhabbeti keyifli bir sürü kuzeni var eşimin. Dolayısı ile de benim:) Belki benim ailemde bu denli yakın olduğum kuzenlerim olmadığı için, belki hepsi son derece candan olduğu için… Bilemiyorum, ama onlarla olmaktan asla mutsuz olmuyorum. Bu kez birinin aklına dâhiyane bir fikir gelmiş ve herkesi bayramın birinci gün akşamı anneannenin evinde buluşmaya davet etmiş. İnsanın böyle bir teklifi geri çevirmesi mümkün değil tabii. Yıllar yılı bayramlarda onlarla buluşma noktamız haline gelen o ev benim için bile oldukça anlamlı. Kaldı ki dokuz kuzen ve eşleri şeklinde bir ekip toplanacağız. Kaçırılmaz fırsat!

Geceye ilişkin notlara gelince; iki firari ile on kişi başladı gecemiz. Mağara devrine dönülmedi belki konuşmalarda ama sonu bir türlü gelemeyen konulara girildi, hatta çıkılamadı. Bu tartışmalar gecenin dördünde bile bir noktaya varamamıştı:) Aslında her şey damak tadına güvenilen iki delikanlı ve onların alışverişine fren olacağına inanılan bir yiğidi mezeleri ve içecekleri almak üzere markete göndermemiz ile başladı. Sonra hep birlikte midyeleri mideye indirdik, yedik, içtik, güzelleştik… Kimimiz erken ayrılmak zorunda kaldı ortamdan. Kimimiz eşini taşımak zorunda olduğundan kalktı istemeyerek… Kimimiz ben uyuyacağım diye çekilmek istediyse de kendini tabu oynarken buldu maalesef... (Her ne kadar oynamak istemeyen mızıkçılardan biri isem de ben de oyunun içinde buldum kendimi). Kura çekimi ile belirlenen dörderli gruplar halinde oynadık tabuyu ve genel istek üzerine 50-44 gibi bir skor ile sonlandırdık yani yendik kuzenleri:) Tabunun en’lerine gelince;
• En hırslı ve en çamur: Sevgili eşim
• Bir kerede en çok kelime anlatımı: 6 kelime ile bendeniz
• En dürüst unvanı ve Fair-play ödülü: Karşı takıma ‘süreyi çevir kardeşim’ ve ‘görmüyor musun bu kelimeyi kullandım, yandım’ lafları ile Sertaç
• En “ayık!” : Onur
• En kısa sürede anlatım: Doz kelimesi için sadece “over” diyen Orçun
• Kurallar konusuna en sadık: Filiz
• En kopyacı: Özge – Neyi kopya verdiğini hatırlamıyorum. Sadece kopya verirken yakalandığını hatırlıyorum
• En rahat: ‘İstersen süreyi hiçbir şey anlatmadan harcayalım’ sözleri ile Sertan
• En başarılı ekip: Sertaç, Sertan, Orçun ve ben tabii ki

Gecenin en'leri ise;
• En çok tüketilen: sigara - ki ben dumansız hava sahasından yanayım
• En çok içilen: rakı
• En lezzetli: midye dolma
• En çabuk kopan: Serna
• En dayanıklı: Sertaç, Sertan ve Özge
• En komik diyalog: Servet büyük bir şevkle mezeleri alacağımız yerden bahseder. Özge başka bir yer önerir.
Servet: onun mezeleri biraz tuzlu
Özge: aa ben geçen gün yedim, lezzetliydi yaw' :):):)

Sonuçta diyeceğim o ki sık sık yapılması gereken bir aktivite bu. Kuzenler toplantısından bahsediyorum elbette. Yoksa tabu oynamak, hele de takım arkadaşlarımın başarıları düşünülünce karşıdakileri yenmek büyük bir zevkti:) Ya da bir başka yorumla kaçınılmaz sondu:):):) Bir dahaki toplantıyı 2010 yılbaşında İstanbul’da falan mı yapsak diye içimden geçirdim ama ???

23 Eylül 2009 Çarşamba

Telaş üstüne telaş...

Günlerdir yazamıyorum. Malum doğumgünü kutlamaları ve sonrasında gelen bayram telaşı... Herkesin bayramı mutlu ve kutlu olsun bile diyemedim şuradan iki satır.
Neyse, şeker gibi tatlı tatlı geçsin bundan sonraki günlerimiz:) Çok tatlı yiyenlerin daha tatlı geçsin inşallah :):):) Zira ben payıma düşen bir yıllık glikozu aldım sanırım:)

Ama temponun bu kadarı benim için bile çok fazla gerçekten. Yani daha Eskişehir'den yeni döndük derken yeni bir valiz ile İzmir'e gitmek, orada sabahlara kadar muhabbet etmek, rüzgar gücü ile giden arabamızda saatte 90 km'yi geçmeden seyahat etmek vs... (Araba kullanmayı öğrendiğimde daha haklı eleştiriler yapacağım) Korkarım valiz topla-boşalt işlemi artık günlük işin haline geliyor:)

Yarın okullar açılıyor. Bugün de onun telaşı var. Kitaplar alınacak, eksikler tamamlanacak, banyo vs... Erken yatıp erken kalkılacak, sonra bir yumurta sütle çırpılacak:)

Tabii, bayramda biriktirdiklerim, öğrendiklerim de gün be gün buradan yazılacak!

18 Eylül 2009 Cuma

Kutlamalar Başlasın!

Otuz üç oldum evet. Çok seksi bir yaş bu!!! Kutlamalar Eskişehir’de başladı aslında… Fırsattan istifade pastamı da yedim, mumlarımı da üfledim. Her onbir yıl için bir tane mum kullandık, hem pastaya yazık olmasın hem de üfleyeceğim diye kasılmayayım diye…

Yıllar yılı doğum günümün 18 Eylül olduğunu bilmeden büyüdüm ben. Annem 19’un 20’sine bağlandığı gece doğdun derdi çünkü. Bu sebeple de ya 19 Eylül’de ya da 20 Eylül’de kutlardık doğum günümü. Bilemediniz o tarihlerdeki hafta sonunda... Sonra ne mi oldu? Ben bir gün nüfus kâğıdımda yazanların farkına vardım. 18 Eylül 1976 yazıyordu nüfus kâğıdımda… Bu öyle bir duygu ki anlatmaya kelimelerim eksik kalıyor maalesef. Hiç mi sorgulamaz insan o güne kadar? Hiç mi form doldurmamıştır kendi kendine… ‘Koca kız oldum’ diye gezdiğim, ahkam kestiğim dönemlerdeydim bir de!
Nüfus memurundansa anneme daha çok güveniyorum tabii doğurduğu tarihi bilmesi konusunda. Ama değil mi ki devlet seni o tarihle yaşlandırıyor onu da kutlamak gerek:) Ancak, ailemizde geleneği bozmayıp beni 19’unda ya da 20’sinde kutlayanlar var yeni yaşımdan dolayı… Bu sebepledir ki, neredeyse son 15 yıldır doğum günüm 3 gün 3 gece kutlanır oldu:) Doğum gününden çok doğum haftası halinde… Bir sakınca da yok açıkçası.. Devamlı kutlama, hediyeler, pastalar falan :)

Birkaç yıl önce, otuz bunalımında iken ablamdan duyduğum ‘Allah tekrarını -çifter çifter kutlanmasını- nasip etsin!’ söylemi üzerine iki yılda bir yaş ilerleyerek ama yılda 3 gün kutlayarak kırklara yaklaşık 20 yılda gelmeyi hedefliyordum. Bu fanteziyi henüz gerçekleştirmemiş biri olarak 33 yaşıma geldim bile… Ne diyeyim her yaşın ayrı bir güzelliği var :)

17 Eylül 2009 Perşembe

Çok Çalışmak Lazım

Okulun başlama tarihi yaklaştıkça heyecanı da, alış veriş telaşı da artıyor. Bir liste elimizde sağa sola koşturuyoruz durmadan. Araya bayramın da girecek olmasından dolayı hem her yer haddinden fazla kalabalık, hem de zaman iyice kısıtlı… Telaş içinde kuru kalabalık yaratıyoruz bizler de. Günlerdir çarşı pazar gezdik ama görünen o ki çok bir şey de alamamışız maalesef :(

Hemen hemen tüm mağazalarda indirim var. Ancak, yağmurlar yağarken insanın eli yazlık tişörtlere gitmiyor. Tıpkı kısa kollular üzerimizde iken, yeni sezon diyerek tezgâhlara konulan yünlülere gitmediği gibi… Gerçi önümüzdeki havaları düşününce yazlıkların bize faydası da yok. Sezonluk ürünlerin etiketleri de insanın elini yakıyor :( Bayram öncesi olduğu için olsa gerek her şey daha bir pahalı geliyor gözümüze. Oldum olası sevmem zaten sonbaharda yapılan alışverişleri… Emekle kazanılan paranın bir anda yok olduğunu görmek şaşkına çeviriyor beni, içimi acıtıyor. Loto, toto vs bir şeyler oynayıp kazanmak, zengin olmak istiyorum bir anda! Hoş, geçenlerde bir arkadaşımın gönderdiği bir maile göre, dünyadaki zenginler sıralamasında yerimizi görünce hayretler içinde kalmıştım. Yüzdelik dilimlerde tek hanelerde yer bulmak çok zor olsa gerek diye düşünüyordum halbuki!!! Adresi bulduğumda paylaşırım. Siz de ‘Biz buralardaysak %90’lardaki zavallılar ne yapıyor?’ diyerek halinize şükür mü edersiniz yoksa ‘niye % 0,1’de değilim?’ diye hayıflanır mısınız bilemem :)

Diyeceğim o ki, bayramdan sonra sadece bir günümüz var tüm eksikleri toparlamak için. Bugün de yoldayız zaten. Önümüzdeki iki günde de malum alınan kiloları vermek için maraton koşum :( Bu sebeple, yazılar da gecikme olabilir diyerek mazeretimi belirteyim hemen. Yoksa çok dolu kafamın içi… Tilkiler, kurtlar dans ediyorlar resmen :) Fallar çıkmıyor, falsız kalınmıyor… Ama herkes, her şey bayramdan sonrayı bekliyor :)

Çok çalışmak lazım çoook...

15 Eylül 2009 Salı

Ramazan'ın Keyfi: Güllaç

Bir ay boyunca bıkmadan usanmadan yiyebilirim gibi güllacı. Ama gül suyu konulmasından çok haz etmiyorum açıkçası. Bu tatlının özelliği diyerek itirazlar gelebilir elbette… Ama zevkler ve renkler tartışılmaz değil mi:)? Bu kez diyeti, Özlem ablamın güllacını tadabilmek, daha doğrusu çatlarcasına yemek için bozdum. Henüz tartı ile yüzleşmediğim için pişman da değilim:) Tarife gelince, ölçülerini paketin üzerindekilere göre yapabilirsiniz diyerek işin içinden sıyrılacağım. Şekeri dilediğiniz ölçüde artırarak tatlınıza tat katabilir ya da azaltarak hafif bir lezzet yaratabilirsiniz. Üstüne tercihe göre nar, ceviz, Antep fıstığı vs ile süsleme yapabilirsiniz. Ya da İstanbul’da ve Bahar Pastaneleri’ne yakın bir yerlerde iseniz, gidip bir kilo güllaç alabilirsiniz:)

Fotoğrafını her ne kadar güzel çekemesem de lezzeti son derece yerinde olan bu tatlının sırrı ise Özlem Abla’mda aslında… Şimdiye kadar onun yaptığı, bizim yemediğimiz ya da yiyip de beğenmediğimiz bir şey çıkmadı ki zaten! Yediğim, resimdeki güllacın sırrı ise ilk kattan sonraki katların arasına konan kremada!

Eline sağlık ablacığım! Yiyenlere ya da yiyeceklere de afiyet olsun:)

13 Eylül 2009 Pazar

Anneme Gidiyorum!!!

Çok ayrı kaldık tabii :) Kafam karıştığında, içimden birinin dizine yatmak, saçlarımı okşatmak geldiğinde, sevgi ile saracak bir kucak aradığımda ya da yargılamadan dinleyecek, desteğini esirgemeyecek birine ihtiyaç duyduğumda eşim dışında bir tek adresim var benim: Annem!

Yine yollara düşüyoruz. Bayramda el öpmeye gidemiyoruz çünkü… Sonrasında da okul telaşı alacak bizi… Zaten bugün “tanışma toplantısına katıldık. Eşimle beraber başımıza daha neler gelecek diye düşünerek, yağmur çamur demeden yollara düştük. En az kızım kadar heyecanlı idim. Yeni arkadaşları, öğretmenleri kim olacak? Kolaylıkla adapte olacak mı? Kanının kaynayacağı bir şeyler olsun istiyordum, bekliyordum… Açıkçası pek de beklediğim gibi değildi aktivite. Birbirini tanımayan anne- babalar ve çocukları olarak girdiğimiz sınıftan yine birbirini tanımayan anne-babalar ve çocukları olarak ayrıldık maalesef. Uyuzluk tam olarak bizde mi tartışılabilir tabii :) Umarım her şey yolunda gider diye bir temenni ile 24 Eylül’ü beklemeye başladık. Hayal kırıklığımızı kızımıza yansıtmamaya çalıştıysak da O, ‘Hani arkadaşlarımla tanışacaktım. Adımızı bile söylemedik ama!!!’ diye uğradığı hüsranı bizimle paylaştı :(

Bu öyle bir hayat ki, insana ne zaman hangi fırsatları sunacağını kestiremiyorsunuz. Bazan fırsat gördükleriniz sizi ters köşeye yatırabiliyor, tehdit haline dönüşebiliyor çünkü. Bugünlerde kızımın okulu dolayısı ile tatlı bir telaş, ileriye dönük planlar ve heyecan var üzerimizde. Bunun yanı sıra yine kafalar karışıyor, acabalar yine gündeme geliyor. Kısaca, yol haritasında durup yön belirlemek gerekiyor. Eşimden aldığım destekle, zor kararlar arifesinde annemin dizine yaslanıp düşünmek, beklentileri sıralamak lazım.
Olmalı mı, olmamalı mı?
Yoksa hiç değişmemeli mi?
Ama ben…

11 Eylül 2009 Cuma

Doğadan Gelen Güzellik: Doğal Sabunlar...

Tatil fotoğraflarını düzenledim bugün. Bir kısmını buradan paylaşmıştım ama Şirince’den birkaç fotoğraf daha var paylaşacağım. Şaraplar, dondurmalar kadar tezgahlardaki doğal sabunlar da ilgimizi çekmişti sokaklarında gezerken. Toplayıp eve getirdiğimiz yetmez gibi hepsini de ayrı ayrı fotoğraflamışız:) Neler mi var doğal sabunlarda? Zeytinyağlı, defne, ısırgan otu, gül, kükürt, katran, bıttım, papatya… Kızımın adının da Defne olması dolayısı ile en çok ilgimizi çeken Defne Sabunundan başlamak istiyorum tabii:)

Defne Sabunu: Defne ağaçlarının meyve ve yaprak yağları ile saf yemeklik zeytinyağından yapılır. Defne ağacının yaprağı, antiseptik ve anti-bakteriyel içeriğinden dolayı iyileştirici bir güç içerir. Geleneksel defne sabunu, hem cilt hem de saç için kullanabilir. Kuru, yağlı veya alerjik ciltlerde özellikle tavsiye edilir. Cildi nemlendirir, canlandırır ve güzelleştirir. Sivilce, tahriş, egzema, mantar, sedef, pişik, isilik, alerji ve kaşıntı gibi cilt rahatsızlıklarında kullanılabilir. Ayrıca, kepek ve saç dökülmesini önler, saçı besler, yumuşaklık, parlaklık ve güç verir. Vücut üzerinde dinlendirici etkisi vardır.

Isırgan Otu Sabunu: Isırgan yağı organik asitler ve C vitamini açısından zengin olup hücre yenileme özelliğine sahiptir. Vücut ısısını dengelediği, egzama sedef gibi deri hastalıklarında etkili olduğu bilinir. Özellikle yıpranmış ve işlem görmüş saçlarda iyileştirici etkisi ve saç derisinin doğal yağ dengesini koruması, ısırganı önemli kozmetik ürünlerinin gözdesi yapmış durumda.
Isırgan otu saç tellerinde kalınlık yaratır, bu da saçların daha gür görünmesini sağlar saç derisindeki kan dolaşımını düzenleyerek saçı besler. Dökülmeyi kesinlikle durdurur ve saçların daha hacimli görünmesini sağlar. Isırgan otunun bu başarısı bitkinin içerdiği aminoasitler, histamin, seratonin, sitosterin, chlorophyll, beta-karoten, C vitamini, K vitamini, B2 vitamini, pantotenik asit, demir ve magnezyumdan kaynaklanıyor. Avrupa, Japonya ve ABD'de de saç dökülmesini önleyen veya azaltan ısırgan preparatlar çoktan patentlenmiş durumda.


Kükürt Sabunu: Egzema, mayasıl, mantar, akne, sivilce ve kaşıntılı ciltlerde kullanılır. Cilde canlılık verir. Kükürtlü sabunun diğer sabunlardan farklı olarak bir çok değişik faydalı yönü bulunmaktadır. Bileşiminde kükürt ve iyot içermektedir. Yüz ve sırt sivilcelerine karşı etkili olduğu gibi kepeklenmeye ve konaklanmaya karşı başarıyla kullanılır.

Bıttım Sabunu: İlk kez duyduğum bu sabun, ince ve kırılan saçları güçlendirir. Saçlara tabii parlaklık ve canlı bir görünüm kazandırır. Kuru saçları nemlendirir ve saç diplerinde bakteri oluşumunu engeller. Kepek oluşumunu giderir. Kaşıntı ve sedef hastalığına iyi gelir.

Saf Zeytinyağlı Sabun: Saf zeytinyağı A-E-D-K vitaminlerini içerir, cildi nemlendirir; cilt gözeneklerini tıkamaz, cildi tahriş etmez, cildi kurutmaz. Kaliteli zeytinyağından yapılan gerçek "zeytinyağı sabunu" beyaza yakın renk de olur, kimyasal yolla elde edilen prina yağıyla yapılan sabunlar gibi yeşil renk değil! (bu durumda zamanında bir miktar kazıklanmışız diyebilirim:().

Biz orada dinlediklerimize kulak vererek kokusundan hoşlandıklarımızı aldık. Teorik olarak yukarıda anlattıklarıma ilaveten kullanım sonrası deneyimlerimi de en kısa zamanda paylaşacağım.

10 Eylül 2009 Perşembe

Her Gün Bir Avuç Fındık...

Diyet, hipoglisemi, sağlık vs derken doğal beslenme konularına daha yakın olmaya başladım. Zayıflama sürecimdeki en büyük desteklerimden biri de FINDIK! Hani bir dönem Özkan Uğur’un oynadığı reklamlarda faydaları saymakla bitmeyen 'fındık' için ben de okuduklarımı toparlayarak aktarmak istedim:

Fındığın sert kabuklu meyvesinin içinde bulunan tohumu (fındık içi –ki bu noktadan sonra hep fındık diye adlandıracağım) yağ, karbonhidrat ve protein yönünden zengin olduğu halde kolestrol düzeyi sıfırdır. Başta potasyum olmak üzere fosfor, kalsiyum, magnezyum gibi mineralleri yüksek oranda; ayrıca demir, çinko ve düşük oranda sodyumu içerir. Fındık B grubu, folik asit ve E vitaminleri yönünden de zengin olan, pek değerli bir besindir. Ayrıca fındıkta % 60-70 gibi yüksek oranda linoleik ve oleik asitleri içeren yağ (fındıkyağı) bulunur.

• İçerdiği kalsiyumla, kemiklerin ve dişlerin yapısını güçlendirir, sağlıklı kalmasını destekler. Ayrıca bor bakımından da zengindir.
• B grubu vitaminleriyle çocukların beslenmesinde yararlı olur. Kan yapımını destekler. Alyuvarların parçalanmasını önler ve böylece kansızlığa karşı koruyucu işlev yapar.
• Fındıkta bulunan B5 vitamini stresi giderici özelliği olan bir vitamindir.
• İçerdiği B6 vitamini bağışıklık sistemini güçlü tutmaya yarar, kan şekeri düşüklüğüne faydalıdır
• Gebelikte mutlaka takviyesi gereken B9 vitamini içerir. B9 vitamini damar sertliği yapıcı maddeyi azalttığı gibi kalp krizi, felç ve bunama riskini de azaltır. Bedensel ve zihinsel yorgunlukları giderir.
• İçerdiği D vitamini kırmızı kan hücrelerinin yapımında rol alır, cilt yaralarının iyileşmesini hızlandırır.
• İçerdiği E vitamini şeker hastalığının gelişimini engeller; kalp, damar, beyin ve sinir fonksiyonlarını düzenler, yaraların iyileşmesine faydalı olur, prostat kanserinden korur. Ayrıca, içerdiği krom, kan şekerindeki oynamaları engellemek için gereklidir.
• E vitamini bakımından zengin olması nedeniyle antioksidan ve yaşlılık engelleyici bir gıdadır, adet döneminde kan şekeri düşüklüğüne faydalıdır.
• İçerdiği çinko, bedenin büyümesinde ve cinsellik hormonlarının üretilmesinde rol oynar.
• İçerdiği yağ, beden ısısının korunmasını ve yağda eriyen vitaminlerin bedenin en uzak köşelerine kadar taşınmasını sağlar. Kanda kolestrol düzeyinin yükselmesini önler.
• Omega 3 kaynağı olarak kalp ve damar dostu bir besindir. İçinde bulunan Omega 3 kan pıhtılaşmasını ve damar sertliğini önler; tansiyonu düşürür, şeker hastalarında kalp hastalığı riskini azaltır.
• Ve son olarak fındığın cinsel gücü artıran (afrodizyak) etkileri olduğu ileri sürülmektedir.

Yaş veya kuru olarak tüketilebilen fındığın yağı da kullanılabilir. Ancak, yemeklerde kullanırken zeytinyağı, ayçiçek yağı gibi yağlardan daha az ısıtmanız gerektiğini unutmayın. Fazla ateşte kalan ve ısınan fındık yağıu acı bir tat alır. (bu tecrübem ile sabit değil. Zira, zeytinyağından vazgeçemiyoruz henüz!) Yaş fındığın çok yenildiğinde ishal yapma özelliği olduğu gibi fındık yağının da böbrek ağrılarına faydası vardır. Ayrıca böbrek taşlarını ve kumunu düşürmeye yardımcı olur, bağırsakları bağırsak kurtlarından arındırır.

Bilindiği üzere fındık ve diğer çerezler çok yağ içerir. Hatta hemen hemen % 80'i yağdır. Bu sağlıklı yağ olsa bile kalori demektir. İdeal olanı, fındığı doymamış yağ yerine koymanız ve bir avuçtan fazla yememeniz. Zaten, diyet uzmanları da kalp hastalıklarıyla ilgili sıkıntıları olanların, her gün avuçiçi kadar (5-10 gr) fındık yenilmesini öneriyor. Ben de işime gelen bu önerileri dinliyorum açıkçası:) Hoş, önüme bir kase koysanız da yerim ama… Ne de olsa serde Karadenizlilik var:) Sonuçta Trabzon'dan dalından gelir bize fındık. Babam ayıklar, kavurur, gönderir. Yemeyip de yanında mı yatacağız:):):)

9 Eylül 2009 Çarşamba

09.09.09


09.09.09 – Resmi makamların önünde ‘evet’ dememizin 9. yılı… Aslında Şubat 1997’de başlayan beraberliğimizi ancak Eylül 2000’de ‘evlilik’ statüsüne çekmiştik çünkü. Evet, bana kalırsa evlilik bir birliktelikte herkesçe kabul görmüş ayrı bir statü. Aşkı öldürdüğü söylenen, ancak dışarıdan bakıldığında pek çoklarına cazip gelen, seks ve çocuk için yasallaştırılmış bir kurum gibi gözükebilir. Ancak, söyler misiniz ki bir ilişkide yılları devirdiğiniz halde aşk hep var olsun? Evlilik değil bence katil olan… Evlilik, öyle söylendiği gibi kötü bir şey de değil hatta:)

Şaka bir yana, her gün eve gelmek için sebep demek evlilik… Onun geleceği saatlerde kapı çalındığında koşup açmak demek… Kimin omzunda ağlayacağım ya da kimin dizine başımı koyacağım diye endişelenmemek demek… Çocuk için sıcak bir yuva demek… Hayata aynı pencereden bakabilmek, aynı yastıkta toplumsal baskı olmaksızın uyanabilmek demek… Her daim güven demek, destek demek... Hastalıkta, sağlıkta bir ömür birlikte olmak demek…

O, maç seyrederken dizi seyretmek için diğer odaya gitmek demek:) O, erkek arkadaşları ile eğlenirken evde çocuk bakabilecek kadar sevmek demek! Bilgisayarının, cep telefonunun ve arabasının birer kuma olduğunu kabul etmek demek:):) Şişkolaştıkça ya da saçları döküldüğünde bile sevebilmek demek!

Dokuz yıl oldu evet… Otuzun üstünde kilo birikimi, dünya tatlısı bir evlat ile… Güzellikleri, kahkahaları, ortak hedefleri, ama zaman zaman fikir ayrılıkları ve beklenti farklılıkları ile… ama hep birlikte… el ele, omuz omuza...
Daha nice yılları birlikte geride bırakabilmek ve nicelerini el ele karşılayabilmek dileğiyle...

Not: Bu sene için henüz bildiğim bir organizasyon yok. Ancak, bir dostum bana ‘Canın ne yapmak istiyorsa planla, örgütle, gerçekleştir. Her şeyi erkeklerden bekleyip boş yere ömrünü çürütme!’ demişti. Bu sebepledir ki 10. yıl için planlamalara şimdiden başladım:)

8 Eylül 2009 Salı

Şaşırtan Diyaloglar

Bizim küçük hanım ile bazen insanı şaşkına çeviren fıkra gibi diyaloglar yaşanıyor evde. Söylenecek söz bırakmayan, susmanın erdem olduğu, öte yandan o anda kahkahalar attıran bu diyalogları ileride de unutmamak adına kayıtlara almak istedim… Düşününce kimbilir daha neler neler var ama bir çırpıda hatırlayabildiklerim:

Defne ile babası Fenerbahçe – Galatasaray arasında yaşanan rekabet ve Defne’nin sözde gördüğü rüya üzerine konuşmaktadır.
Baba: Ya ya ya şa şa şa Fener Fener çok yaşa
Defne: Baba, neden Manisalılara yuh çektik?
Baba: Şaşırsınlar, yanlış yapsınlar da Fener kazansın diye
Defne: Manisalılar üzülür o zaman?!
Baba :Fener mi üzülsün kızım?!?!?
Defne: CimBomun hapşırması nasıl baba?
Baba bu soru karşısında çaresizliğini gizlemeye çalışarak karşı atakta bulunmak ister: Fenerinki nasıl?
Defne: ya ya ya şa şa şa Fener Fener çok yaşa


Çalıştığım dönemde iş çıkışı bir gün:
Defne: Anne bugün işe gittin mi?
Ben: Evet kızım
Defne: Anne, bugün babam da işe gitti mi?
Ben: Evet kızım
Defne: Anne, bugün para kazandın mı?
Ben: Evet kızım
Defne: Anne, bugün babam da para kazandı mı?
Ben: Evet kızım
Defne: O zaman Carrefour’a gidip çok jeton alabiliriz:)


Defne: Baba bugün maça gidecek misin?
Baba: Hayır kızım. Maçlar haftaya…
Defne: Ben de her hafta seninle geleceğim
Baba: Peki gel bakalım. Zaten 7 yaşına kadar beleş girebilirsin
Defne: 7 yaşımdan sonra
Baba: Bilet almak lazım
Defne: Kimden?
Baba: Kombine satış gişesinde 1500 TL sayarsak sen de gelebilirsin
Defne: O zaman neresi ise seninle gideriz, alırız. Neyse, ben veririm parayı :=)


Defne televizyondaki reklamlarda gördüğü yemek vs için ağlayan yedirince altına kakasını yapan bir bebeği çok istemekteydi. Ailece bir sürpriz olsun diyerek bir de bahane ile aldık bebeği. İlk andaki heyecan, sarılış görülmeye değerdi. Sonrasında, ben bebeğin iki tane olan mamasını gece gece yedirip bitirmek istemeyince oyuncak bebeğimizin karnı doymadı ve uykuya dalamadı. Klasik bir bebeğe bir hayli benzetilen bu oyuncak bebek de aç açına uyumuyor ve bir o kadar da ağlıyordu. Bunun üzerine çaktırmadan düğmesini ‘off’a getirerek ev içindeki ağlama sesinden kurtulduk. Hediyesini çok beğendiğine inanarak yeni bebeği ile uyumak isteyip istemediğini sorduğumda; ‘Saçmalama anne! Bu durmadan ağlıyor. Gece beni uyandırır herhalde!!!’ dedi…


Yemek yemek istemeyen Defne, ağzındakileri de çiğnemeyerek biriktirmektedir. ‘Kızım yesene yemeğini’ isyanıma ‘Anne, bunlar benim ağzımda büyüyorlar büyüyorlar anne kadar oluyorlar!’


Uyumak için masallar okunup, hikayeler anlatılmıştır. Ancak, Defne’nin soruları ‘bu son’, ‘bu en son’, ‘bu sonun sonu’ şeklinde sürüp gitmektedir. ‘Kızım yat uyu!’ isyanıma ‘Ama anne ne yapayım aklımın içinde sorular dönüyor. Uyuyamıyorum. Sabah da hepsini unutuyorum. Şimdi sormam lazım. Hem hiç çocuğu soru sorunca cevap vermeyen anne olur mu?’

Bazı arkadaşlarımın çocukları ile ilgili anlattıkları da en az bunlar kadar keyifli ama sonradan dinlenince:) Yaşarken suratınızda dumura uğramış bir ifade oluyor çünkü. Çocuk milleti siz çok yaşayın emi!

5 Eylül 2009 Cumartesi

Binicilik Günleri Başladı!

7-24 aktivite bulmak hiç de kolay değil küçük hanıma. Açıkçası okullar açılsın diye gün sayıyoruz birlikte. Biraz boş kalıca bilgisayarımı kendisine tahsis etmemi istiyor. Malum annesinde ehliyet olmadığından ve evimizin şehre uzak mekânından dolayı pek fazla değişik sokak aktivitesine de katılamıyoruz. Ancak, akşam iş çıkışında ya da hafta sonu babasını da ikna ederek ViaPort’ta alıyoruz soluğu. Burada birçok outlet mağazasının ve yemek alanının yanı sıra küçük bir lunapark, 5D sinema, içinde balık, ördek ve kurbağaları görebileceğiniz bir gölet, içinde birçok farklı güvercinin olduğu güvercin evi, küçük bir carting alanı ve ponyland bulunmakta…

Bizimki de bütün cesaretini toplayıp bindi atın üstüne. Bugüne kadar ağzına sakız olan ata bineceğim sözleri ilk defa gerçek oldu yani:) 10 dakikalık seyisler eşliğindeki turlar için 15 TL ödedik bizde. 3-14 yaş çocuklar için hedeflenmiş bir aktivite bu. Ballıca Atlı Spor Kulübüne ait atlar ve seyisleri ile ata biniyor, hayvanlara dokunarak onları sevmeleri kolaylaşıyor. Ailelere de bir miktar kokunun içinde ama ağzı kulaklarda fotoğraf makinelerinin tuşlarına basmak düşüyor. Atlar poz vermeye dünden razı gibi bu arada:) Küçük prenses memnundu aktivite sonrasında da. Ancak, dizginleri sıkı tutmaktan ötürü biraz elleri acımış. Belli etmese de stresli bir iş yapmış bizimki, kafasında soru işaretleri ile… Mesela, neden pamuk prenses iki ayağını da aynı tarafa koyarak ata biniyor ya da prens nereye biniyor gibi:)

Korkarım bizimkinin binicilik günleri başladı. Yarın öbür gün 'baba bana at alsana' derse de şaşırmayacağım. Zira, bizim zamanımıza göre çok talepkar bir nesil geliyor. Bizler mi bir yerlerde yanlış yaptık yoksa zamane mi bilemiyorum. Zaten, küçük hanımın maceraları için ayrı bir yazı planlıyorum. Şimdiden laz fıkralarını aratmayacak bir hal aldılar. En kısa zamanda, daha doğrusu bilgisayarım bana kaldığında yazacağım hepsini…

3 Eylül 2009 Perşembe

Doktor doktor!

Birkaç gündür yazamıyorum. Çünkü hastane ve doktor peşindeyim. Yaş otuz olduktan sonra bakımları arttırmak lazım. Zira arıza olasılığı artıyor insanın:) Hoş ben de teklemeler 25’te başlamıştı maalesef… Gözümde ışıklar çaktı diyerek taşınmıştık doktorlara. MR’lar, nörolojik araştırmalar, ultrasonlar derken tiroidinde soğuk nodül olan birisi olarak buldum kendimi. Yaklaşık on yıldır da onunla beraber yaşıyorum. Her yıl endokrinoloji uzmanlarını ziyaret edip kontrollerini yaptırıyorum vs. Ama yaş ilerledikçe, kilo verme güçlükleri arttıkça, şimdiye kadar etkilemez denilen tiroid salgılarını bırakıp ‘insülin direnci’ne de bir bakalım diyorlar. Bilindiği üzere; insülin pankreastan salgılanan ve tüm metabolik dengeyi kontrol eden çok önemli bir hormondur. Vücutta enerji üretimi ve depolanmasından sorumludur. Kaslarımızın enerji kaynağı olarak şekerin kullanılmasını dengeler. Bunun yanı sıra, şekerin karaciğer ve yağ dokusuna girmesini sağlar ve bu dokularda enerji olarak depolanmasını kontrol eder. Yeterli insülin olmayınca şeker vücutta enerji kaynağı olarak tüketilemez ve kandaki şeker artar. Bu durum uzun süre böyle devam ederse şeker hastalığı ortaya çıkar vs… Malum, obezite ve buna bağlı insülin direnci çağımızın en yaygın sağlık sorunlarından biri. Yapılan bilimsel araştırmalar, başta diyabet ve damar sertliği olmak üzere pek çok hastalığın insülin direnci ile ilişkili olduğunu gösteriyor. Durum böyle olunca da baktırmadan olmaz tabii...

Diğer taraftan, şikâyeti olsun olmasın 18 yaşını doldurmuş, seks hayatı başlamış her kadının smear testini yılda bir kez yaptırması gerekmektedir. Rahim ağzı kanseri için yapılan bu tarayıcı test, tamamen yanılmaz bir yöntem olmasa da, rahim boynu kanserinin yüzde 95’ini ortaya çıkarmaktadır. Dolayısı ile asla atlamamak gereken bu test ile normal hücrelerin kanser hücrelerine geçişi tamamlanmadan, hasta kanser teşhisi almadan fark edilmiş ve büyük tedavi işlemleri gerektirmeden tedavi edilmiş olmaktadır. Ayrıca, test jinekolojik muayene esnasında kolaylıkla yapılabilmektedir. Yaptırmak lazım!

Gözlerde sorun, midede yanma, dişlerde sızlama varsa doktora uğramak, sağına soluna baktırmak lazım. Hele bu yaşlarda hiç atlamamak lazım! Bizden bir nesil öncesinde ellisinden, atmışından sonra çıkan ya da o yaşlarda çıktığı sanılan hastalıkların temelleri aslında hep otuzlu yaşlarda atılıyormuş. Onlar doktora sadece başları sıkışınca gittiğinden o yıllarda bilinmiyormuş çürüdükleri. Sonuçta, baktırdığın kadar sorunlusun bana göre de ama erken teşhis ile hayat kurtarıldığı da bir gerçek!

Sağlıkla kalın!

1 Eylül 2009 Salı

Kariyerde yaparım çocuk da!

Külliyen yalan gibi geliyor şu günlerde bana… Tembellik değil benimkisi. Evdeyim, sosyal sigortalar kurumuna göre çalışmıyorum hatta. Ama çocuk bakıyorum, evde iş yapıyorum vs… Ya ben çok beceriksizim ya da gerçekten yalan hem kariyer hem de çocuk! Yani belki bir taneyi bir şekilde idare ediyor insan çalışırken. Anneler yardıma koşuyor ya da iyisinden bir bakıcı ayarlanıyor yemek bulaşık işlerine de karışabilecek... Bu sırada kariyeri için çalışan kadının da canı çıkıyor ama olsun. Her şeyi planlayan, koşturarak ama çok zaman nefes almadan hayat süren biri haline geliyor çalışan kadın. Peki ya sonra? Kimisi ‘tövbe’ ediyor bir daha doğurmaya, kimisi ise hiç uslanmıyor bana göre… Kim bilir belki birinci çocuk hırpalamamış oluyor onları… Bizimkisi gibi depresyona falan sokmadığından ikinci, üçüncü düşünebiliyor insan:) Ya da dediğim gibi ben çürüktüm zaten çocuğun bir kabahati yok yani...

Hayat ne kadar yorucu, ne kadar yıpratıcı, ne kadar zor olursa olsun birinci çocuğun yapılış sebebini gerçekten anlıyorum: Sırf meraktan! Herkesin var, benim de olsun duygusu:) Ama ya sonrakiler? Aman çocuğumuz yalnız büyümesin, kardeş lazım, yarın öbür gün bize bir şey olursa yalnız kalmasın yavru falan… Ben de istiyordum şahsen iki çocuğum olsun. Bir ağabeyim var benim çünkü. Çok yakınımda olmasa da bilirim varlığını. Kim bilir belki sırf bu yüzden doğurduğum anda bile doktora ‘bir dahakine daha önce geleceğim doğuma’ diyebildim. Ama sadece hamilelik ve doğurmakla bitmiyor maalesef çocuk yapmak. O hamurun şekillenmesi hiç kolay değil. Yalnız olmuyor, çalışırken hele… Bir şeyler hep eksik kalıyor bana göre…

Beş yılda düşüncelerim oldukça değişti yani. Bazı hatıralarımı unutmam gerek dedim hep ikinciyi düşünebilmek için. Bugünler ise tehlikeli zamanlar belli ki. İnsan ‘acaba?’ diyor… Yakın dostlar ile hep doğru mu yanlış mı tartışmaları… Kızımın arkadaşlarından özenerek yalvarışları… Hele de evdeyim diye ikinci çocuğu doğurmamın farz olduğuna inanan büyükler... Allah’tan bu sırada iki çocuk aniden basit bir oyuncak için tartışıyorlar, biri mızmızlanıyor, diğeri lüzumsuz bir şey için tutturuyor falan da gerçek hayata dönüveriyoruz. ‘Bir daha mı asla!’ düşünceleri sarıveriyor bedenimi…

Bu sıralar niyeti bozmuş iki arkadaşım var. Hatta ikinci çocuk kulvarında bir hayli yol almış. Bol şanslar dilemekten başka yapacak bir şey yok onlar için! Allah analı babalı büyütsün! Bu arada yazının başlığını okuyup benim için yeni gelişmeler umanlar için üzgünüm. Biz o defteri kapattık :)

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Şampiyon Fener!

Haftasonunun son aktivitesini tanımlayacak kelimeleri bulmakta gerçekten zorluk çekiyorum. Heyecanlı demek yeterli gelmiyor. Zira, çocukluğumdan beri bu coşku ile büyüdüm ben. Babam da, ağabeyim de koyu Fenerbahçe taraftarı olunca televizyonlardan da olsa seyrettim hep maçları. Ama hep hayranlıkla, merakla... Hem de bir kız çocuğundan beklenmeyen büyük bir aşkla! Ve şimdi, yani bu yazıyı yazmadan bir kaç saat önce, Fenerbahçe'yi Şükrü Saracoğlu'nda izledim, alkışladım, 12 numara olarak görevimi yerine getirdim :)

Vakti zamanında futbolla uzaktan ilgilenen sevgili eşim, evlendikten sonra fanatik kesildi ve son birkaç yıldır kombinesi ile neredeyse hiçbir maçı kaçırmadan taraftarlık görevini icra etmekte. Evde, hemen her kadın gibi isyan ettikçe, ağzına pelesenk olan 'sen de gelsen, sana da bir kombine alsak' lafı duyulmakta. Bu hafta aynı plağı dinlemek istemedim nedense. Eldeki fazla kombineyi değerlendirerek ailecek gittik maça. Maç da Manisa maçı olunca, skorun bizim lehimize ve farklı olacağını ümit ederek... Halbuki, '1-0 olsun, bizim olsun!' diyerek büyüdüm ben!

Girişteki heyecanımı, çocukluktan beri hayranı olduğum takımı sahada görmenin mutluluğunu, stadın içindeki o coşkuyu anlatacak kelimem yok maalesef. Hele kızımın 10. yıl marşını söyleyişi, sloganlardaki içtenliği, maçı bilirkişi edası ile izleyişi, sorgulayışı, 'yuh!'lara verdiği tepki hepsi görülmeye değerdi. Bu kadar ailevi bir aktivite olacağını beklemiyordum açıkçası. Huysuzlanacağını, bir gece önceki uykusuzluğu nedeniyle 21:00'da başlayan maçın sonununu getiremeyeceğini düşünüyordum. Ama her zamanki gibi yanılttı beni. Skoru sonuna kadar takip etti:) Her ne kadar benim beklediğim kadar gol göremesek de, stada gidip izlediğim ilk maçı kazanmış olmamız bile beni mutlu etti. (Geç gelen goller yüzünden epey kasıldık ama neyse...)

Bir sonraki kombine fazlasını yine değerlendireceğimize karar vererek ayrıldık maçtan. Stadda olmak güzel şeymiş mirim! Hiç ağlamadan, mızmızlanmadan tüm maçı izleyen bir sürü çocuk ve iyi ya da kötü hemen her durumda bağırmaya hazır büyükleri ile:) Atmosfer görülmeye, yaşanmaya değer yani... Bundan sonra sevgili eşime 'gitmesen olmaz mı?' demeden önce bir kez daha düşüneceğim. Ya da tamamen duygusal olarak -bir başka deyişle kıskançlıktan- 'gitme!' diyeceğim:)
 
Clicky Web Analytics